Hi, How Can We Help You?

Author Archives: Caner Tanrıverdi

Mayıs 16, 2023
  • Az rastlanan bir sendrom olan Cotard sendromunda hasta nihilistik sanrılara sahiptir dolayısıyla kendi varlığını ve dış dünyanın varlığını reddedebilir.
  • Cotard sendromunda hasta düşünme ve hissetme yetilerini kaybettiğine inanabilir.
  • Cotard sendromunda hasta kendi varlığını ve evreni yadsıyabilir.
  • Cotard sendromu hafiften ağıra bir spektrum gösterir.
  • Cotard sendromu depresyonla, şizofreniyle veya psikoorganik sendromlarla bir arada görülebilir.
  • Cotard sendromu aniden başlar, hastanın geçmiş psikiyatrik tanısı olmayabilir.
  • Cotard sendromunda hasta öncelikli olarak kaygılanır ancak bu kaygı zaman içinde nihilistik ümitsizliğe dönüşür.
  • Cotard sendromunda hasta kendinden nefret edebilir, depresif tablo görülebilir.
  • Frengi hastalığının üçüncü evresi olan Paralizi Jeneral hastalığında ve Senil Demans gibi organik durumlarda Cotard sendromu görülebilir.

Cotard Sendromu Tarihçesi

  • Charles Bonnet 1788 yılında ölü olduğuna inanan bir kadın hasta bildirmişti. Hasta kendisinin bir tabuta yerleştirilmesini istedi sonrasında uzunca bir süre tabuttan çıkmadı. 1880 yılında ise Cotard beyni, sinirleri ve iç organları olmadığını iddia eden bir kadın hasta bildirmişti. Bir başka vaka öyküsünde ise şiddetli depresif belirtileri olan kadın hasta ölü olduğunu iddia etmiş, hastanedeki 25. Gününde ceset gibi koktuğunu iddia ederek gömülmeyi istemiştir.

Cotard Sendromu Belirtileri

  • Cotard sendromunda hasta bedeninin parçalarını yadsıyabilir. “Eskiden bir kalbim vardı, şimdi ise yok”, “Midem yok, açlık hissetmiyorum dolayısıyla yediğim yemekler bir deliğe düşüyor” ifadeleri Cotard sendromu hastalarına aittir.
  • Cotard sendromu olan bir hasta var olmadığını vurgulamak için kendine “Madam Sıfır” lakabını takmıştır.
  • Cotard sendromunda hasta var olmama arzusundadır ancak paradoksal biçimde ölüm de olanaksız görünür. Bu nedenle ölümsüzlük fikri meydana gelir. Bu da ümitsizliğin en koyusunu oluşturur. Hasta ölmeyi ister ama hiçlik durumunun içinde sonsuza kadar yaşamaya mahkûm olduğuna inanır.
  • Ölümsüzlük inancına megalomanik inançlar da eşlik edebilir. Bazı hastalar bedenlerinde aşırı bir büyüme olduğuna, evrenle bütünleşecek kadar büyüyebileceklerine inanırlar.
  • Cotard sendromu olan hastalarda çoğunlukla işitsel halüsinasyonlar görülür. Bu varsanıların içeriği çoğunlukla suçluluk, ümitsizlik ve ölümdür. Hasta çürüdüğüne inanabilir. Bu hastaların kendine zarar verme ve intihar etme riskleri yüksektir.
  • Cotard sendromu olan hastalar ölü olduklarına dolayısıyla ölemeyeceklerine inandıkları halde intihar girişiminde bulunabilirler. Ölümsüz olduğuna inananlar için hayat oldukça zordur çünkü çektikleri ıstırabın asla sonlanmayacağına inanırlar.

Cotard Sendromunun Prevelansı

  • Cotard sendromunun sıklığına ve yaygınlığına dair fikir birliği yoktur çünkü sendrom hakkında herhangi bir formel çalışma yapılmamıştır ancak Cotard sendromuna ait vaka analizlerini derleyen bir çalışma sendroma sahip 100 hastanın kayıtlara geçtiğini bildirmiştir.
  • Cotard sendromu daha çok orta yaşlı kadınlarda görülse de erkeklerde görülen örnekleri de mevcuttur.

