Hi, How Can We Help You?

Author Archives: Caner Tanrıverdi

Haziran 23, 2023

Klinik Depresyon (majör depresif bozukluk):

Depresyon çeşitleri içeresinde en şiddetli olan depresyondur. Olumsuz duyguların tümü yoğun olarak hissedilebilir. Bu duygular üzüntü, kendini değersiz hissetme, inat, ümitsizlik, umutsuzluk, kaygı ve karamsarlık gibi duygulardır.

Atipik özellikli majör depresif bozukluk:

Bu depresyon çeşidinde bireyin duygu durumları dış etkenlere göre çok hızlı değişim göstermektedir ve belli davranış kalıpları vardır. Genellikle genç ve yetişkin bireylerde görülür.

Doğum sonrası depresyonu: Depresyon çeşitlerinden biri de doğum sonrası depresyonudur. Hamilelik süresince ve doğumdan sonra yaklaşık bir ayı kapsayan bir süre zarfında doğum sonrası depresyonu görülebilir.

 

Mevsimsel duygu durum bozukluğu:

Bu durum genelde kış ve sonbahar aylarında güneşin azalması oluşan bir durumdur. Mevsimsel olduğu için sürekliliği yoktur. Kış aylarında hüzünlü, üzüntülü, içe kapanık, sessiz ve sakin oldukları görülürken yaz aylarında mutlu, heyecanlı, enerjik, konuşkan, hareketli, sevecen ve neşeli oldukları görülür.

Melankolik özellikli majör depresyon:

Bu depresyon türünde bireyler zevk alma duygularını kaybederler, önceden yapmaktan çok keyif aldıkları şeyleri yapmaktan kaçınırlar ve isteksiz olurlar. Bu depresyon türünü yaşayan kişiler uykusuzluk sorunu yaşayabilir. Genellikle üzüntü, mutsuzluk, kaygı ve enerjilerinin düştüğünü hissederler.

Psikotik özellikli majör depresif bozukluk:

Depresyon çeşitlerinin arasında yer alan bu depresyonda birey halüsinasyonlar ve sanrılar görmeye başlar. Bu seslerin kendilerine olumsuz şeyler söylediğini ifade ederler. Mutlaka bir uzman tarafından muayene edilip, tanısı konulup tedavi edilmesi gereken bir depresyon türüdür.

Katatonik özellikli majör depresif bozukluk:

Katatonik özellikli depresyonu yaşayan bireylerin psikomotor hareketlerinde önemli ölçüde bozulmalar görülür. Bu bozulmalar hiç konuşmamak, başka bireylerin seslerini ve davranışlarını tekrar etmek ve gereksiz kas hareketleri şeklinde olabilir.

Dismitik bozukluk:

Depresyon çeşitlerinden biri olan dismitik bozukluk kronik bir bozukluktur. Dismitik bozukluk belirtileri birkaç yıl boyunca devam edebilir. Belirtiler yıllarca sürdüğü için diğer depresyon türlerine göre bireyin hayatını daha çok etkilemektedir. Dismitik bozukluk görülen bireylerde umutsuzluk, ümitsizlik, keyif almama, ilgi duymama gibi belirtiler görülür.

Depresyonun Tedavisi
Depresyonun Tedavisi

Depresyonun Tedavisi

Son dönemde yapılan araştırmalar, depresyonun yüksek oranda tedavi edilebilen bir rahatsızlık olduğunu göstermiştir. Hafif şiddetteki depresyonda psikoterapi, majör stres kaynağının ortadan kalkmasıyla birlikte, tek başına yeterli olabilir. Orta şiddetli depresyon belirtilerine sahip hastada psikoterapiyle birlikte ilaç tedavisi uygulanabilir. İntihar riski olan hastalarda hastaneye yatış yapılır ve yoğun bireysel psikoterapi, gerekli durumlarda eş/aile terapisi uygulanabilir. Tedavi ilk kez depresyon geçirenlerde en az altı ay sürdürülür birkaç kez depresyon geçiren hastalarda ise tedavinin koruyucu amaçlı daha uzun yıllar sürdürülmesi önerilmektedir. Özellikle Bilişsel Davranışçı Terapi uygulamaları, depresyondaki kişilerin kendilerini depresyona sürükleyen düşünce tarzlarını değiştirmelerine ve pozitif biliş kalıpları oluşturmalarına yardımcı olmaları yönünden en etkili tedavi yöntemleri arasındadır. Psikoterapi, genellikle 12-20 hafta süresince, haftada 1-2 saatlik seanslar şeklinde uygulanır.

Psikolog Gözde Nur Şahin

Haziran 13, 2023
Haziran 13, 2023

Hiçbir tehlikeden korkmamak nasıl bir duygu olurdu?

‘Korkusuzluk’ kulağa çok hoş gelen bir kavram olsa da insanın varlığını sağlıklı bir şekilde sürdürebilmesini mümkün kılmayan bir durumdur.
Sinir sistemindeki bir değişiklikle insanın yaşama şeklini nasıl değiştirebileceğinin en uç ve nadir görülen örneklerinden biri olan ‘Kluver-Bucy Sendromu’ korkusuzluğu mümkün kılan patolojik bir durumdur. Korku ve öfke yaratan durumlara azalmış motor ve sözel tepki verme şeklinde görülen bu bozukluk, korku duygusunda azalmanın yanı sıra yeme dürtüsünde kontrolünü kaybedercesine artma, anormal yemek yeme, cinsel dürtülerde artma-hiperseksüalite ve parafilik davranışlar şeklinde belirti vermekte ve insan hayatını bir çok yönden olumsuz etkileyebilmektedir.
Adını Heinrich Klüver ve Paul Bucy’ den alan Klüver-Bucy Sendromu, ilk kez 1937 yıllarında maymunlarla yapılan bir deneyde beynin bitemporal bölgesinde lezyonlara bağlı nörodavranışsal değişikliklerin görülmesiyle fark edilmiş, 1955 yılında epilepsi hastası bir bireyin bilateral temporal lobektomi operasyonunda insanlarda varlığı dikkat çekmiştir. Halk arasında duygusal körlük dediğimiz bu hastalığa temelde ‘Herpes Simplex’ virüsününe bağlı beyin enfeksiyonu neden olmaktadır. Bunun dışında, temporal lob travmaları, CO zehirlenmesi, subdural kanama, inme, epilepsi, beyin tümörleri veya alzheimer hastalığı gibi hastalıklara bağlı temporal lop lezyonlarıda neden olan faktörler arasında sayılabilmektedir. Temporal lop, konuşma, hafıza, işitme ve duyguları düzenleme gibi işlevlerde görev aldığından bu bölgedeki hasarlar ve lezyonlar hasta bireyin konuşma sorunları ve hafıza problemleri yaşamasına, üzüntü, mutluluk, acı, sevinç, korku ve öfke gibi tanımladığımız duyguları hissetmemesine neden olmaktadır. Başlarda bireyler sadece konuşmakta zorlanmakta, künt duygulanıma sahip olarak mimiklerini kullanamadan düz bir yüz ifadesine sahip olmakta ve streotipik hareketler yapmaktayken sonrasında yaralandığında, vücudunda herhangi bir kesik, yara, yanık olduğunda acı hisssetmeme ve ağrıya acıya tepki vermeme kendinin ve başkasının acısını tanımlayamama ve empati kuramama şeklinde devam etmektedir. Bu nedenle adına ‘Duygusal Körlük Sendromu’ denmektedir. Tıp dilinin ise bilateral temporal lob bozukluğu olarak bildiği bu bozukluk hemen her yaşta ortaya çıkabilse de sıklıkla çocuklarda görülmektedir. Çocuklarda dikkat dağınıklığı, genital organların kendiliğinden uyarılması, konvülsiyonlar ve epileptik nöbetler şeklinde belirti vermektedir. Tanı için, Manyetik rezonans görüntüleme, bilgisayarlı tomografi ve BOS analizi kullanılmaktadır. Tanı kesinleşmesi sonrası tedaviye alınan bireylerde birincil amaç hastanın davranışsal bozukluklarından zarar görmesini önlemektir. Güncel araştırmalarla bir çok yeni tedavi yöntemi deneniyor olsa da deforme olan sinir dokularının tekrar oluşturulmasının mümkün olmaması nedeniyle Kluver-Bucy Sendromunun henüz etkin bir tedavi metodu bulunmamaktadır. Mevcut tedaviler sıklıkla uygunsuz davranış semptomlarını hafifletmeye yönelik ilaç kullanmını içermektedir. Sıklıkla, SSRI grubu ilaçlar haloperidol ve kolinerjik reseptör blokerleri, karbamazepin ve luprolidler reçete edilen ilaçlardır. Birçok yan etkisi bulunan bu psikotik ajanlar hekim muayenesi sonrasında alınmalı ve kontrol altında tutulmalıdır. Klüver bucy sendromu hayatı tehlikesi olan bir hastalık olsa da erken dönem teşhis ve tedavi ile belirtileri kontrol altına alınabilen bir bozukluktur.

