Hi, How Can We Help You?

Author Archives: Caner Tanrıverdi

Temmuz 8, 2021
Temmuz 8, 2021

Çocuklarda oyuncak kullanımı

Oyuncaklar, materyaller çocuğun gelişiminde önemli rol oynar. Çocukların gelişimine, yaşına uygun olan oyuncak seçimleri elbette ki çocuğun gelişim alanınlarını destekler. Burada değineceğim en
önemli konu fazla oyuncak demek çocuğun gelişimini daha ileriye taşımak demek değildir. Aksine fazla oyuncak çocuğun yaratıcılığını, farklı aktivitelere yönelmesini ve sosyal ilişkilerini olumsuz anlam da etkiler.

Çocuk birkaç temel oyuncak dışında çok fazla şeye ihtiyaç duymaz. O
zaman sormak istiyorum : Tüm bu oyuncaklara ihtiyaç yoksa dezavantajları nelerdir?

Çocuğun her istediği oyuncağı almak,her istediğine ulaşması bir noktada çocuğu doyumsuzluğa sürükler ve çocuğun bir süre sonra alınan hiçbir şeyden zevk almamasına sebebiyet verir. Diğer bir nokta ise çocukların çevresindeki birçok uyaran, oyuncak dikkat gelişimlerini de olumsuz etkiler. Çocuk etrafında onca uyaran varken odaklanmakta güçlük çeker.

Hiçbir oyuncak çocuğun akranlarıyla olan diyaloğunun, ebeveynleriyle geçirdiği kaliteli zamanın yerini alamaz. Çocukların nesnelerle bağ kurması yerine daha samimi, daha gerçekçi olan akran ve ebeveynlerle bağ kurmaya teşvik etmek bütün gelişim alanlarını bir oyuncaktan daha fazla destekler. Yurtdışında bazı anaokullarında oyuncak sayıları kademeli olarak azaltılır.
Burda iki amaç vardır : Birincisi daha az oyuncak olunca çocukları daha yaratıcı olmaya,
problem çözmeye ,oyuncağım yok oyuncak olmadan ne yapabilirim diye düşündürmeye yönlendirmek ; ikincisi ise akranlarıyla olan iletişimini güçlendirmektir.

Birçok eğitim kuramında yer alan günlük yaşam becerileri kavramı vardır. Maria Montessori gerçek hayatta kullandığımız nesnelerin minyatürlerini çocuklara kullandırtmıştır. Peki bunca oyuncak alınırken çocuk günlük nesnelere vakit ayırıp oynayabilir mi? Günlük kullanılan nesneler çocukların yaratıcılık potansiyellerini geliştirir ve çocuk bu oyuncakları amacının dışında kullanmak , dönüştürmek için çaba harcar.

Çocuğun etrafında birçok oyuncağın bulunması onun daha fazla oyuna süre ayıracağı anlamına da gelmiyor. Aslında tam tersi olan az oyuncak kullanımı çocuğun bir oyuncağa odaklanıp onu keşfetmek için daha fazla zaman ayırır. Az oyuncakta birinden birine atlama olasılığı yoktur. Elinde mevcut bulunanı daha detaylı inceleyip, nasıl çalıştığını gözlemleyip ve oynamanın yeni yollarını bulabilir. Ve yine dönüştürme, yaratıcılık!

Yazımın sonuna yakalaşırken oyuncak ile ödüllendirme kavramına da değinmek istiyorum. Çocuğunuzun yaptığı olumlu davranışları oyuncak ile ödüllendirmek memnuniyetin maddi şeylerde olduğu mesajını verir. Vereceğiniz ödüllerin satın alınmış bir oyuncak olmasına gerek yok. Sarılmak, basit bir övgü, birlikte vakit geçirmek olabilir. Bunun sonucunda ödül olarak oyuncakları vurgulamayı, ona başka şekillerde değer bulmayı öğreteceksiniz. Bu sayede çocuklarınız sadelikten neşe bulacaktır ve sadelik yüksek derece kapsamlılıktır.

Yazar

Seda Nur ŞAHİN

Okul Öncesi Öğretmeni

Temmuz 8, 2021
Temmuz 8, 2021

Su Tüketiminin Önemi

Özellikle  sıvı kaybımızın daha fazla olduğu bu yaz günlerinde su tüketiminin ne kadar önemli olduğu konusuna değinmek istiyorum.

Malum havalar sıcak ve kısıtlamaların da kalktığı bugünlerde dışarıda daha fazla vakit geçiriyoruz. Bu süre zarfında, vücudumuz suya ihtiyaç sinyalleri vermeye başladığında bir mekanda oturup serinlemek için çeşitli içeceklere başvuruyoruz. Ama sakın unutmayın hiçbir içecek, suyun yerini tutamaz. Üstelik bazı serinletici içecekler ana yemekle neredeyse eşdeğer kaloriye sahip.

Hadi o zaman birlikte su tüketiminin önemine değinelim.

Su, insan yaşamı için oksijenden sonra gelen en önemli  ögedir. İnsan vücudunun su içeriği yaşa ve  cinsiyete göre %42 ile %72 arasında değişmektedir.

Su,

  • Besinlerin sindirim,emilim ve hücrelere taşınmasına yardımcı olur.
  • Vücut ısısını dengeler.
  • Eklemlerin kayganlığını sağlayarak sürtünme ve aşınmalara karşı korur.
  • Besin ögeleri ve metabolik atıkların akciğer ve böbreklere taşınıp dışarı atılmasını sağlar.
  • Yağ yakımı için gereklidir.

Peki bu kadar faydalı olan suyu günlük ne kadar tüketmeliyiz?

Birçoğumuz su içmemiz gerektiğini ve suyun vücudumuz için önemli olduğunu biliyoruz ama ne kadar içmemiz gerektiği konusunda yeterli bilgiye sahip değiliz maalesef.

Günlük ortalama 2.5-3litre su tüketimi önerilmektedir. Bunu en doğru şekilde ise

‘Kişinin kilosu x 30ml ‘ olarak hesaplayabiliriz. Örneğin 80 kilodaki biri 80×30=2400 yani yaklaşık 2.5 litre su içmelidir. Yapılan en büyük hatalardan biri, sıvı tüketimini su tüketimine dahil etmektir. Çay veya kahve içen biri su içmiş olmuyor. Burada asıl yapılması gereken çay ve kahve diüretik(idrar atıcı) besinler olduğu için içtiğiniz her çay veya kahvenin yanında 1 bardak su tüketmeniz gerekmektedir. Egzersiz yapan kişiler  ve  ağır işte çalışan kişilerde  su tüketimi arttırılmalıdır.

Evet günlük içmemiz gereken su miktarını da öğrendiğimize göre su tüketimini arttırmak için neler yapabiliriz bunları maddeler halinde sıralayalım.