Psikoloji Perspektifinden Cotard Sendromu

  • Psikodinamik açıdan Cotard sendromu hastanın bilinçdışındaki ölüm arzusundan kaynaklanır. Hasta kendini cezalandırmak için ya da benliğini yadsımak için bu sendromu geliştirmiş olabilir.
  • Dirençli ve derin bir suçluluk duygusunun varlığı zamanı ve mekanı reddedip insanlarla var olan tüm bağı koparmaya ve kişinin kendini cezalandırmasına yani yok olduğunu iddia etmesine yol açıyor olabilir.
  • Hasta ölümsüz bir ölü olduğuna inandığında sonsuza dek ölülük halininin devam edeceğine inanır. Bu ebedi ölüm hali ebedi ümitsizlik anlamına gelir. Bu durum hastanın kendini ebediyen cezalandırması olarak düşünülebilir.

 Cotard Sendromunun Tedavisi

  • Cotard sendromunun özgül tedavisi, altta yatan durumun tedavisinden oluşur.
  • Affektif psikozu olan hastalarda daha sık Cotard sendromu gözlendiğinden antidepresanlar kullanılabilir.
  • EKT’nin işe yaradığı vaka örnekleri vardır dolayısıyla EKT bazı hastalarda öncelikli tedavi olarak kullanılabilir.
  • Bazı örneklerde iyileşme tıpkı başlangıç gibi hızlı ve ani olabilir.
  • Akut organik problemlere paralel gelişen sanrılar iyileşmeye açıktır.
  • Cotard sendromu kronik şizofreninin parçası olarak yıllarca devam edebilir.

Psk. Bilge Uğurlu

Mayıs 12, 2023
Mayıs 12, 2023

Depresyon Nedir?

Üzüntü ve sıkıntı verici olaylarda keyifsiz veya mutsuz hissetmek normaldir ancak depresyon sadece bir keyifsizlik veya anlık bir mutsuzluk hissinden çok daha fazlasıdır. Depresyon, sürekli bir üzüntü ve genel ilgi kaybına neden olan, nasıl hissettiğinizi, nasıl düşündüğünüzü ve nasıl davrandığınızı olumsuz etkileyen, tedavi gerektiren yaygın bir duygu durum bozukluğudur. Depresyona girmiş bireylerin hissettikleri, düşünceleri ve davranışları olumsuz etkilendiği için çeşitli duygusal veya fiziksel sorunlar ortaya çıkabilir. Normal günlük aktivitelerin ve rutinlerin sürdürülmesinde sorun yaşanabilir.

Depresyonun Nedenleri ve Risk Faktörleri Nelerdir?

Depresyonun tek bir nedeni yoktur. Genel kabul gören görüş beyinde kimyasal iletimde rol alan maddelerle ilgili bir dengesizliğin olmasıdır. Bu dengesizlik psikolojik, sosyal, çevresel ve biyolojik nedenlerden etkilenebilir.  Özellikle beyinde duygusal durumunuz, yargılarınız, hedefleriniz ve çözümleriniz konusunda önemli işlevleri olan frontal lobun aşağıda sayılan risk faktörleri sonucunda zarar görmesi depresyona girmenize sebep olabilir. Erken ebeveyn kaybı, kaygı bozuklukları, düşük sosyoekonomik düzey, iş kaybı, alkol veya madde kullanımı, boşanma, kötü ve travmatik çocukluk geçirme, kişilik yapısı, daha önceden depresyon geçirmiş olma, ebeveynde depresyon varlığı, stres etkenleri, uyku bozuklukları, bazı ilaçlar, hormonal değişiklikler ve bazı hastalıklar depresyon için başlıca risk faktörleridir.

Depresyon Belirtileri Nelerdir?

  • Sürekli üzgün hissetmek
  • Umutsuzluk, kararsızlık, çaresizlik duygularının yoğun yaşanması
  • Genel olarak her şeye karşı ilgi ve zevk azlığı
  • Aşırı yeme veya iştahsızlık
  • Kaygı ve huzursuzluk düzeyinin artmış olması
  • Uykuya dalmada zorluk, sık uyanma veya aşırı uyuma
  • Sürekli yorgun hissetme, dalgınlık
  • Konuşmada ve hareketlerde yavaşlık
  • Basit, günlük rutinleri gerçekleştirmede zorlanma
  • Değersiz ve suçlu hissetmek
  • Konsantrasyon kaybı, karar verme zorluğu
  • Benlik saygısında düşme
  • İntihar eğilimi

Yukarıda sayılan belirtilerin hepsinin herkeste görülmesi beklenmez. Önemli olan bu belirtilerin kişinin sosyal mesleki ve insani ilişkilerinin ne kadar etkilendiğidir. Depresyon tanısı konabilmesi için yukardaki belirtilerden bir kümenin işlevselliği bozacak kadar ağır olması, başka nedenlere bağlanamaması ve belirtilerin en az iki hafta devam ediyor olması gerekir.