Yazar

PSK.DAN. CANER TANRIVERDİ

Haziran 13, 2023

Kişilik sözcüğü gün içinde hemen hemen hepimizin birkaç kez kullandığı bir sözcüktür. Ancak bu sözcüğü herkes farklı anlamlarda kullanır.

Kişilik nedir?

Kişiliğin pek çok tanımı yapılmaktadır fakat çalışmacılar tek bir kişilik tanımı üzerinde buluşamamışlardır. Kişilik, kısaca kişinin sahip olduğu genel ve özel özellikleri ve bu özelliklerin o kişinin sosyal yaşamını nasıl yönlendirdiği anlamını taşır.

Kişilik gelişimi yaşam boyunca pek çok faktörden etkilenmektedir.

Aileye Bağlı Faktörler: Çocuğun istenen ve planlanmış bir bebek olup olmaması, anne babanın yaşı, anne babanın fiziksel ve duygusal durumu, gelir düzeyleri, evde yaşayan insanların sayısı gibi pek çok faktör çocuğun kişiliğini etkiler. Aynı zamanda çocuğun özellikleri de ailenin tutumlarını etkiler. Cinsiyet, çocuğun yapısı, sağlık durumu, doğum sırası ailenin tutumunu etkileyecektir.

Okul, Çevre ve Topluma Bağlı Faktörler

Çocuğun yakın çevresi ve okul da kişilik gelişiminde oldukça etkilidir. Ayrıca içinde bulunduğu toplumun ve yaşadığı çağın özellikleri de kişiliği etkilemektedir. Örneğin; dini değerler, politik değerler, toplumun belirlediği cinsel roller gibi etkenlerden söz edilebilir.

Çocuğa Bağlı Faktörler:  Tüm insanlar ve çocuklar birbirinden farklı özelliklere sahiptirler. Anne karnında bile farklı özelliklere sahip oldukları görülür. Örneğin; kimi daha hareketlidir, kimi daha az hareket eder, anne karnında hoşlandıkları yatış pozisyonları bile farklı olabilir. Doğumdan sonra bu farklılıklar daha belirgin gözlenir. Bu farklılıklar mizaçtan kaynaklanmaktadır. (Mizaç; kişinin duygusal tepkilerinin yoğunluğu, hareketlilik düzeyi, dikkati gibi özellikleri kapsamaktadır.)

Bebeklik döneminde bile mizaçtan söz etmek mümkündür. Bebeklerin mizaçlarından dolayı çevresel uyaranlara karşı farklı şekillerde tepki verdikleri görülmektedir. Bu tepkiler şöyle gruplanabilir:

  • Hareketlilik Düzeyi: Bazı bebekler diğerlerinden daha hareketlidirler. Giydirilirlerken kıpır kıpırdırlar, uyurken bile hareketlilikleri devam eder.
  • Düzenlilik: Bazı bebekler uyuma, beslenme ve tuvalet gibi rutinlerde daha düzenli olabilirler.
  • Yeni Uyarıcıya Karşı Tepki: Bazı bebekler yeni çevresel uyaranlara karşı daha duyarsızdır ve yeni uyarandan kaçınabilir; bazıları ise yeni uyaranlara daha çabuk tepki verir ve daha kolay uyum sağlarlar.
  • Dikkat: Bazı bebeklerin dikkati daha kolay dağılabilir, dikkat süreleri daha kısadır, yaptıkları işten kolayca vazgeçebilirler; bazılarının ise dikkat süreleri daha uzundur, bir şey yaparken ondan kolay vazgeçmezler, anne baba veya oyuncakla daha uzun süre oynayabilirler.
  • Sinirlenme: Bazı bebeklerin diğerlerinden daha kolay ağladıkları ve diğer bebeklerden daha çabuk sinirlendikleri görülmektedir.
  • Sıcakkanlılık: Bazı bebeklerin daha sokulgan oldukları, kucağa alınmaktan ve kendilerine sarılınmasından diğer bebeklere oranla daha mutlu oldukları, daha kolay kabullendikleri görülmektedir.
  • Ruh durumu: Bazı bebekler daha neşeli, daha insan canlısı, daha mutludurlar.

Bebeklerin bu tepkileri göz önüne alındığında üçe ayırabiliriz.