Su tüketimini arttırmak için,

  • Önceliğimiz hedef belirlemek olsun.
  • Uyanınca ve uyumadan önce 1 bardak su içiniz.
  • Yanınızda mutlaka su şişesi taşıyın.
  • Sürekli görebileceğiniz yerlerde su bulundurun.
  • Alarm veya su hatırlatıcı uygulamalar kullanabilirsiniz.
  • Suyu tarçın, limon, karanfil veya meyve dilimleri ile tatlandırabilirsiniz.

Vücudumuz yeteri kadar su alamazsa uyarıcı sinyaller vermeye başlayacaktır.

Bu sinyaller,

  • Yorgunluk
  • Kuruyan cilt
  • Kas krampları
  • Göz kuruluğu
  • Baş ağrısı
  • İdrara az çıkma ve idrarda koyu renk

Son olarak su tüketiminin kilo verme  üzerindeki etkisini konuşalım. Bazen hissettiğimiz açlıklar aslında susama hissi olabiliyor. Bu sebeple acıktığınızı düşündüğünüz zamanlar öncelikle su için. Aynı zamanda yemekten önceki  su tüketimi yemek yerken porsiyon kontrolünü kolaylaştırıyor. Yemekten 10-15 dakika önce içeceğiniz su midenizde hacim tutacağı için daha az yemek yemenizi sağlayacaktır.  

Her zaman danışanlarıma da söylediğim gibi, su içmek için susamayı beklemeyin.

Bir sonraki yazımda görüşmek üzere sağlıcakla kalın 🙂

Yazar

Roja Dilan Durgun

Diyetisyen

 

Temmuz 8, 2021
Temmuz 8, 2021

Kadınlar cinsel terapistlere daha çok vajinismus orgazm olamama ve cinsel isteksizlik gibi şikâyetler ile başvurular. Bu durumun en temel nedeni ise ülkemizde kadının ve kadın cinselliğinin adının olmamasıdır.

 Kadınların çoğu çocukluk yaşlarından itibaren cinselliğin çok büyük bir ayıp, yasak ve günah kabul edildiği bir aile ve toplumsal ortamda büyümüştür. Çünkü ülkemizde kız çocuklarının büyük bir çoğunluğu toplumsal ve ahlaki baskılar nedeniyle bekareti aşırı önem verildiği, kızlık zarının tabulaştırıldığı bir ortamda cinsel yaşamdan uzaklaştırılıp tecrit edilerek yetiştirilir.

Çok merak edilmesine rağmen yasaklanan, çok konuşulmasına rağmen bilimsel gerçekleri bilinmeyen hatta çok bilindiği iddia edilmesine rağmen çok az anlaşılan çok abartılmasına rağmen utanılan bir konu olan cinsellikle ilgili hurafelerin ve tabuların ortadan kaldırılması için küçük yaşlardan itibaren aile ve okulda çocuklara cinsel eğitimin verilmesi şarttır.

Doğru cinsellik

Cinsellik ruhsal ve bedensel sağlığımızı dengede tutmayı sağladığı için gündelik yaşantımızın her yönüyle ilişkilidir. Sağlıklı ve mutlu bir cinsellik yatak odasıyla sınırlı değildir, aynı zamanda da sağlıklı ve mutlu bir yaşam demektir. Çünkü cinsellik sadece yaşandığı sırada mutluluk veren bir deneyim değil yarattığı mutluluğun etkisinin tüm yaşamı kapsadığı kabul edilmiş bir gerçektir. Cinselliği tatmin edici bir şekilde yaşayan kişi daha az stresli kendine güvenen ve kendiyle barışık olur.

Öte yandan cinselliği sağlıklı ve gerektiği gibi yaşamayan kişilerin genel olarak mutsuz bir tabloları vardır, bazılarında psikolojik sorunlar da ortaya çıkar; öyleki bunların ileri boyutta olması kişiyi gündelik yaşamdan alıkoyar. Cinselliğin fizyolojik açıdan da bir çok faydası vardır cinsel birleşme sırasında adrenalin endorfin, serotonin ve dopamin hormonu salgılanır. Bu hormonlar stres ve gerginlik ortadan kaldırarak rahatlamayı sağlar aynı zamanda bağışıklığı güçlendirici etkisi vardır .

Cinselliğin diğer fizyolojik faydalarından bazıları da yaşlanma etkilerini geciktirmesidir aynı zamanda adet döngüsü düzenler, hızlı kalori harcanmasın sağlayarak kilo kontrolüne de yardımcı olur. Kan dolaşımını hızlandırdığı için ağrılarına azalmasına da destektir. Cinselliğini sağlıklı yaşamayan bireylerin bu süreçte yeme alışkanlıklarını bile değiştirdiği görülmüştür cinsel arzularını erteleyen kişilerin genellikle glikoz ağırlıklı beslendiği ortaya çıkmıştır.

Cinsellik yalnızca seks demek değildir aynı zamanda duygu düşünce ve davranışlarının oluşturdu geniş kapsamlı bir kavramdır. Cinsellik kişiliğimizin belirleyicisidir çünkü kişiliğimiz üç yaşından itibaren oluşmaya başlar cinsel kimlik üzerine inşa edilir. Bundan sonra kadın ya da erkek olarak hisseder, düşünür, davranır ve buna göre yaşarız.

Cinselliğin üreyerek neslin devamını sağlama dürtüsünden kaynaklanan boyutu sekstir. Cinsellik beden ve ruh sağlığımızın temelini oluşturan yaşamın doğal ve gerekli bir parçasıdır. Aynı zamanda cinsellik kadın veya erkek ayrımı olmaksızın herkesin doğal bir ihtiyacı ve hakkıdır. Üstelik kadının biyolojik olarak cinsel haz alma, boşalma veya orgazm olma kapasitesi erkeğe göre daha fazladır ancak kadının bunu yaşayabilmesi için öncelikle bu kapasitenin farkında olması gerekir.

Kadınların yaşamlarının erken dönemlerinden itibaren cinsellikle ilgili bilgilerin verilmesi cinsellik yaşamanın günah ya da yasak konuşmanın ise ayıp olmadığını öğretilmesi gerekir. Yani çocuklara cinsel eğitim ve gençlere evlilik öncesi cinsel eğitim verilmesi büyük bir  gerekliliktir. Cinsel isteğin nerede ne zaman kiminle yaşanacağı aile toplum ahlaki değerler ve sosyal yapılar tarafından belirlenir.

 Cinsel arzularını bastırmayan gerektiğinde erteleyebilen ve istediğinde doğuran bir kadın cinselliği haz alarak yaşar. Kadın cinselliği aşk yaşamının veya sevgi paylaşmanın bir parçası olarak görür. Bir evlilikte iyi cinsellik evliliği %10 etkileyebilirken kötü bir cinsellik süreci boşanmaya kadar götürebilir. Çünkü cinsellik ruh ve beden birleşimi demektir. Aynı zamanda duygu tatminidir.

Genellikle kadının boşalması ve orgazm olması erken zirveye ulaşmasından çok daha zor ve uzun sürer bu yüzden kadınların çoğu çok nadir orgazma ulaşır oysa altı bu kural adını verdiğimiz uygun zaman, uygun mekân, uygun partner uygun uyarılma, uygun süre ve yoğunlukta uyarıda bulunma ve uygun taleplerde bulunma sayesinde kadınların çok rahatlıkla boşalabildikleri ve orgazm olabilmeleri mümkündür. Ancak yapılan araştırmalar kadınların neredeyse %90’ının psikolojik olarak boşalamadığını göstermektedir.