Bir sonraki yazımızda depresyonun türleri ve tedavi yöntemleriyle ilgili aklınıza takılan sorulara cevap bulabileceksiniz.

Psikolog Gözde Nur ŞAHİN

Mayıs 12, 2023
Mayıs 12, 2023

Kaygı Bozukluğu Nedir?

Kaygı bozukluğu, toplumda bilinen diğer ismiyle anksiyete bozukluğu yoğun, sürekli devam eden bir endişe hali, devamlı felaket bekleme ve günlük hayatta rastlanılan durumlara karşı korku hissetmek olarak tanımlanabilir. Kaygı, beynimizin bizi günlük sorunlarla baş edebilmemiz için hazırlama, potansiyel tehlikeler konusunda bizi uyarma, stresle baş edebilme ve hızlı karar vermemize ortam sağlama şeklidir. Günlük hayatımızda zaman zaman kaygılanmamız normaldir fakat kaygı bozukluğuna sahip kişilerin endişeleri genellikle gerçekçi değildir veya endişe düzeyi endişe edilen durumla orantısızdır.

Kaygı Bozukluğunun Nedenleri ve Risk Faktörleri Nelerdir?

Yapılan araştırmalar sonucu kaygı bozukluğunun biyolojik ve çevresel etkenlerin etkileşimiyle ve kişinin iç stresiyle baş edememesi sonucu ortaya çıktığı görülmüştür. Ebeveynlerden birinin kaygı bozukluğuna sahip olması, çevresel travmalar (fiziksel, cinsel istismar), sevilen birinin ölümü, madde bağımlılığı, belirli kişilik tiplerine sahip olmak, olumsuz kişilik algısı, özgüvensizlik, saldırıya uğramış olmak, depresyonda olmak, kullanılan bazı ilaçların yan etkileri, kalp, akciğer, tiroid, şeker gibi sağlık sorunlarına sahip olmak kaygı bozukluğu yaşanmasına neden olan başlıca risk faktörleridir.

Kaygı Bozukluğunun Belirtileri Nelerdir?

Aşağıda maddelenen belirtiler başlıca kaygı bozukluğu belirtileridir. Tanı konulabilmesi için semptomların çoğunun 6 aydır devam ediyor olması gerekir.

  • Sürekli gerginlik, panik, huzursuzluk ve köşeye sıkışmışlık hissi
  • Titreme, terleme
  • Kolayca yorulmak
  • Kalp atışlarının hızlanması
  • Hızlı nefes alıp verme, nefes darlığı yaşamak
  • Kaygı hissetmemize neden olan durumdan veya olaydan başka bir şeye odaklanamama
  • Baş dönmesi
  • Mide – bağırsak sıkıntıları
  • Uyku problemleri
  • Kaygı hissi veren durumdan veya olaydan kaçma isteği

Bir sonraki yazımızda kaygı bozukluğunun türleri ve tedavi yöntemleriyle ilgili aklınıza takılan sorulara cevap bulabilirsiniz.

Psikolog Gözde Nur ŞAHİN

 

Mayıs 12, 2023
Mayıs 12, 2023

NARSİST KİŞİLİK NEDİR?

Narsizm; kişinin kendine aşırı hayranlık duyması, başkalarının ihtiyaçlarına duyarsızlık ve empati yoksunluğu ile karakterize edilen bir kişilik bozukluğudur. Bu durum, kişinin hayatını olumsuz yönde etkileyebilir ve sosyal ilişkilerinde sorunlara neden olabilir.

Narsist kişilik bozukluğu olan insanlar, genellikle kendilerini çok özel, yetenekli ve üstün hissederler. Başkalarının onayına ve hayranlığına ihtiyaç duyarlar ve bu nedenle diğer insanların duygularını veya ihtiyaçlarını göz ardı ederler. Narsist kişiler genellikle büyük bir egoya sahiptirler ve başkalarının hayatlarına müdahale etmekten çekinmezler.