  1. Kolay Çocuklar: Bu çocuklar yeni durumlara olumlu yaklaşırlar. Beslenme, uyuma, tuvalet eğitimi gibi biyolojik gereksinimlerinde daha düzenlidirler. Bu çocuklar anne babalarının eğitim tarzına da kolayca uyum sağlarlar. Genelde neşelidirler.
  2. Zor Çocuklar: Bu çocuklar için yeni durumlara uyum sağlamak zordur ve yeni durumlara karşı olumsuz yaklaşırlar. Hatta bazen, uyum gerektiren yeni bir durum karşısında aşırı tepkili olabilirler. Ancak bununla beraber, bu olumsuz tutumla baş edebilirler. Bu tip çocukların anne babalarına daha fazla sorumluluk düşmektedir. Çevreyi çok iyi planlayarak, uygun eğitim yöntemleri kullanarak çocuğun yeni durumlara uyumunu kolaylaştırabilirler. Bu durum bir kez aşılırsa daha sonra çocuğun olumlu tepkiler verdiği görülecektir.
  3. Yavaş Çocuklar: Bu çocuklar da zor çocuklar gibi yeni durumlara kolay adapte olamazlar. Fakat bu yeni duruma uyum sağlayamamada olumsuz bir tepki söz konusu değildir. Bunun yerine bu çocukların yeni uyarana karşı daha az tepki verdikleri görülür. Çoğunlukla yaşamın ilk yıllarında pek sorun yaratmazlar. Okula başlayıp yaşıtlarıyla beraber olmaya başladıklarında sorunlar da baş göstermeye başlar. Bu çocukların ebeveynlerinin yeni duruma uyum sağlamadaki streslerini azaltıcı bir şekilde davranmaları ve bu nitelikte bir çevre sunmaları gerekmektedir. Bunun yanında çocuklarını yeni durumlara alıştıra alıştıra (duyarsızlaştırarak) yavaşça sokmaları gerekmektedir. Bu sırada çocuğa mutlaka anlayışlı ve yumuşak davranmalıdırlar.

Bazı çocukların tam anlamıyla bu üç gruptan hiçbirine girmedikleri, kendilerine özgü daha farklı bir mizaç sundukları görülmektedir. Çocukların doğuştan getirdikleri özellikler çok önemlidir. Çünkü bunlar kısmen de olsa diğer insanların bebeğe/çocuğa nasıl davranacaklarını ve çocuğun içinde yaşayacağı çevreyi belirlemektedir. Çocuk doğuştan getirdiği karakterine uygun olmayan bir çevrede sürekli engellenmeyle karşılaşır ve bu onda kaygı yaratabilir. Örneğin; doğuştan çok hareketli bir bebeğin pasif, sessiz anne babası olduğunu düşünelim. Bebeğin hareketliliği, anne babasına uymamaktadır. Bu uyumsuzluk ebeveynleri şaşırtacak ve yoracaktır. Bu çocuğun baş edilemez olduğunu düşünebilirler. Bunun sonucu olarak sık sık cezaya başvuracaklardır. Aslında temel neden çocukla ebeveynlerinin arasındaki hareketlilik düzeyidir.  Ancak bunun sonucu olarak çocuk için sürekli ceza ve engellemelerle dolu, hiç arzu edilmeyen ve uygun olmayan bir çevre oluşacaktır. Bunun yanı sıra zaman içinde çocukların mizaçlarının değiştiği de bilinmektedir. Bunun için çocuğu çok iyi tanıyarak onun gereksinimlerini göz önünde bulundurulmalı ve bu şekilde belirlenecek uygun yetiştirme yöntemleri kullanılmalıdır.

ANNE BABALARA, EĞİTİMCLERE VE DİĞER YETİŞKİNLERE ÖNERİLER

  • Esnek olun. Çocuğunuzun neleri sevdiğini, neleri sevmediğini öğrenmeye çalışın. Siz ne kadar esnek olursanız çocuğunuz da o kadar az ‘karşı koyan çocuk’ olacaktır. Ancak esnekliği kuralsızlıkla karıştırmayın!
  • Evinizi mümkün olduğu kadar güvenli bir hale getirmeye çalışın. Etraftaki değerli ve kırılacak eşyaları uzaklaştırın. Onların yerine kırılmayan cinsten daha dayanıklı şeyleri tercih edin. Ancak bu tüm evinizin düzenini değiştirin anlamında değildir. Sadece ev ortamını daha güvenli hale getirmekle alakalıdır. Örneğin; salonun ortasında büyük ve cam bir sehpa yerine daha küçük cam olmayan sehpa tercih ederseniz ebeveynler olarak daha az ‘dur, yapma, elleme’ diyebilirsiniz.
  • Fiziksel cezadan uzak durun! Bu hiçbir zaman olumlu sonuç vermeyecektir.
  • Çocuğunuza seçenekler sunun. Meyve saatinde ‘Elma mı yemek istersin, portakal mı?’ diye sormak gibi. Fakat onun verdiği yanıta saygı duyun ve onun tercihini yerine getirin. Eğer yerine getirmeyecekseniz hiç sormamak daha iyisidir.
  • Gerekli isteklerinizde kararlı olun.
  • Çocuğun yaptığı bir şeyi aniden kesmeyin. Örneğin; misafirlikten ayrılacaksanız ona ‘Birazdan evimize gideceğiz, oyununu bitirirsen iyi olur.’ diyebilirsiniz.  Ya da oyun oynarken ‘Birazdan yemeğe çağıracağım, o zaman sen de yemeğe geleceksin, ben seni çağırınca mutfakta buluşalım tamam mı?’ diyebilirsiniz.  Ancak unutmayın ki bazı çocukları birkaç kez uyarmak gerekebilir.
  • İsteklerinizi emir verir bir tarzda söylemeyin. ‘Bu hırkayı hemen odana götür.’ demek yerine ‘Giderken bunu da odana bırakırsan sevinirim.’ gibi ben dilinin kullanıldığı bir söylem daha uygun olacaktır. Bunu söylerken gülümseyerek, yumuşak bir tonda konuşun.
  • Eğer uygunsa isteklerinizin sonuna sevdiği bir şeyi ekleyebilirsiniz. ‘Şimdi parktan gidiyoruz, bakkala uğrayacağız.’ gibi. Ama bu asla bir ‘rüşvet’ olarak kullanılmamalıdır.
  • İstediğiniz şeyi yapması için biraz zaman tanıyın. Hemen ‘Hala ellerini Yıkamadın mı?’ şeklinde azarlamayın. Ona gerektiği kadar zaman tanıyın, gerekiyorsa bir kez daha hatırlatın, hatta yardım edin.
  • Bazı zamanlarda çocuğunuzun daha fazla desteğe gereksinimi olabileceğini unutmayın. Hastalık, boşanma, kardeş doğumu, taşınma, bir yakının vefatı gibi özel zamanlarda daha anlayışlı davranmanız gerekir. Bir uzmandan destek almaktan çekinmeyin!

Verilen bu öneriler tüm yaş grupları için uygundur. Sadece yaşanan Örnekler değişecektir. Eğer dikkat ederseniz bu önerilerin yetişkin ilişkilerinde de kullanılabileceğini fark edersiniz!

 

Yazar

Feyza DİLMEÇ

Psikolojik Danışman

Haziran 13, 2023
Haziran 13, 2023

Ayrılık Kaygısı çocuğun aile üyelerinden veya diğer bağ kurduğu yakınlarından ayrı olma konusunda endişe duymasıdır. Aslında oldukça yaygın ve normal bir durumdur.  Hatta şöyle bir olumlu yanı da vardır. Çocuk bağımsızlaşmaya başladığında emekleyerek veya yürüyerek ortadan kaybolabilir. Ancak ebeveynini görmezse endişe duyar ve uzaklaşmamaya çalışır, bu da olası güvenlik problemlerini önler.