Cinsel yaşamı hazırlık sürece tahrik olma uyarılma odaklanma boşanma ve orgazm kadınlar için erkeklere nazaran çok daha uzun süre alır bu nedenle seks yapmaya geçilmeden önce kuvvetli bir arzu belirince kadar kadına dokunmak değerli sevilmeye layık olduğunu arzulanan hissettirmek için konuşarak bunları sık sık söylemek gerekir gerekir.

Yanlış edinilen bilgiler kadınlarda daha sonra vajinismus ve disparoni rahatsızlıklarına  neden olur.Kadın cinselliğinin sürekli bastırılması kadının kendi vücuduna tanımasına da engeldir. İyi bir cinsellik için öncelikle kadının kendi bedenini tanıması ve nelerden mutlu olduğunu çözmesi gerekir.

Bunu çekinmeden partneri ile paylaşan kadın fiziksel ve ruhsal doyuma çok rahat ulaşabilir. Cinsellik birçok noktada kavganın bitiş noktası olabilir bir çok kadın partneriyle yaşadığı sıkıntı sonucunda durumu yumuşatmayı cinselliğe bağlayarak yönetebilir.

Birçok kadına bu huzursuzluğun sonrasında cinsellik çekici gelmeyebilir. Kadın duygusal rahatsızlığını fiziksel bir tatminle gidermeye yönelirse süreci daha kolay yöneteceğini düşünebilir ama bu süreçte kadınlar içerisinde değişir sonuç olarak ilişkilerde kötü bir cinsel hayat ama iyi bir ilişki iyi bir cinsel hayat ,kötü bir ilişki olabilir.

Sonucunu her türlü ten uyumuna ve ruhsal doyuma bağlanırız.

 Bu yazımızda kadın cinselliğine yer verdik.

Bir sonraki yazımız vajinismus ve disparoni üzerine olacaktır .

Kendi bedeninizin farkında olarak okuduğunuz bir yazı olmasını dilerim…

Yazar

Bigem VAROL

Uzman Psikolojik Danışman

Temmuz 8, 2021
Temmuz 8, 2021

HAMİLELİK DÖNEMİNDE BESLENME

Gebelik ve emziklilik, doğurganlık çağındaki her kadın için doğal bir olaydır. Bu dönemlerde anne ve bebek sağlığını etkileyen birçok etmen vardır.  En önemli etmenlerden biri beslenmedir. Çünkü:

1.Kendi fizyolojik gereksinmelerini(enerji ve besin öğelerini) karşılamak, 
2.  Vücudundaki depolarını (besin öğeleri yedeğini)  dengede tutmak, 
3.  Anne karnındaki bebeğin sağlıklı büyüme ve gelişmesini sağlamak, 
4.  Emzirmeye hazırlık için salgılanacak sütün enerji besin öğelerini karşılamak için YETERLi VE DENGELi BESLENMEK ZORUNDADIR……

Gebelik döneminde anne yetersiz ve dengesiz beslenirse oluşabilecek sıkıntılar:

  • Kansızlık(anemi)
  •  Kemik dokusu bozuklukları (osteomalasia)
  • Gebelik zehirlenmesi (toksemi) 
  • Ödem
  • Ağırlık kazanımının yetersiz olması ile birlikte bebek ve anne sağlığının bozulması
  • Anne ve bebek ölümleri
  • Prematüre ve düşük doğum ağırlıklı bebek doğumlar
  • Bebekte zihinsel ve fiziksel gelişim bozuklukları

Gebelik döneminde yetersiz beslenmenin dışında gereğinden fazla besin alımıda sıkıntılı olabiliyor. Toplum tarafından dayatılan “Sen 2 kişiliksin yemen lazım!” algısı hem anne hem de bebek için çok zararlı. Sonuçta o küçücük bebeğin anneden beslendiği miktar ne kadar olabilir ki!

Unutmayalım ki azı karar çoğu zarar önemli olan doğru yani yeterli ve dengeli bir şekilde beslenmek.

Bu dönemde dikkat edilmesi gereken önemli noktalar:

– Bu süreçte özellikle son aylar su tüketimi çok önemli en az 2,5-3 litre su tüketimi olması gerekiyor. Suyun tadını sevmiyorsanız veya unutuyorsanız aromalı hale getirebilirsiniz. (İçine sevdiğiniz meyveleri doğrayabilirsiniz) Yanınızda taşıyacağınız, masanızda sürekli durabilecek hoşunuza giden bir şişe/su matarası alabilirsiniz. Göz önünde olursa su içmek daha kolay olur.        İdrar renginden su tüketiminin yeterli olup olmadığını kontrol edebilirsiniz.( Açık sarı olması gerekiyor.)
– Bebeğinizin beyin ve beden gelişimi için iyot, folik Asit ve omega-3 çok önemli. Bunun için iyotlu tuz, koyu yeşil yapraklı sebzeler, balık, ceviz, chia tohumu tüketebilirsiniz. Doktorunuza danışarak balık yağı hapı da kullanabilirsiniz.
– (Kuruyemişler alerjik özelliğe sahiptir bu dönemde daha önce denemediğiniz kuruyemişleri ne olur ne olmaz tüketmeyin derim)
– Her gün 1 şişe (1 bardak,250 ml) doğal maden suyu mineraller bakımından zengin olduğu için sağlığınıza da faydalıdır tuz (Na) oranı düşük olan markaları tercih etmelisiniz.
– Kalsiyum alımını ihmal ettiğiniz takdirde bebeğiniz kanınızdaki kalsiyumu çekerek beslenecektir, bu yüzden gebelerde diş sorunları kemik sorunları çok sık yaşanır. Süt ve süt ürünleri, peynir, koyu yeşil yapraklı sebzeler, kırmızı et kalsiyum bakımından zengindir.

-Yemeklerin yanında mutlaka salata veya yeşillik olsun ki hem aldığınız posa sayesinde bağırsaklar daha iyi çalışsın böylece bu dönemde kabızlık sorunu oluşmasın hem daha iyi doymanızı sağlasın, hem de vitamin ve mineral ihtiyacımızı karşılasın.

-Ara öğün yapmayı ihmal etmeyin 2,5-3,5 saatte bir beslenmeye çalışın. Kan şekeriniz bu dönemde çok dengesiz olduğu için ara öğünler sayesinde daha dengeli olacaktır.

-Tuz tüketiminde miktara çok dikkat edin. 1 gram tuz vücudunuzda 200 ml. su birikmesine neden olur ve gebelikte yüksek tansiyona neden olur bu da bebeğin sağlığı için tehlikelidir.

-Konserve,  beklemiş besinler ve hazır besinler yerine taze ve doğal besinlerin tüketilmesine özen gösterilmelidir.