Narsist kişilik bozukluğu olan kişiler, genellikle başkalarını manipüle etmek, kendi ihtiyaçlarını karşılamak veya kendi egolarını beslemek için yalan söylerler. Bu durum, başkalarıyla ilişkilerinde güvensizlik ve sorunlara neden olabilir.

Narsist kişilik bozukluğu olan kişilerin tedavisi, genellikle uzun süreli bir psikoterapi gerektirir. Terapi, kişinin kendini keşfetmesine, başkalarıyla daha sağlıklı ilişkiler kurmasına ve empati duygusunu geliştirmesine yardımcı olabilir. Ancak, narsist kişilik bozukluğu olan insanlar genellikle tedaviye istekli değildir ve tedaviye karşı direnç gösterirler.

Narsist kişilik bozukluğu olan kişilerin etkili bir tedavi almadan önce, bu durumun yarattığı olumsuz etkileri azaltmak için bir dizi strateji uygulanabilir. Örneğin, başkalarına karşı daha empatik olmayı öğrenmek, yalan söylemekten kaçınmak, başkalarının fikirlerini dinlemek ve takdir etmek gibi beceriler, narsist kişilik bozukluğu olan kişilerin hayatlarında iyileşme sağlayabilir.

NARSİZM ÇEŞİTLERİ?

Cinsel Narsizm: Bu tür narsizmde, kişi kendini cinsel açıdan çekici bulur ve sık sık cinsel ilişkilerle ilgilenir. Bu tür narsistler, kendilerini cazip buldukları kadar, başkalarının cinsel cazibelerine de önem verirler.

İşlevsel Narsizm: İşlevsel narsizmde, kişi kendine güvenir ve kendine yeterli hisseder. Bu tür narsistler, başarılı olmak için çalışırlar ve özgüvenlerini işlerinde kullanırlar.

İlişkisel Narsizm: İlişkisel narsizmde, kişi kendini önemli hissetmek için başkalarına bağımlı hale gelir. Bu tür narsistler, diğer insanların onayı veya dikkati olmadan kendilerini yetersiz hissederler.

Malign Narsizm: Malign narsizmde, kişi agresif ve kibirli davranır. Bu tür narsistler, başkalarını kontrol etmek veya manipüle etmek için yalan söylerler ve herhangi bir eleştiriye tahammül edemezler.

Hipervijilant Narsizm: Bu tür narsizmde, kişi kendini korumak ve tehlikeleri önlemek için aşırı dikkatli ve tetikte olur. Bu tür narsistler, genellikle tehditleri abartır ve diğer insanların niyetlerini sürekli olarak sorgularlar.

NARSİZM TEDAVİ EDİLİR Mİ ?

Narsizm, psikolojide kişilik bozuklukları kategorisinde yer alır ve tedavisi zor bir durumdur. Ancak, narsist kişilerin tedavisi mümkündür ve kişinin psikolojik sağlığına katkı sağlayabilir. Tedavi, genellikle bir psikolog veya psikiyatrist tarafından yürütülür.

Narsist kişilik bozukluğu tedavisinde, genellikle psikoterapi kullanılır. Psikoterapi, kişinin kendisini ve başkalarını anlamasına ve ilişkilerinde daha sağlıklı bir davranış sergilemesine yardımcı olabilir. Terapinin amacı, kişinin empati yeteneğini artırmak, davranışlarını kontrol etmek, özsaygısını ve özgüvenini artırmak ve daha sağlıklı bir benlik algısı geliştirmek gibi konularda destek olmaktır.

İlaç tedavisi, narsist kişilik bozukluğu için özel olarak tasarlanmamıştır, ancak bazı semptomların yönetiminde yardımcı olabilir. Örneğin, anksiyete veya depresyon gibi semptomların yönetimi için antidepresan veya anksiyolitik ilaçlar kullanılabilir.

Narsist kişilik bozukluğunun tedavisi uzun ve zorlu bir süreç olabilir. Kişinin kendini değiştirmeye istekli olması, tedavinin başarısını artırabilir. Ancak, narsist kişilik bozukluğu olan kişilerin genellikle tedaviyi reddetme veya kabul etmekte zorlanma eğilimleri olduğu da unutulmamalıdır.

Mayıs 11, 2023
Mayıs 11, 2023

‘’Kayıp ‘’ Türk Dil Kurumunda yitme, yitim olarak tanımlanmakta… Neleri kaybedebiliyoruz birlikte bir bakalım.