Çocuklarda 8.ayda başlayıp 3-4 ay sonrasında zirveye çıkabilecek bir durumdur. Fakat çocuğun 4 yaşından sonra bu kaygıyı yaşaması normal olmayan durum olarak kabul edilir. Çocukta kaybolma korkusu, ailesinin başına bir şey gelmesi korkusu vardır.  Bu bazen “ailem olmadan öz bakım becerilerimi nasıl yerine getireceğim?” olarakta karşımıza çıkabilir. Okul öncesi dönemlerde bu aralar duyduğum şey “annem olmazsa nasıl yemek yerim, kendim bölemem, üstüm kirlenirse kim değiştirecek”.

Çocuklarda Ayrılık Kaygısı
Çocuklarda Ayrılık Kaygısı

Peki gelelim ayrılık kaygısı yaşayan çocuğa nasıl yardımcı olacağımız konusuna;

  • Çocuğunuzu bırakacağınız, ayrılacağınız yeni ortamda birlikte, bu bir kreşse kreşte, okulsa okulda veya bir bakıcı ise bakıcıyla ve çocuğunuzla aynı anda vakit geçirin. Çocuğunuz, tanıdık ve güvendiği bir ortamda bulunursa daha az kaygı yaşayacaktır.
  • Çocuğunuzun sevdiği bir nesneyi yeni ortama götürmesine izin verin. Bir oyuncak olabilir, yastık, battaniye gibi. Bu nesneler çocuğunuzun kendini güvende hissetmesini sağlayacaktır. Uyum sağladıkça kademeli olarak ortadan kaldırabilirsiniz.
  • Çocuğunuzla vedalaşarak, nazikçe ayrılın. Olumlu ifadeler kullanarak, gün sonunda tekrar buluşacağınızı dile getirerek ayrılın. Çocukla vedalaşmaktan kaçınmak sorunu daha da kötüleştirebilir.
  • Çocuğunuzdan ayrıldığınızda nereye gittiğinizi, ne zaman döneceğinizi mutlaka söyleyin. Bu bebeklerde bile çok etkili bir yöntemdir. Hoşça kal demeden gizlice çıkmak çocuğun kafasında karışıklığa neden olurken aynı zamanda çocuğu üzer. Bir sonraki ayrılışınız daha zor olur.
  • Ayrılmadan önce çocuğunuzun eğlenceli bir aktivite içinde olmasına özen gösterin ve ayrılırken yüzünüzde üzgün , kaygılı bir ifade yerine mutlu bir ifade olsun. Aksi durumda çocuk bırakıldığı yerin güvenli olmadığını düşünür. Vedalaşmayı kısa tutun.
  • Çocuğunuza ayrılık ile ilgili hikayeler okuyabilirsiniz, kendiniz uydurabilirsiniz. Böylece çocuk yalnız olmadığını hisseder.
  • Son olarak çocuğunuzu bıraktığınız kişinin siz olmadan onun yanında destek olup zor durumlarından yardımcı olacağını mutlaka belirtin. Çocuğun sizden bunu duyması bakıcısına, öğretmenine daha kolay bağlanmasına yardımcı olacaktır.

Bu yaklaşımlara rağmen hâlâ kaygıyla ilgili çözüme ulaşamıyorsanız mutlaka profesyonel bir yardım alın. Okulunuzun öğretmeni, psikolojik danışmanı veya bir çocuk -genç psikiyatristinden destek alabilirsiniz.

Sevgiler…

Haziran 7, 2023

Yetersiz hissetmek, kişinin kendini yeterli, başarılı veya değerli hissetme konusunda eksiklik veya memnuniyetsizlik duyması durumudur. Bu duygu, genellikle kişinin kendi beklentileriyle, toplumsal normlarla veya başkalarıyla karşılaştırmasıyla ortaya çıkar. Yetersizlik hissi, çeşitli faktörlerden kaynaklanabilir ve psikolojik sağlık üzerinde olumsuz etkilere sahip olabilir.

Yetersiz hissetmenin kaynakları arasında geçmiş deneyimler, çocukluk travmaları, olumsuz ilişki dinamikleri, toplumsal baskılar ve kişinin kendi içsel eleştirel düşünceleri yer alabilir. Bu faktörler, kişinin kendini değersiz veya yetersiz hissetmesine neden olabilir. Örneğin, sürekli olarak başarısızlık yaşayan bir kişi, kendini başarısız hissedebilir ve bu duygu onun öz saygısı ve özgüveni üzerinde olumsuz etkilere yol açabilir.
Yetersiz hissetmek, kişinin ruh sağlığı üzerinde çeşitli etkilere sahip olabilir. Bu duygu, stres, kaygı, depresyon, düşük öz saygıyı, özgüven eksikliği, motivasyon kaybı ve ilişki zorlukları gibi sorunlara yol açabilir. Kişi, kendine olan güvenini kaybedebilir, hedeflerine ulaşma konusunda engellerle karşılaşabilir ve yaşam kalitesinde düşüş yaşayabilir.
Şema terapi, kişilik yapısı, ruhsal rahatsızlıklar ve çeşitli psikolojik sorunlarla başa çıkmak için kullanılan terapi yaklaşımıdır. Bu terapi yönteminde, kişinin duygusal ve araştırmacı yapılarını anlamak ve değiştirmek amaçlanır. Şema terapi, yetersizlik duygusu gibi olumsuz inançların olumsuz etkilerini, kullanılması ve dönüştürülmesi için etkili bir yaklaşım sunar.

Yetersizlik şeması, kişinin kendini değersiz, yetersiz veya başarısız olmasına neden olan bir temel inanç sistemidir. Bu şema, çocukluk döneminde yaşanan olumsuz deneyimler, eleştirel bir aile ortamı veya toplumsal etkiler gibi faktörlerden kaynaklanabilir. Yetersizlik şeması olan bir kişi, sürekli olarak kendini beğenmeme, korkma korkusu, eleştirme ve kendini suçlama gibi duygusal zorluklarla karşılaşılabilir.
Yetersizlik şeması, insanın yaşamında pek çok olumsuz kullanılması neden olabilir.
Kişinin öz saygısı ve özgüveni üzerinde olumlu bir etkisi vardır. Yetersizlik şeması olan bir kişi, kendine olan güvenini kaybedebilir, sürekli olarak başarısız olacağına inanır. Bu da kişinin düşüncesinde, iş yaşamında ve genel yaşam kalitesinde zorluklara yol açabilir.