 -Besin çeşitliliğine önem verilmelidir.  Bu şekilde birçok vitamin ve mineralin vücuda alınması mümkün olacaktır.

-Yemek pişirme yöntemi ızgara, fırında veya haşlama olmalıdır. Unutmalım ki ev dışında yediğimiz yemekler olması gerekenden çok fazla yağ içerir ve uygun olmayan koşullarda pişirilir.


– İlk aylar mide bulantısı olabilir. Galeta & grisini & tost & krep & etimek & wasa yanında ayran & kefir & süt & peynir tüketilebilir.

– İlk üç ay riskli hamilelik süreci varsa kanamayı arttıran; Yeşil çay gibi bitki çaylar, koyu yeşil yapraklı sebzelerden, greyfurt, sarımsak, zencefil,zerdeçal,tarçından mümkün olduğunca uzak durmaya çalışın.

– İlk üç ay diyetisyen kontrolünde sağlıklı kilo verme sağlanabilir fakat daha sonra kontrollü kilo almaya yönelik diyet programı uygulanmalıdır.(9-14 kg artış genel olarak normal kabul ediyoruz fakat bu kişinin durumu bebeğin durumun göre değişebilir)

                    Sağlıklı günler dilerim, sevgilerimle

Diyetisyen Esengül IŞIK

 

Esengül IŞIK

Diyetisyen

Temmuz 8, 2021
Temmuz 8, 2021

Bağlanma teorisi yetişkinlerin romantik ilişkilerde yakınlığı algılayışları ve tepkileri ile ilgili olarak 3 ana bağlanma stili olduğunu öne sürer. Bunlar; güvenli, kaygılı ve kaçıngan bağlanma modelleridir. Toplumdaki herkes bu 3 bağlanma stilinden birine sahiptir. Çok nadir olarak da son ikisinin (kaygılı ve kaçıngan) karışımıdır. Hangi bağlanma stiline sahip olduğumuz da çekildiğimiz ya da aşık olduğumuz kişilerden, ilişkilerimizde yaşadığımız sorunlara ve içine düştüğümüz kalıplara kadar birçok konuya ışık tutar. Her bireyin kendi bağlanma stilini öğrenmesi ve anlaması, sağlıklı ilişkiler kurabilmesi açısından elzemdir.

Peki İlişkilerde Bağlanma Sorunu Olanlar? Hadi biraz da bunu konuşalım mı? İlişkilerde bağlanamayanları nasıl anlarsınız?

  • Bir anda gelecek hayalleri kurmaya ve size karşı çok yoğun olmaya başlar.
  • Asıl hedefi kendini karşı tarafa değerli ve farklı hissettirmektir.
  • Daha başlarda eski ilişkilerini ve bu ilişkilerinden aldığı yaraları anlatmaya başlar. Ve nedense bu ilişkilerde hep o mağdurdur.
  • Size ‘sen diğerlerinden farklısın’ tarzında mesajlar verir.
  • Bağlanma ve aşk konularında ısrar eder ancak sizin ilginizi hissettiği anda kaçmaya başlar.

Bir sonraki yazımda bu durumda neler yapabilirizi konuşalım

Not: Unutmayalım ki hiçbir bağlanma stili yanlış değildir, hepsi kişi için hayatta kalmak adına bir çeşit başetme yöntemidir.

Yazar

Rümeysa ŞAHİN
Psikolog
Temmuz 8, 2021
Temmuz 8, 2021

Size yogayla nasıl tanıştığımı anlatmak istiyorum, bugünlere gelmek için attığım ilk adımı.

Kendimi eskiden taze bir nergis gibi hissediyordum; mutlu, güzel kokulu, parlak renkli, heyecanlı; fakat bir eksik vardı, topraktan koparılmıştım. Kaynağımdan çok uzakta, bir apartman dairesinde, vazoda günlerimin geçip bitmesini bekliyordum.

İşte böylesine yoğun bir buhrandayken yoga ile tanıştım. Kaynağıma aslında ne kadar da bağlı olduğumu anlamam için önce kendimi ayrı sanmam gerekiyormuş meğer. Yoganın beni benliğimle buluşturması için önce kaybolmam gerekiyormuş. Kaybolmuştum da hakikaten.

Yıllarca ailemden uzak, yatılı okumuştum bir o şehirde, bir bu şehirde. Hayat bu ya, hep karşıma iyi bir akıl hocası çıktı gittiğim yerlerde. Şimdiyse lise bitmişti ve artık bambaşka bir hayat başlamak üzereydi. İşte yoga maceram da bu sıralarda başladı. Her çarşamba Gurudwara Yoga Merkezi’nde film izlerdik. Neden mi? Üniversiteye yeni başlamıştım ve yeni tanıştığım bir arkadaşım beni buraya getirdi. “Bugün yogaya gidiyorum, film gecesi var, gelmek ister misin?” diyerek. Yoga nedir bilmiyordum, arkadaş kimdir doğru düzgün tanımıyordum, İstanbul Anadolu yakasına yeni geçmiştim, adresi boşver deniz ne tarafta kalıyor onu bile bilmiyordum (biz Akdeniz insanı için adres tarifinde denizin konumu önemlidir, hep güneydedir, sabittir, referanstır). Fakat bu kadar referans yoksunluğuna rağmen içimden bir ses ‘git’ dedi.

Yoga merkezinde film mi izlenirmiş canım, demeyin. Ben yoganın yapılamaz yaşanır bir yol olduğunu o günlerde öğrendim. Yoga için en önemli noktalardan olan “farkındalık”ın ve hayatı bomboş izlemektense gerçekten gözlemlemenin canlı kanlı örneklerine tanık oldum. Burada insanlar farkındaydı, uyanıktı. Ben de uyanığım demeyin, hayır, hepimiz uyanığız sanıyoruz ama çoğumuz her gün önünden geçtiği nalbur dükkanını görmez, çoğumuz işe gidip gelirken yanından geçtiği meyve ağaçlarını fark etmez, çoğumuz ayaktayız fakat uyuyoruz, bunu bile fark etmiyoruz. Belli bir rutinimiz var, her şey için, o rutinden çıkmıyoruz. Sarhoşların “araba yolu biliyor” diyerek direksiyona oturması gibi, bedenimiz yolu biliyor fakat biz sarhoşuz, ne yaptığımızı bilmiyoruz. Rutine oturtana kadar dikkat veriyoruz yaptığımız işe, fakat işler rutine girince uyku moduna geçiyoruz. Biz buna aramızda “omuriliğe bağlamak” deriz. Vücut bir işlemi öğrenirken sinyaller beyne gidip gelir, bilinçli ve farkında yaparız, araba sürmeyi öğrenirken ilk haftalarda nasıl da dikkatli olduğunuzu hatırlayın. Fakat vücut bu işlemi öğrendikten sonra sinyaller beyne kadar gitmez, omurilikte bu işleme dair otomatik cevaplar hazırlanmıştır, artık fark etmeden yaparız, artık arabada zihnimizde patronla kavga ederken sağa sinyal vermeyi düşünmeyiz, vücut otomatik olarak sinyalini verir, direksiyonu sağa kırar, eve sağ salim varırız. Çünkü artık araba yolu biliyordur. Ne gerçekten arabadayızdır yol boyunca, ne de patronun karşısında, hayatımızdan dakikalar hatta belki saatler silinmiştir, biz fark etmeden ömür akıp gitmiştir. “Oo… Ne ara 40 olduk ya?”, “Görüyor musun ne çabuk bitti okul, göz açıp kapayıncaya kadar?”, “Bu çocuklar ne ara evlenme çağına geldi ya huu?” diye kaç kere şaşırdık ve daha kaç kere şaşıracağız?