Kayıp denildiğinde yakın bir ilişkinin sona ermesi, değer verilen ve sevilen bir kişinin ya da nesnenin kaybı, iş kaybı, organ kaybı ve bazı değerlerin kaybı örnek verilebilir. Son dönemde de çok sevdiğimiz insanları, evlerimizi, hayallerimizi kaybettik. Peki kayba nasıl tepki verdiğimize bir bakalım.

Yas, değer verilen ve sevilen bir kişinin ölümünün, yakın bir ilişkinin sona ermesinin, bir uzuv kaybının ya da bazı değerleri kaybetmenin ardından kayıp yaşayan bireylerin verdiği davranışsal, bilişsel ve duygusal tepkiler olarak da nitelendirilebilir. Kayıp karşısında verilen tepkiler çoğunlukla doğal tepkilerdir. Yas sürecini her birey subjektif olarak deneyimlemektedir.

Bunun yanı sıra yaşanan kaybın üzerinden en az altı ay geçmesine rağmen kişinin mesleki ve sosyal yaşam alanlarında işlevselliğin giderek bozulması halinde ortaya çıkabilen patolojik yas durumu da mevcuttur.

Yas Sürecinde Beklenen Davranışlar / Uyum Sağlama Evresi

İnkar: Bu aşama yas tutmanın ilk aşamasıdır. Kişi bilinçdışı bir şekilde acı verici durumdan kaçınır. “Bu benim başıma gelmiş olamaz, neden ben’’  gibi ifadeler kullanabilir.

  1. Öfke: Birey, kontrol edemediği duygular için başka kişileri ya da durumları suçlar. Duygularını kontrol altına almaya çalışır.
  2. Pazarlık etme: Bu evrede birey anlaşmalar yaparak gerçeği değiştirme çabasına girebilir.
  3. Depresyon: Birey, kaybı yaşamanın acısını ve verdiği sıkıntılarını çekmektedir.
  4. Kabullenme: Kaybın gerçekliğinin kabullenildiği, yeni yaşam sürecine uyum sağlanmaya başlanıldığı aşamadır.

Yas süreci yaşayan biri; gerçekten duygularının anlaşıldığını hissettiği ve duygusal samimiyetin teşvik edildiği bir ilişkide kendini güvende hissedecektir.

 

Klinik Psikolog Ebru Özyılmaz Ayerlikaya

Mayıs 5, 2023
Mayıs 5, 2023

Merhabalar! Bu ayki konumuz sağ ve sol beyin bölgeleri.  İnsan beyni davranış ve düşünme biçimine göre, sağ beyin – sol beyin şeklinde ikiye ayrılır. Yapılan araştırmalara göre bizler, beynimizin gerçek potansiyelinin küçük bir bölümünü kullanıyoruz. Bu araştırmalar her geçen gün beyinle ilgili yeni bilgiler veriyor. Kişinin duygularını tanıması ve beynini doğru yönlendirmesi oldukça önemlidir.  Meslek seçimlerinde bile baskın beyin bölümünün etkileri büyüktür. Birçok insanda sadece bir lob baskınken, bazı insanlarda ise iki lobu da dengeli kullanabilmektedirler. Peki bu beyin bölgelerinin farkları nelerdir?

Sol beyin analitiktir.

Sol beyin, kelime ve sayılarla ilgilenen, sağ beyne nazaran geçmişin üzerinde daha çok duran beyin alanıdır. Sol beyin ’eğer’ ve ’fakat’ sözlerini çok kullanır. Bu iki kelime hemen karar vermemeyi ifade eder. Beynin sol tarafı, bir şeyi anlamaya çalışırken aynı zamanda ertelemeye de yatkındır. Ayrıca benmerkezci olma eğilimindedir. Kendisini mutlu edecek şeyleri önemser.

Sağ beyin duygusaldır.

Sağ beyin farklılıklara açıktır. Deneme-yanılma yoluyla karar verir. Duygusal alanlarla ilgili olduğu için istekleri hemen olsun ister. Stratejik düşünmek yerine, taktik bulur. Hızlı karar verip harekete geçmek eğilimindedirler. Sağ beyni baskın çalışan kişiler iradelerine duygularını katarlar. Bir insanla iş yaparken ya da onun hakkında karar verirken kâr-zarar analizi yapmaktan çok, onu sevip sevmediklerini ölçü alırlar.