Yetersizlik şeması kişinin motivasyonunu da etkiler. Kendini sürekli olarak yetersiz hisseden biri, yeni deneyimlere, gerçeğe veya gelişime olan inancını kaybedebilir. Bu da kişinin kendini geliştirmesi için sınırlandırılmasından kaçınmasına ve yaşamında ilerleme kaydetme konusunda engelleme yaratmasına yol açabilir.
Şema terapi, yetersizlik şeması olan kişilerin desteği olmak ve bu olumsuz inanç sistemini değiştirmek için etkili bir yol sunar. Terapi süreci, kişinin yetersizlik şemasının kökenini ve etkilerini anlaması hedeflenir. Bu şema üzerinde çalışmak, kişinin olumsuz inançlarını sorgulamasına ve alternatif, olumlu tutum benimsemesine yardımcı olur. Şema terapi süreci, kişinin kendine saygısı, özgüveni ve yaşam kalitesi üzerinde olumlu etkiler görülür. Ayrıca, duygusal zorluklarla başa çıkmanın üstesinden gelinebilir ve insanın öz saygısıve özgüveni güçlendirilebilir.
Sonuç olarak, şema terapi yetersizlik şeması olan kişiler için etkili bir terapi yaklaşımı sunar.

Psikolog Zülal Bucak

Haziran 5, 2023

Vücut dismorfik bozukluğu, bireyin kendi vücudunu beğenmemesi ve idealindeki vücuda ulaşma isteği ile başlayarak gittikçe patolojik bir durum haline gelen ciddi bir psikolojik bozukluktur.

Bigoreksiya, mevcut kaslarının yeterli olmadığı düşüncesi ile ilgili endişelenme ve kas kütlelerini arttırmak için sürekli uğraşma durumu olarak tanımlanmaktadır. Bu sendroma sahip olan bireyler, normalin üzerinde kas kütlesine sahip oldukları koşullarda bile hala kendilerini yetersiz ve çelimsiz görebilmektedirler.

Bigoreksiya’nın Tanımlanması

Pope ve arkadaşları, yaptıkları çalışmalar doğrultusunda bireylerdeki semptomları değerlendirebilmek için bigoreksiyanın tanı kriterlerini belirlemişlerdir;

  • Birey vücudunun yeterince kaslı ve güçlü olmadığına yönelik endişe içerisindedir. Uzun saatlerini spor salonunda harcama ve diyetine aşırı derecede dikkat etme gibi karakteristik davranışlar gösterir.
  • Aşağıdaki dört kriterden en az ikisini gösterir;

1. Birey spor programı ve diyetine devam etmeye yönelik takıntılarından dolayı sıklıkla sosyal, mesleki veya rekreasyonel aktivitelerini bırakır.

2. Birey vücudunun başkaları tarafından görüle bileceği yerlerden uzak durur veya böyle durumlarda endişelenir veya yoğun anksiyete gösterir.

3. Yeterince kas kütlesi veya vücut büyüklüğüne sahip olmadığına yönelik düşünce bireyin zihnini sürekli olarak meşgul eder, bireyin sosyal, mesleki veya hayatındaki diğer önemli alanlarda bozukluklara veya strese sebep olur.

4. Birey üzerinde oluşturacağı fiziksel veya psikolojik yan etkilerini bildiği halde antrenman, diyet veya ergojenik (performans arttırıcı vb.) yardım kullanmaya devam eder.

  • Bireyin davranışları ve endişelerindeki odak nota; anoreksiya nervozadaki şişmanlama korkusu ya da çok zayıf olma veya yeterince kas kütlesine sahip olamama gibi düşüncelerdir.

Bigoreksiyaya geçmiş zamanlarda bir mental hastalık olarak sınıflandırma yapılamaması nedeniyle tedavi yaklaşımının belirlenmesinde sorunlar yaşanmıştır. Amerikan Psikiyatri Birliği (APA) araştırmacıları arasında bigoreksiyanın vücut dismorfik bozukluğu, yeme bozukluğu veya obsesif kompulsif bozukluk sınıflamalarından hangisine dahil edeceği konusunda fikir birliğine ulaşılamadığı için Mental Bozuklukların Tanısal ve Sayımsal El Kitabı’nda (DSM) uzun süre bigoreksiyaya yer verilememiştir. Vücut dismorfik bozukluğunun sistematik olarak tanımlanması ilk kez, “dismorfofobi” adıyla vücudunda herhangi bir şekil bozukluğuna sahip olmaktan aşırı derecede korkma olarak DSM-3-R’de ve Hastalıkların ve Sağlıkla İlgili Sorunların Uluslararası İstatistiksel Sınıflaması-10’da tanımlanmıştır. Sonraki yıllarda “dismorfofobi” terimi “dismorfi” olarak değiştirilmiş. Sonraki yıllarda bigoreksiya terimi karşımıza çıkmaktadır. DSM-5’te “Obsesif-Kompulsif ve Bunlara İlişkin Bozukluklar” ana başlığı altında “bigoreksiya” terimi, “vücut dismorfik bozukluğu” kapsamında yerini almıştır. Vücut dismorfik bozukluklarının yaygın olarak erkek halterciler ve erkek vücut geliştiricilerde görüldüğü rapor edilmiştir.