Hayatı omuriliğe bağlamış gidiyoruz. Hiçbir şeyin tadı tuzu yok, çünkü biz yokuz. Biz orada değiliz. Gözlerimiz açık fakat görmüyoruz. Kulaklarımız açık fakat duymuyoruz. Arka planda anlaşılmaz bir ses ve görüntü  kirliliği var, kendimizi açıp hayata bir anlam katamıyoruz. İşte tam da hayatın anlamını sorgularken tanıştım ben yogayla. Tesadüflere inanmam, planlı bir buluşmaydı bence bu. Çünkü yeni bir şehir, yeni bir okul ve yeni arkadaşlar hayatıma girerken, her zaman yaptığımız gibi her şeyi omuriliğe bağlamamayı öğrendim yogayla. Yeni hayatıma yeniden doğarak başladım. En ihtiyacım olan zamanda ve yerde, değişim gelip beni buldu. İşte bu güzel yolculuğa böyle başladım. Yoganın ruhsal bir yolculuk olduğunu başından beri görerek ve bunu kabul ederek ilk adımımı attım. Yoga merkezine gelip 5-10 asana yapıp eve geri dönmek değildi yoga benim için; yaşadığım her anda, söylediğim her sözde, gördüğüm her şeydeydi. Apaçık sandığım her şeyin altında başka mesajlar gizli olduğunu o günlerde öğrendim. Deneyimlerim arttıkça bunun ne kadar doğru olduğuna hayret ettim. “Yok canım, bu açık seçik bir şey, başka bir şey olamaz!” iddiasında bulunduğum her anda hayat beni yanılttı. Her defasında altından başka anlamlar çıktı ve ben bir daha hayret ettim.

Demem o ki hayatı omuriliğe bağlamayın, bugün yeni bir başlangıç yapın. Bugün başka bir sokağa sapın, bugün çocuğunuza başka davranın, bugün patronunuza gören gözlerle bakın. Göreceksiniz ki bakış açınız değiştikçe hayatınız değişecek, insanların size bakış açısı değişecek, insanlar değişecek ve sonunda dünya değişecek.

Yoga yolundaki tüm dostlarıma selam olsun, sevgiyle kalın.

Yazar

 

Dr. Arya Doğan

Yoga Eğitmeni

Temmuz 8, 2021
Temmuz 8, 2021

İnsan kitlesi arasında her bireyde rastlandığı gibi birçok zihinde parıltıyı söndüren bir ayrıntı olan sabit fikirli olmanın zorluğu oldukça yorabilir. Kendi doğrularımızdan vazgeçmek aslında hiç de zor değil.

  Gündelik yaşantımızın içerisinde olduramadıklarımız bizi zedeleyen ve kalıntılarıyla hapseden ayrıntılar elbette ki mevcut. Yaşanan olay örgüleri tekerrür boyutuna geçtiğinde artık gard alınmaya başlar. Bir başka boyutu ise kişinin kendi iç dünyasında yenemediği kendisiyle alakalıdır. Ben bilirimciliğin önüne geçilemez had safhası; karşı bireye söz hakkını verse dahi kendi doğrusunu savunacağı anı bir kaplanın ceylanı avlamak için pusuya yatarak beklemesi gibi pozisyona girer. Halbuki biz insanların en büyük açlığı “anlaşılmak” iken, rant oluşturup yarış haline girerek basit bir doğru için hırpalanıyoruz.

   Fikirler kurşun geçirmez temalı bir kavramdan devam edecek olursak, bunun göstergesi insanların kişisel görüşlerini kabul etme zorundalığı olduğu gerçeğini doğurmadığını anlamamız en sağlıklısıdır. Ruhumuzu neyin arındıracağını bizden başka hiç kimsenin bilmediğini de biliyoruz. Ve kendi reçetemizi yazacak farkındalıkla iyileşeceğimiz birçok konu var. Biz insanlar; kendi gücümüzü keşfederken, insan psikolojisinin hangi dilden anlaşılır hale geldiğini de biliriz. Saygı duyulmadığı takdirde saygı görülemez. Ne kadar özveri, o kadar da anlayış… Her şey kendini farketmekten geçiyor, farkederek empati haliyle karşı bireye verilen hak; kendimize sunduğumuz hakkı doğuruyor. Her konuda anlaşabileceğimiz seçeneğimizin olduğu gerçeği de yadsınamaz hale geliyor.

Yazar

Gülşah YILMAZ
Psikolog
Temmuz 7, 2021
Temmuz 7, 2021

Degerli okuyucular, sizlerle gunumuzde ekmek aslanin agzinda diye tbir ettigimiz ve bireylerin bir is bulup gercekten o is yerinde calisma arkadaslarina, calistigi kuruma duyulan guven ile ilgili bilgiler verecegiz. Universite mezunu olsun yada olmasin, bir is yerinde calisiyor isek isin basinda ilk onemli olan nokta aslinda durustluk, guven, kendini guvende hissedebilmedir. Iste butun bunlar olunca emin olun hem orgut hemde calisanlar ileriye daha ileriye yani basariya gidilen yolda hep birlikte gerekeni yaptiklarindan dolayi mutlu ve huzurldurlar. Basari uzun vadede ortaya cikmaktadir.  Basarinin ortaya cikmasinda etkisi olan personelin kendi icindeki iletisim ve guvenin ust seviye olmasi basarinin birlikte gerceklestirildigi ve sonlandirildigi nokta olabilmektedir. Güven kavramı genel anlamda, dürüstlük ve doğruluk ile eşdeğer tutulmaktadır. Güven, bireyin gereksinimlerinin olumlu bir şekilde karşılanacağına dair bir güven duygusu olduğu anlamına da gelmektedir. Öğretmenlerin kendi içlerinde ve öğretmen-kurum arasında güven olgusunun hakim kılınması, beraberinde kurumsal vizyon ve misyonun gerçekleştirilmesinde itici bir unsur olarak kendisini göstermektedir. Güven olgusu, ekip, örgüt ve örgütler arası anlaşmaların bileşik etkileşiminden meydana gelmektedir. Örgüt içerisindeki değerler, inançlar ve normlar örgüt kültürü ile birbirlerine bağlıdırlar. Örgüt içerisinde bilgi akışının doğru olması, personelin gerek birbirleri ile gerekse yönetim ile karşılıklı olarak samimi ve açık davranışlar sergilemeleri örgütsel güveni meydana getirmektedir. Buda orgüt içerisinde güven olgusunu sağlamlaştirır. Örgütsel güven, bireylerin çalışma arkadaşları ve yönetime karşı güvenini etkileyen davranışsal, duygusal ve zihinsel faktörlerden oluşmaktadır. Personelin calistiklari kuruma karşı beslemiş oldukları güven eğilimi olarak tanımlanan örgütsel güvende personelin birbirlerine beslemiş oldukları güven ile kuruma beslemiş oldukları güven farklıdır. Bu da kisilerin güveninin kişi ile örgüt arasında farklılık ortaya koyduğunu göstermektedir. Bir birey bulunduğu kurumda müdüre güven duyabilir, fakat bu durumdan aynı güven derecesini kuruma karşı da beslemiş olduğu çıkartılamaz.

Örgütsel güvende yardımseverlik, açıklık ve dürüstlük cok onemli faktorlerdir. Calisan personelin herhangibir cikar gozetmeksizin iyi niyete dayali olarak calistigi kuruma destegini vermesi bireyin yardimseverliligini ortaya cikartmaktadir. Tabiki yardimseverlik duygusu icerisinde zor durumda kalan personelin, örgüt tarafından destek göreceğini düşünmekte ve çabasını çalışma yönünde kullanmaktadır. Yardımsever olan bir birey, farkli bireyleri bir araya getirerek kişilerarası bilgi paylaşımını da meydana getirmektedir. Açıklık ise, calisan personellerin bilginin paylaşımı esnasında calistigi kuruma karşı açık bir duruş sergilemeleridir. Sahip olunan bilginin herhangi bir saklama ya da filtreleme yapılmadan olduğu gibi ortaya koyulması, kişinin sözlerinde kendisine güvenin duyulmasını da beraberinde getirmektedir. Dürüstlük ise personelin fikirlere örgüt genelinde inanışı simgelemekte, kişi davranışı ve yapısındaki bütünlüğü ifade etmektedir. Soylenilen soz ile dusuncelerin davranis uzerindeki etkisinin gerektigi gibi olmasi bireylerin durustce birbirlerine davranislarini etkileyecektir. Durustluk veya guven olmadigi zaman seffaf olunmaz ve orgut icerisindeki guven ortadan kalmis olmaktadir.

Gunumuz sartlarinda Wuhan’da ortaya cikan ve tum dunyayi ele geciren Covid-19 sorunu orgutlerde maddi  zararlara sebep olmaya baslamistir. Bu sebepten dolayi orgut icinde calisan personel biraz daha kendi icinde kucuk gruplar halinde bir kumelesme meydana gelip, o kumeler icinde daha fazla iletisime gecmeye baslamislardir. Bu kumelesme durumu orgut icinde ayrima ve guven duygusunun, aciklik ve durustluk gibi olgulari yikma durumuna gecmistir.  Bu sebepten dolayi orgutlerde gruplasma oldugu durumlarda personelin bu ve bunun gibi durumlari ortadan kaladirabilmelerine yardimci olmak adina hizmet ici egitimler verilerek, bireylerin orgutu gruplar degil tum personelin bir grup olarak calistiklari zaman daha hizli basari elde edilebilecegi onemle belirtilmelidir.

Yard. Doc. Dr. Figen YAMAN LESINGER

Yazar

Figen YAMAN LESİNGER

Yrd. Doç. Dr.

Haziran 24, 2021
Haziran 24, 2021

Spor psikolojisi, sporcuların optimal düzeyde performanslarını ve iyi oluşlarını sağlamak için psikolojik bilgi ve becerilerin kullanıldığı bir uzmanlık alanıdır. Bu alan spor katılımcılarının gelişimsel ve sosyal yönleri ile spor ortamları ve organizasyonlarıyla ilişkili sorunları sistematik olarak ele alır.

Spor psikolojisi, psikolojik durumların atletik performansı, egzersizi ve fiziksel aktiviteyi nasıl etkilediğini inceler. Bazı spor psikologları, performansı ve motivasyonu artırmak için profesyonel sporcular ve antrenörler ile çalışırken diğer profesyoneller, insanların refahını arttırmak için çalışmalarında egzersiz ve spordan yararlanır.

Spor psikolojisi sporcuların karşılaştığı problemleri ele almak için bazı strateji ve prosödürleri kullanır. Bunların başlıcaları şunlardır:

Performans geliştirme için bilişsel ve davranışsal beceri eğitimi: hedef belirleme; görüntü ve performans planlaması; konsantrasyon ve dikkat kontrol stratejileri; sporda özgüven, benlik saygısı ve yetkinlik gelişimi; bilişsel davranışçı öz denetleme teknikleri; duygu yönetimi, sportmenlik ve liderlik becerileri.

Danışmanlık ve klinik müdahaleler: atletik motivasyon; yeme bozuklukları ve kilo yönetimi; madde bağımlılığı; keder, depresyon, kayıp ve intihar; aşırı antrenman ve tükenmişlik; cinsel kimlik sorunları; saldırganlık ve şiddet; atletik yaralanma ve rehabilitasyon; kariyer geçişleri ve kimlik krizleri.

Danışma ve eğitim: spor organizasyonu danışmanlığı; genç sporcuların aileleriyle iletişim sağlama; antrenörlerin motivasyon, kişilerarası ve liderlik becerileri ve yetenekleri ile ilgili eğitimler; psikolojik zorlukların erken teşhisi ve önlenmesi ile ilgili olarak antrenörlerin ve yöneticilerin eğitimi.

Görüldüğü gibi bir spor psikoloğu destek verdiği kurum ve bireylere başarı ve iyi oluş konularında azımsanamayacak düzeyde katkı sağlar. Yazımızı bitirirken spor psikolojinin psikolojinin alt dallarından biri olduğunu ve bilgi ve beceri gerektirdiğini hatırlatmak isteriz.

Haziran 24, 2021

Okul Öncesi Disleksi Müdahale Programı dört bölümden oluşmaktadır. Bu bölümler;

  • Otomatik Patern,
  • Kısa Süreli Bellek,
  • Görsel İşlemleme,
  • Fonolojik Farkındalıktır.

Otomatik Patern

Akıcı okumanın başarılı bir biçimde gerçekleşmesi, altında yatan süreçlerinin sağlıklı çalışmasıyla ilgilidir. Akıcı okumayı doğrudan etkileyen bu süreçlerden biri de Otomatik Paterndir. Otomatik Patern becerileri okul öncesi dönemde gelişmeye başlamaktadır (Wolf 2014).

Otomatik Patern uygulamasındaki en temel esas; nesneler, harfler, sayılar ve renklerin olabildiğince hızlı fakat doğru bir şekilde ifade edilmesi gerekliliğidir. Otomatik Patern uyaranlarının, Otomatik Patern testlerinin özellikle dislektik bireylerin eğitimi alanında önemli bir yer edinmesi büyük ölçüde onun okuma ve işitsel kısa süreli bellek kapasitesi ile olan güçlü ilişkisine bağlıdır.  