Bigoreksiya Belirtileri

  • Çoğunlukla geç adolesan dönemi ile erken yetişkinlik dönemleri arasında oluşmakta ve kadınlara göre erkekleri daha ciddi derecede etkilemektedir.
  • Bigoreksiya görülen bireylerin takıntıları sebebiyle sık aralıklarla yüksek yoğunlukta egzersiz yapmaları ve yaptıkları egzersize uyacak şekilde beslenmeleri, çoğu yaşamsal faaliyetlerinden vazgeçmelerine veya ağır kısıtlamalar yapmalarına neden olmaktadır.
  • Bigoreksiya görülen bireyler kendilerini zorunlu hissettikleri için egzersiz programlarını sıklaştırmaktadırlar.
  • Bigoreksiyalı bireyler vücutlarının çelimsiz olduklarını düşündükleri için, başkalarının kendi bedenlerini görmelerini istememekte, genellikle daha hacimli görünmek için kat kat giyinmektedirler.
  • Bigoreksiya semptomlarının bireylerin profesyonel yaşamlarındaki başarılarını da etkilediği görülmüş, egzersiz programları nedeniyle işlerini aksattıkları saptanmıştır.
  • Bigoreksiyanın en önemli tanımlayıcı semptomlarından biri olan kas memnuniyetsizliği bireylerin yasal olmayan ilaçlar (androjenik steroidler) veya ergojenik besin desteklerini kullanmalarına yol açmakta, bu da ciddi sağlık problemlerine neden olmaktadır. Bireyler bu ilaç ve besin desteklerini daha kaslı olabilmek uğruna bir çare olarak değerlendirmekte ve bu yöntemlerin zararlarını önemsememektedirler.
  • Bigoreksiyanın mı steroid kullanımına neden olduğu yoksa androjenik steroid kullanımının mı bigoreksiya oluşmasını tetiklediği net olarak bilinmemektedir. Rohman ve arkadaşlarının yaptığı çalışmada, bigoreksiya görülen bireylerin %73’ünün bigoreksiya gelişimi öncesi steroid kullandıkları, kas kütleleri istedikleri düzeye ulaştığında steroid kullanımını kestikleri, ancak ondan sonra vücutları ile aşırı derecede takıntılı hale geldikleri saptanmıştır.
  • Bigoreksiyada en sık görülen davranışlardan biri sürekli olarak vücudunu kontrol etmedir. Aynaya veya ayna benzeri yansıtıcı bir maddeden (CD, mağaza vitrinleri vb.) sık sık bakarak kaslarının gelişim durumu ve mevcut kas kütlelerini kontrol etme, ayna karşısında özellikle kol ve bacak kaslarını kasarak nasıl göründüklerini irdeleme, kas kütlelerinin artışına yönelik gelişmeleri takip etme, bigoreksiya görülen bireylerin çoğunun tekrarladığı hareketlerdir.
  • Alfano ve arkadaşları, vücudunu kontrol etme davranışının toplumdaki tüm bireylerde görülebileceğini söylemiştir. Bireyin vücudunu kontrol etme sıklığının aşırı derecede artmasıyla bu davranışın psikopatolojik bir sorun haline geleceğini vurgulamışlardır.
  • Contesini ve arkadaşları, bigoreksiya semptomları görülen bireylerin beslenme durumlarını değerlendirmiş, bigoreksiyalı bireylerin beslenmede başlıca amaçlarının vücut kas kütlelerini arttırmak ve vücut yağ yüzdelerini azaltmak olduğu, bu nedenle de yüksek proteinli düşük yağlı beslenme programı uyguladıkları rapor edilmiştir.
  • Murray ve arkadaşları, bigoreksiyaya sahip bireylerin yeme psikopatolojilerinin katı kurallardan oluştuğunu; vücutta kilogram başına alınması gereken protein miktarı ile hesaplanan diyeti düzenli olarak tükettiklerini, her birkaç saatte bir acıkmış olunmasa da beslendiklerini ve günlük beslenme programlarına uyamadıklarında anksiyete, suçluluk veya stresli olma gibi tavır ve davranışları gösterdiklerini saptamışlardır. Bigoreksiya görülen bireylerin daha fazla kas kütlesine sahip olma ile ilgili takıntılarının psikopatolojik düzeyde ciddi yeme bozukluklarına yol açtığı bulunmuştur.
  • Çok kuvvetli olma isteği.
  • Düşük özsaygı.
  • Bireyin kendi vücudundan memnun olmaması/ hoşnutsuzluk.
  • Vücut yapısı, fiziksel uygunluk.
  • Sınırlı beslenme (diyet).
  • Psikofarmakolojiklerin kullanımı.
  • Besin takviyesi (protein, vitamin vs.).
  • Yabancılaşma.
  • Narsizm, Narsist bireyler mükemmel olmayı arzu etmektedirler ve kendilerini çok beğenmektedirler. Bunun yanında vücut geliştiriciler de narsistik eğilimler göstermekte ve vücutlarını geliştirmeyi saplantı haline getirmektedirler.
  • Medya
  • Akran baskısı
  • Akranlar arasında popüler olma isteği (kendini başkalarına beğendirme isteği)
  • Alay konusu olma
  • Bireyi başkaları ile karşılaştırma
  • Olumsuz duygulanım

Geliştirilen odaklanma teorilerinde, medyanın her iki cinsiyet için de vücut algı bozukluğu oluşumuna neden olabilecek bir risk faktörü olduğu üzerinde durulmaktadır. Son yıllarda medya ve kültürün, kadınların vücut görünümleri üzerine odaklandığı, bunun da kadınlarda vücutları ile ilgili takıntılarının gelişimine sebep olduğu saptanmıştır. Erkeklerin de özellikle erkek fitness dergilerinde ve medyada mevcut olan erkek fiziksel görünümü ile ilgili fikirlere odaklandıklarını ve bunları özümsediklerini, bunun ise paralelinde vücut memnuniyetsizliği, kendi bedenleri ile ilgili takıntılar, bigoreksiya ve yeme tutum değişikliklerine yol açtığı bulunmuştur.

Mükemmeliyetçilik ile ilişkili psikolojik problemler, muhtemelen bireylerin kendilerini aşırı derecede yüksek standartlar ile karşılaştırmaları ve kendilerini daha eleştirel değerlendirme eğilimleriyle yakından ilişkilidir.

Bigoreksiya ile çocukluk çağı ihmal ve istismarları arasında da ilişki olduğu kabul edilmektedir. Weingarden ve arkadaşlarının gönüllü erkek yetişkin bireyler üzerinde yaptığı çalışmada, bireylerde vücut dismorfik bozukluğu gelişmesinin en büyük nedenlerinin başında çocukluk çağı istismarlarının geldiği saptanmıştır. İstismara en çok ilkokul ve ortaokul çağlarında maruz kalındığı bulunmuştur.

Bireyin yaptığı sporun tipi, vücut yapısının spora uyumu için belirli bir fiziğe veya vücut ağırlığına sahip olmasını gerektirebilmekte, bu durum bireylerde baskı oluşturarak bigoreksiya gelişimini tetikleyebilmektedir. Yeme davranışı bozukluğunun, estetik görünümün önemli olduğu spor dallarında daha yaygın olarak görüldüğü bildirilmiştir. Bigoreksiyanın da belirli vücut hacmi veya kas kütlesi gerektiren güreş, vücut geliştirme gibi sporlarla ilgilenenlerde bigoreksiya gelişme riskinin daha yüksek olduğu saptanmıştır.

Bigoreksiya Bazı sonuçları:

  • Kardiyovasküler hastalık.
  • Karaciğer veya böbrek sorunları.
  • Prostat kanseri.
  • Erektil disfonksiyon.
  • Burkulma ve kas yırtıkları.
  • Yeme bozuklukları.
  • Değişen regl döngüsü.
  • Akne

Önleme ve tedavi için, psikolojik destek ve diyetisyen desteği önemlidir.

Sağlığımızı tehlikeye atmadığımız her spor sağlıklıdır. 🙂

                                                                               

Yazar

Feyza DİLMEÇ

Psikolojik Danışman

Haziran 3, 2023
Haziran 3, 2023

Türkçe tıbbi karşılığı duygusal sağırlık olarak ifade edilen aleksitimi, bireylerin hem kendi hem de diğerlerinin duygularını anlama yetisinden yoksun olması anlamına gelmektedir. Aleksitimi kişilerarası ilişkilerde, duygusal farkındalık ve bağlılık konularında zorluklara sebep olmaktadır. Bu bireyler empati yapamamaları, karşısındaki kişilerin duygularını hissedememeleri gibi birçok sebeplerden dolayı iletişimde yetersiz kalabilmektedir. Daha çok somut ve mekanik çözüm odaklı düşündükleri için kendi içsel dünyalarına dönmekte zorlanmaktadırlar. Yaşadıkları bu sorun nedeniyle baş ağrısı, mide rahatsızlıkları, çeşitli vücut ağrıları gibi fiziksel rahatsızlıklarla da sıkça karşılaşabilmektedirler.

Aleksitimi neden olur?

Aleksitiminin birçok nedeni olabilir. Çocukluk döneminde çocuğa yetersiz ilgi ve sevgi kaynaklı bağlanma sorunları, aile içerisinde yetersiz sosyalleşme, yetersiz eğitim sonucunda kelime dağarcığının gelişememesi, genetik faktörler, beyindeki duyguları şekillendiren bölümün (limbik sistem, temporal lob) yeterince çalışmaması ve bireyin çevresindeki kişilerin duygularını ifade edememesinden dolayı kişinin sosyal olarak bu kişileri gözlemleyerek bu durumu öğrenmesi gibi durumlar aleksitimiye yol açabilir.

Belirtileri nelerdir?

Bireyler kendi duygularını anlamakta, anlamlandırmakta güçlük çekerler ve duygularını sözel olarak ifade edemezler. Başkalarının duygularını anlamakta ve anlamlandırmakta da güçlük yaşarlar. Duygularını sözel olarak değil ancak fiziksel bileşenlerini (belirtilerini) kullanarak anlatırlar. (Psikosomatik belirtiler) Sınırlı hayal gücüne sahiptirler.

Tedavi süreci nasıldır?

Tanı koyabilmek amacıyla bireylere Toronto Aleksitimi Ölçeği uygulanıp, tanının konulmasının ardından, bu konuda duygusal ve bilişsel terapiler ile olumlu sonuçlar almak mümkündür. Psikoterapi sayesinde bireylerin duygularıyla yüzleştirilmesi ve duygularını fark etmesi sağlanabilir. Böylece bireyler yaşadıkları olaylar karşısında ne hissettiğini anlayabilecek duruma gelir.

Yazar

Harika YANIK

Uzman Klinik Psikolog

Haziran 3, 2023
Haziran 3, 2023

Stres Nedir?

Stres, günlük hayatımızda çok tanıdık olduğumuz bir kavramdır. Genel olarak stres nedir diye sorulduğunda; bireylerin fiziksel, zihinsel ve duygusal sınırlarının zorlanması olarak tanımlayabiliriz. Stres, çeşitli zorlayıcı faktörlere verilen doğal fizyolojik ve psikolojik tepkilerdir. Bireylerde biyolojik ve psikolojik dengenin bozulduğunun ve dengeye dönülmesi gerektiğinin göstergesidir. Günlük hayatın içinde bu kadar zorlanma ve engel olunca kaçmak mümkün değil. Bu yüzden stresi yönetebilmek ve bununla baş edebilmek önemli bir etkendir. Kabul edilebilir stres faydalıdır, başarıyı tetikleyebilir ve kişinin üretkenliğini artırabilir. Bununla birlikte, strese uzun süre maruz kalma ve uygun şekilde başa çıkamama durumunda, hayatımızı olumsuz etkileyebilir, verimsiz hale getirebilir ve sağlığımızı olumsuz etkileyebilir. Beyond Psikoloji olarak Stresi değişim ve gelişim için kullanmayı öğrenebilirsek, onu daha iyi yönetebiliriz.

Stresin Kaynakları Nelerdir?

Hava kirliliği, çevre gürültüsü, yoğun trafik, iklim değişiklikleri, kalabalık ortamlar önemli çevresel stres kaynaklarıdır. Çiftlerde boşanma, işsizlik, zor çalışma koşulları, ekonomik belirsizlikler, iyi beslenememe, iş değiştirme, zaman baskısı altında çalışma, evden ayrılma, organ kaybı, evlilik, çocuk sahibi olma gibi olumlu yaşam olayları gibi olumsuz yaşam olaylarının yanı sıra, terfi etmek de strese neden olabilir. Açıktır ki, uyum sağlamamızı gerektiren herhangi bir değişiklik strese neden olabilir. Kişilik yapısı da kendi başına stresli olabilir. Rekabetçi, başarı odaklı, aceleci, saldırgan, hoşgörüsüz, mükemmeliyetçi, kendine ve başkalarına karşı acımasız, kendini ifade etmekte güçlük çeken, inkar, baskı gibi savunma mekanizmalarını sıklıkla kullanan kişiler de strese daha fazla maruz kalabilmektedir. Stres altında beyin, algılanan tehlike karşısında “savaş ya da kaç” a tepki verir. “Savaş ya da kaç” yanıtı sırasında vücudumuzda bazı değişiklikler meydana gelebilir.

Stresin Yönetimi

Stresimizi yönetmeyi öğrenmeliyiz. Yönetebilmenin çeşitli yönleri vardır. Yönetilemeyen stres için mutlaka Beyond Psikolog deneyimli bir psikoloğa görünmelisiniz. Günlük yaşam ve iş stresi ile baş etmeye çalışırken, dikkat edersek fayda sağlayacağımız konuları şöyle sıralamakta fayda olabilir:

Dürtüsel kararlar vermekten kaçınmak
Yaşamsal akışımızdaki hızı değiştirmek
Problemlerimizi tespit edebilmek ve bunları çözebilme becerilerimizi geliştirmek
Yakın çevremizden yada aynı problem yaşamış ve aşmış olan kişilerden destek istemek.
Olaylara karşı bakış açımızı revize etmek, kendimizi ve diğerlerini suçlamak, savunmaya itmek yerine anlamaya odaklanmak, olaylara “tehdit” olarak değil, “yetenekleri sınama” olarak bakabilmek,
‘’ya hep ya hiç, siyah yada beyaz’’ bakış açısını değiştirebilmek
Problemlere gereğinden fazla odaklanmak bizi çözüme götürmek yerine bizi daha da içine çekebileceği için iyi gelebilecek aktivitelere odaklanarak zihnimizi rahatlatmak yararlı olabilir
Uykuyu düzenlemek. Yatmadan yarım saat önce rahatlayın ve bu hissi yatağınızda tutmaya çalışın. Uyuyamadığınızda, 20 dakika sürekli arkanızı dönerek yatakta vakit geçirmeyin. Ayağa kalkana kadar uyumadıysan, uykulu hissedene kadar rahatlatıcı bir şeyler okuyabilir yada dinleyebilirsin. Uyku beklemekle gelmez, kendinizi uyumaya zorlamayın
Zamanı iyi kullanmak. Günün ilk saatlerinde zor ve tatsız işleri önce halletmek. Aklınızda taşımak yerine işi halletmek ve ondan kurtulmak. Neler yapılacağını yazmak , gerekirse işi paylaşmak.
Değer verdiklerimize vakit ayırabilmek
Kaygılı olduğumuzda nefes alış verişlerimiz hızlanır ve düzensiz hale gelir. Bu sebeple nefes egzersizi şeklinde derin nefes almak rahatlatıcı etki yaratabilir.
Gevşeme egzersizi çalışmaları, metafor yada imgeleme çalışmaları da stres yönetiminde kullanılan etkin yöntemlerden olmakla birlikte

Stres yönetimiyle ilgili sorunlarınız olduğunu düşünüyorsanız ve bununla baş etmede yukarıda önerilen yöntemleri denemenize rağmen çözüm oluşturamıyorsanız uzman bir kişiden destek almayı deneyebilirsiniz.