Otomatik Patern özünde bulunan hızlı isimlendirme, dikkat, görsel ayırım, görülen ile semantik bilginin entegrasyonu, fonolojik özellikler ve sesletim gibi farklı bileşenleri kapsar. 

Bu bileşenlerin her biri Otomatik Patern görevinin tamamlanması için hayati öneme sahiptir (Siddaiah ve Padakannaya, 2015). Otomatik Patern, işitsel kısa süreli bellek ve akıcı okuma arasında güçlü bir ilişki bulunmaktadır.Otomatik Patern bu ilişkide yordayıcı rolü ile öne çıkmaktadır.  

Diğer bir ifadeyle, Otomatik Patern testinden düşük puan alan bir öğrencinin okuma performansında ve işitsel kısa süreli bellek kapasitesinde sorunlar olabileceği yüksek bir olasılıkla tahmin edilebilir (Siddaiah ve Padakannaya, 2015).

Özellikle sesli akıcı okumada Otomatik Paternin çok güçlü bir yordayıcı olduğu farklı çalışmalarla ortaya konmuştur (Christo ve Davis, 2008; Kasperski, Shany ve Katzir, 2016; Kim, Park ve Lombardino, 2015; Lipka, 2017; Papadopoulos, Spanoudis ve Georgiou, 2016).

Otomatik Patern Etkinlikleri Kitabı alanında Türkiye’de ilk ve tek olma özelliğine sahip bir çalışma sistematiğidir. Okul öncesi dönemde dislektik bireylerin Otomatik Patern becerilerindeki gelişimini dört aşamada gerçekleştirmeyi hedeflemektedir. Ayrıca alanında ülkemizde yapılan çalışmalara kaynaklık etmektedir. 

Kısa Süreli Bellek

Bellek, yaşananları, öğrenilen konuları, bunların geçmişle ilişkisini bilinçli olarak

zihinde saklama gücü, akıl, hafıza olarak açıklanmaktadır (TDK, 2010).  

Kısa süreli bellek, beyne duyusal uyaranlarla gelen bilgilerin, uzun süreli bellekteki bilgilerle karşılaştırıldığı ve işlemlere tutulduğu etkinlik alanıdır. Dislektik bireylerde daha çok kısa süreli bellek sorunları görülür. Kısa süreli işitsel -görsel bellek sorunları genellikle birlikte ortaya çıkar. Alanda yapılan birçok çalışma dislektik bireylerin kısa süreli bellek işlevlerinin normal örnekleme göre daha düşük olduğuna işaret etmektedir (Cain, Oakhill ve Bryant, 2004; Kesikçi ve Amado, 2005; Schuchardt, Maehler ve Hasselhorn, 2008; Turgut, 2008).Kısa süreli bellek, etkin bellektir. Öğrenme etkinliğinin hızına uygun olarak bilgiler hatırlanır, anlamlandırılarak davranışa dönüştürülür. Kısa süreli belleğe, bu özelliğinden dolayı ‘çalışma belleği’ de denilmektedir. Okunan bir yazının içeriği, bellekteki bilgilerin hatırlanma hızı, kapsamı, çağırılması, anlama ve anlamlandırma işlemlerinde geçen zaman gibi faktörler okumayı etkileyen faktörlerdir (Joshi, 2005). Araştırmalar, akıcı okuma bozukluğu olan bireyin yazılı sözcüklerin fonolojik kodlamasında ve metnin anlaşılmasında yaşadıkları güçlüklerin bir tür bellek sorunundan kaynaklandığını öne sürmektedir (Warrington, 1991). Farnham-Diggory ve Gregg de (1998) okuma düzeyleri orta ve iyi derecede olan çocukların bellek testlerinden aldıkları puanların da yüksek olduğunu göstermiştir. Bu bulguların yanı sıra, sembolleri sıralama belleği ile okuma düzeyi arasında anlamlı ilişki olduğunu gösteren bulgular da, araştırmacıların dikkatlerini ses ve sembolü kaynaştırma, sıralama ve kısa süreli belleği ölçme konularına çekmektedir. Okuma güçlüğü bulunan bireylerde kısa süreli bellek performansları ile yapılan çalışmalarda bu bireylerin işitsel-sözel ve görsel-sözel kısa süreli bellek performanslarında sorunlar olduğu gözlenmektedir (Erman, 1997; Jorm, 1979). 

Özetle kısa süreli bellek özellikle işitsel kısa süreli bellek süreçleri okuma, okunulan metni anlaşılması ve hatırlanması açısından önemlidir. Bu noktadan hareketle okul öncesi dönemde dislektik bireylerin işitsel ve görsel kısa süreli bellek kapasitelerinin gelişimi ilerleyen dönemde akıcı okuma ve okuduğunu anlama becerileriyle sıkı sıkıya bağlantılı olduğu bilinmektedir.

Görsel İşlemleme

Söz konusu öğrenmek olduğunda, gözler bu beceride oldukça uzmandır. Çocuklarımızın okulda aldığı bilgilerin %80’i görsel kaynaklıdır. Gözlerin arkasında sanılandan çok daha önemli bir süreç gerçekleşmektedir. Görsel bilginin içeri girdiği andan itibaren beyin, gördüklerini yorumlamaya ve bir sonraki adımını planlamaya başlar. Bu sürece görsel işlemleme adı verilir. Görsel işlemleme becerilerinin akademik başarıda ne kadar kritik bir öneme sahip olduğunu bilinmektedir. Çocuklar metni okurken, yazım hatalarını bulurken, bir matematik problemi çözerken veya bir model yaparken, görsel işlemleme becerilerini kullanırlar.

Okul Öncesi Disleksi Müdahale Programı Görsel İşlemleme bölümü bahsedilen alanlarda bireylerin gelişimini tamamlamaya yönelik tasarlanmıştır.  

Fonolojik Farkındalık

Bireylere hayat boyu kullanılacağı temel dil becerilerinin kazandırılması, doğru ve etkili bir şekilde planlanmış ilk okuma ve yazma öğretim süreci ile mümkündür. İlk okuma yazma öğretimi için yeterli hazır bulunuşluğa ulaşılmasında birçok beceri önemli rol oynamaktadır. Bu becerilerden bir tanesi de fonolojik farkındalıktır. Fonolojik farkındalık harf ve harfin işleyişi arasındaki ilişkiyi anlamak için ön koşul niteliğinde olan sözlü dil becerisidir.

Çocuğun okuma-yazma becerisi için yeterli hazır bulunuşluğa ulaşmasında ve bu becerinin istenilen nitelikte kazandırılmasında bedensel, bilişsel, duyuşsal ve sosyal yönden gerekli tüm bilgi, beceri ve deneyimlere sahip olmasının yanı sıra, fonolojik farkındalık becerisinin de oldukça önemli olduğunu ortaya koyan çalışmalar vardır (Anthony ve Francis, 2005; Burns, Roe ve Ross, 1992; Chard ve Dickson, 1999; Durgunoğlu ve Öney, 1999; Erdoğan, 2009; Goswami ve Bryant, 1990; McGee ve Morrow, 2005; Torgesen, Morgan ve Davis, 1992; Wright, Stackhouse ve Wood, 2008).

Fonolojik farkındalık; okuma-yazma ile güçlü bir ilişkisi olan, gelişen ve kelimeyi oluşturan sesleri tanıma, ayırma, manipüle etme ve ortak seslerden oluşan kelimeleri fark etme görevleri ile ilgili bir beceridir (Anthony ve Francis, 2005). Fonolojik farkındalık, konuşma dilinin farklı yollarla daha küçük bileşenlere bölünmüş olabileceğini ve seslerin manipüle edilebileceğini anlamaktır (Chard ve Dickson, 1999).  

Fonolojik farkındalık, konuşma dilindeki sözcükleri hecelerine ve seslerine ayırma yeteneği ile birlikte konuşma dilindeki birimlerle ilgili zihinsel işlemler yürütebilme yeteneği olarak tanımlanır (Denton, Hasbrouck, Weaver ve Rıccıo, 2000).  

Konuşma dili yeteneğinin bir parçası olan fonolojik farkındalık cümlelerin kelimelerden, kelimelerin hecelerden ve hecelerin de seslerden oluştuğunun farkında olma bilgisidir (Allor, 2002). Fonolojik farkındalık, seslerle harfler arasındaki ilişkiyi anlamak için ön koşul niteliğinde olan sözlü dil becerisidir (Torgesen ve Wagner, 1998).

Yapılan tanımlardan yola çıkarak fonolojik farkındalık ile ilgili şu özellikler sıralanabilir:

Okul Öncesi Dönemde Gelişmeye Başlar:

Çocukların bu dönemdeki gelişimi ve bu dönemde elde ettikleri beceriler onların formel okuma-yazma sürecine kolay bir geçiş yapmasını sağlar. Okul öncesi dönemde kazanılan ve okuma-yazma gelişimini kolaylaştıran becerilerden biri de fonolojik farkındalık becerisidir (Pullen ve Justice, 2003; Roskos, Christie ve Richgelds, 2003).  

Gelecekteki Okuma Başarısı İçin Önemlidir:

Bireylerin, kelimelerin hecelerden ve seslerden meydana geldiğini anlamaları yazılı dilin şifresini çözmelerine ve alfabe prensibini kazanmalarına yardımcı olur. Alfabe prensibi yazılı dilin konuşma dilini temsil etmesidir. Okuma ve yazma gelişimine yardımcı olmak için, çocukların yazılı dil ile konuşma dili arasındaki ilişkiyi bilmeleri, kelimelerin harflerden meydana geldiğini ve bu harflerin kendilerine ait sesleri olduğu bilincine ulaşmaları önemlidir (Phillips, Menchetti ve Lonigan, 2008). Sesler ve harfler arasındaki ilişkiyi keşfeden çocuk, sahip olduğu sözcük dağarcığı bilgisini de buna ekleyerek okumayı öğrenir (Share, 2004).  

Geliştirilebilir ve Öğretilebilir Bir Beceridir:

İlk okuma-yazma ile ilgili yapılan araştırmalarda oldukça önemli bir yere sahip olan fonolojik farkındalık, özenli planlanan bir eğitim süreci ile geliştirilebilir (Chard ve Dickson, 1999). Bu eğitim sürecinde fonolojik farkındalığı öğretmek için öncelikle parçalarla bütün arasındaki ilişkiden başlanılmalıdır. Ardından cümlelerin kelimelere bölünebileceği ve kelimelerin bir araya gelerek cümleleri oluşturduğu gösterilmelidir. Başlangıç düzeyinde bütün-parça ilişkisini kavrayan çocuklar kelime seviyesi ya da kelime farkındalığı çalışmalarına başlamalıdır. Bu aşamada da kelimenin hecelerden meydana geldiği anlatılmalıdır. Bundan sonra seslerle ilgili çalışmalar yapılmalıdır. Yapılan çalışmaların hepsinde kolaydan zora doğru gelişen bir süreç izlenmelidir.  

Fonolojik Farkındalık Becerisi Kendiliğinden Gelişmez:

Konuşma dilini kullanmanın ve anlamanın tersine fonolojik farkındalığın kendiliğinden gelişmeyeceğini bilmek önemlidir. Birçok çocuğa doğrudan öğretilmezse çocuklar bu beceriyi geliştiremezler. Birçok uzman fonolojik farkındalığın doğuştan gelen bir beceri olmadığını ve çeşitli deneyimler sonucu kazanıldığını söylemektedir. Fonolojik farkındalık öğretilmediği takdirde öğrenilmediğinden ve bu beceri okuma becerisi için önemli olduğundan birçok uzman fonolojik farkındalık eğitimini ilk okuma-yazma eğitiminin ön koşulu olarak önerir (Rubba, 2004). Bu süreçte öğrenciye planlanmış bir öğretim verilmeli ve alıştırma şansı sunulmalıdır.

Okuma Problemlerinin Belirleyicisidir:

Araştırmalar okuma problemi yaşayan çocukların erken teşhisinde fonolojik farkındalık becerisinin önemli olduğunu ortaya koymaktadır. Başka bir deyişle fonolojik farkındalık becerilerinde bazı problemler yaşayan çocuklar okumada da problemler yaşamaktadır. Yeterli derecede fonolojik farkındalık becerisine sahip olmayan çocuk, kelimeleri okumak için sesleri harmanlayamayacaktır. Bu beceri fonolojik farkındalık ile açıklanmaktadır.  Akıcı okuma problemi yaşayan çocuklar fonolojik farkındalığın birçok görevini yerine getiremezler. Bu çocuklar ilk sesi ve son sesi benzeyen kelimeleri diğer çocuklara göre daha güç fark ederler. Ayrıca konuşulan kelimelerin parçalardan oluştuğunu anlayamamaktadırlar ve bu parçaların yazılı dildeki karşılıklarını da keşfedememektedirler. Bu çocuklar yaşıtlarına göre dildeki sesleri geç öğrenirler. Bazı sesleri hiç kullanmadıkları gibi bazılarını da hatalı olarak kullanırlar; böylece dillerinin anlaşılabilirliği düşük olur. Fonolojik farkındalığın bu görevlerinde zorluk yaşayan çocukların akıcı okuma problemleri de yaşamaları fonolojik farkındalığın okuma becerisinde yaşanan problemlerin belirleyicisi olduğunu da ortaya koyar (Ege, 2006; Olofsson ve Niedersoe, 1999; Phillips, Menchetti ve Lonigan, 2008; Torgesen ve Wagner, 1998). 

Okul Öncesi Disleksi Müdahale Programı Fonolojik Farkındalık bölümü, yukarıda da belirtildiği gibi çözümleme stratejisine dayalı bir çalışma sistematiğidir. Cümle, kelime, uyak, ses çözümlemesine dayalı etkinlikleri bağımsız ve akıcı bir şekilde gerçekleştiren birey sürecin sonunda/okuma-yazma öğrenme sürecinde  ortografi oluşturma becerisi kazanır.