Psk. Dan. Caner Tanrıverdi

Mayıs 17, 2023
Mayıs 17, 2023

Winnicott, mükemmel annelik ya da ebeveynlik diye bir şeyin olmadığını “yeterince iyi anne” kavramıyla açıklamaktadır. Zaman zaman çevremizde mükemmel bir anne olmak için kendinden ödün veren anneleri görürüz. Hata yapmamak için çabalarlar ancak bu tavırları kendilerini, dolayısıyla bebeği de strese maruz bırakmaktadır. Bebekler annelerinin duygularını kopyalarlar. Anneleri ne yaşıyorsa aynı duyguyu hissederler. Hatta bazı örneklerde Anneler stresli olduklarında bebeklerinin kucaklarında sakinleşmediklerini, huzursuz olduklarını dile getirmektedir. Çünkü annenin duygusu kopyalandığı için huzursuz hissetmektedirler. Peki bu durumda ne yapılmalı? Her anne mükemmel olmak ister. Ama takdir edersiniz ki sadece annelik konusunda değil, başka konularda da sürekli mükemmeli beklemek gerçekçi değildir. Kişinin elinden gelenin en iyisini, yeterince iyi olanı tercih ettiğinde; hata yapabileceğini kabul ettiğinde daha huzurlu bir annelik deneyimi yaşayacağı dolayısıyla bebeklerinin de huzurlu olacağı öngörülebilmektedir.

Yeterince iyi anne kavramı biraz daha açılacak olursa; yeterince iyi anne bakım verme sürecini kucaklayıcı bir çevre kapsamında bebeğine sunar. Birçok kişiden, “çok kucağına alma alışır”, “bak sonra kucak olmadan uyumaz” gibi cümlelere aşina olmuşsunuzdur. Bunların hepsi yanlıştır.  Kucaklayıcı çevre; annenin bebeğini güvenli bir biçimde ve fiziksel açıdan yakın olacak şekilde kollarında tutmasıdır. Bu temas bebeğin güvenli bağlanma geliştirmesi için de oldukça önemlidir.

Kucaklayıcı çevre aynı zamanda anne ile bebek arasındaki duygusal bağı da yansıtmaktadır. Bebeğin kucaklanarak duygularının ve mimiklerinin yansıtılması, bebeğin kendi duygularını fark etmesini sağlar. Aynı zamanda kendi varlığını ve onu aynalayan bir bireyin varlığını keşfeder. Böylece bebeğin zamanla güven duygusu gelişir. Winnicott’a göre “yeterince iyi annenin” bebeğe sunduğu kucaklayıcı çevre aracılığıyla bebeğin kişiliği giderek bütünleşir.

Yani kısaca yapılması gereken; mükemmel olma çabası içine girmeden, elinizden geleni ve yeterince iyi olanı yaparak bebeğinize sevgi ve şefkatinizi vermek. Böylece bebek de anne de huzurlu olacak ve sürecin keyfini çıkaracaktır.

 

Psikolojik Danışman Buket Hakverdi

Mayıs 16, 2023

Bebek anne rahminden çıktığı andan itibaren dünyaya gözlerini anneyle birlikte açar. Bebeğin temel bakım vereni annedir. Dolayısıyla annesiyle kuracağı ilişki büyük önem taşımaktadır. Bebeklikte anneyle kurulan ilişkinin izlerinin yansımalarını büyük ölçüde yetişkinlikte de gözlemleyeceğiz.

Gelin birlikte inceleyelim bağlanma nedir ile başlayalım.

Bağlanma bebeğin birincil bakım vereniyle yani annesiyle arzu ettiği yakınlığı kurabilmesi ve devam ettirmesi için yaptığı her türlü davranış bağlanma davranışıdır. Anne bebekten gelen her türlü davranışlara duyarlı olması ve bebeğin yeme, içme, duygusal, sevilme, kabul görme, şefkat vb. ihtiyaçlarına cevap verdiğinde anne bebek için sadece bakım veren olmanın yanı sıra onun yaşamda kalması için her türlü ihtiyacını gideren güvenli bir liman olarak görmeye başlar.

Yukarıda bahsettiklerimin yanı sıra annenin sabit ve tutarlı olması; yani bebeğin duygularını düzenleyebilmesi, bebeği sakinleştirmesi, genel olarak annenin tutarlı olması yani duygusal iniş çıkışlarının çok fazla olmaması ve annenin de öncelikle kendi duygularınızda sakin bir şekilde düzenleyebilmesi önemlidir. Bebeğin ağlamasının karşısında annenin sinirlenmesi veya kaygılanması: örneğin bu durum aslında annenin duygularıyla ilgili, anne kendi duygularını düzenleyemiyor olabilir. Dolayısıyla bu öfkeyi bebeğine yansıttığında gerçeklik bu olmasa da bebek/çocuk anne tarafından sevilmiyorum, ihtiyaçlarının görülmüyor, suçluyum, değersizim gibi duyguları hissedebilir.

Bebeklerde ya da yaşamın ilk beş yaşındaki çocuklarda; aslında özetle annenin ulaşılabilirliği çok önemlidir, anne bebek her ihtiyaç duyduğunda fiziksel duygusal açıdan ulaşılabilir olmalıdır. Yani duygusal açıdan derken bebeğin sevgi, şefkat ve yakınlık gibi ihtiyaçlarının karşılanması. Bebek ağlıyorsa fiziksel veya duygusal bir ihtiyacı olabilir. Örneğin anne mutfakta bir işle meşgul bebek ağladığında aslında bir ihtiyacı var ve bunu ağlayarak anneye belli ediyor. Anne işlerinin yarım kalmasında endişelendiği için bebeğe ya da çocuğa onu suçlayarak öfkeleniyor. Aslında burada konu sanki bebekle ilgili değil daha çok annenin duygularıyla ilgili. Bu yazımı okuyan bireyler, kendinize şunu sorar mısınız?

Sizin annenizle olan ilişkinizde bir ihtiyacınız olduğunda bu görülür müydü, duygusal ya da fiziksel.

Yoksa annelerinizin ya da babalarınızın işlerini aksattığınız için size kızılır mıydı ya da onlardan herhangi bir olumsuz duygu hisseder miydiniz?

Hatalarınız, kusurlarınızla kabul edilip şefkatli bir biçimde bunu düzeltme fırsatınız olur muydu? (Sonuçta insanlık hali)

Yoksa eleştirilir miydiniz devamlı?

Gibi birçok soru…

Aslında güvenli bir bağlanma kuramadığımızda bunun yetişkinlikteki ilişkilerimize, buradaki duygu, davranış ve düşüncelerimize nasıl yansıyacağını tahmin etmiş olabilirsiniz..

Bir sonraki yazımızda görüşmek üzere.

 

Psikolojik Danışman Leyla Köse