Sağ beyin, sol beyne göre daha empati kurmaya yatkındır.

Sol beynin önceliği kendisindeyken, sağ beynin önceliği başkalarındadır. Sağ beyin, başkalarıyla çok kolay empati kurabilir. Sol beyinde niyet önemli değildir. Sürece ve sonuca bakar. Sağ beyin ise niyete göre hareket eder. Sol beyin çok hayal kurmaz ama sağ beyin hayalcidir. Yine sağ beyin sezgilere çok değer verir. Beyin görüntüleme çalışmalarında sol beynin görsel unsurlara hızlı tepki verdiği ortaya çıkmıştır. Oysa sağ beyin duygusal sayılabilecek uyarılara daha çabuk cevap vermektedir.

Sol gerçekleri, sağ beyin duyguları analiz eder.

Sağ beyin pembe düşler görür. Gerçeklerden uzak hayaller kurmak onun işidir. Sol beyin ise, hayali ve sezgileri önemsemez, kullanmaz. Sağ beyin dişil özellikler barındırdığı için, sezgisel düşünmeye yatkındır ve sezgilerinde çoğunlukla haklı çıkar. Sağ beyin duygusal kararlar verdiği için, bu kararları inanarak vermek ister. Sol beyin, inanamasa da karar vermekten yanadır. Sol beyinde erkeksi özellikleri baskındır. Sağ beyin ise dişil özellikleri vardır. Sol beyin anlamaya çalışırken, sağ beyin hissetmek için uğraşır. Sol beyin karşılaştığı olaylarda çıkarı doğrultusunda tepkiler verirken, sağ beyin empatik bir bakışıyla yaklaşır.

Peki sizin hangi beyin bölgeniz baskın?

1- Parmakların iç içe geçecek şekilde avuçlarını birleştirdiğinde sağ başparmağın üstte mi kalıyor, altta mı? a) üstte b) altta

2- Yeni tanıştığın veya uzun süre görüşmediğin birinin yüzünü mü yoksa ismini mi daha kolay hatırlarsın? a) yüzünü b)ismini

3- Aşağıdaki okul derslerinden hangisi hep daha çok ilgini çekmiştir?

  1. a) Sosyal bilgiler-Türkçe b) Matematik- Fen

4- Aşağıdaki spor alanlarından hangisi sana hitap ediyor?

  1. tek basına yapılan spor b) takım sporları

5- Uyandığında rüyanı hatırlayabilir misin? a) evet b) hayır

6- Eline kalem gibi düz bir nesne al. Sağ veya sol gözünü kırpmadan nesneyi düz bir kenara doğru tut (hizala). Şimdi bir gözünü kırp ve nesnenin yer değiştirip değiştirmediğine dikkat et. Sonra tam tersini yaparak diğer gözünü kırp ve nesnenin yer değiştirip değiştirmediğine dikkat et. Hangi gözünde hiza değişti? a) sol b)sağ

7- Şuan saate bakmadan saatin kaç olduğunu tahmin et.

  1. a) 10 dakikadan fazla tahmin ettin. b) 10 dakikadan az tahmin ettin.

8- Yüz yüze iletişim halindeyken jest (hareket) ve mimiklerini nasıl kullanıyorsun?

  1. fazla kullanırım b)çok az kullanırım

 

Şimdi tüm cevaplarınızı sayın. A’lar çoğunluktaysa ‘SAĞ’ beyin bölgenizi; B’ler çoğunluktaysa ‘SOL’ beyin bölgenizi baskın kullanıyorsunuz. Eğer cevaplarınız eşit ise, her iki beyin bölgenizi de orantılı kullanıyorsunuz demektir.

 

Psikolog Hazal Sansür

 

Aralık 13, 2022

Merhabalar!  Duygusal manipüslasyon, bir ilişkide kadın ya da erkeğin diğerini duygusal baskı altına alıp, hareket alanını kısıtlamasına, emin olunan konularda bile sürekli bir tarafın kendinden şüphe etmesine ve kendisini sinmiş hissetmesidir. Herkesi memnun etme çabası, olumsuz duygulardan kaçınma isteği, hayır diyememek, sınırlarınızın olmaması, öz güven eksikliği, kontrol edilme isteği duygusal manipülasyona uğramanızı daha hassas hale getirir. Manipülatif bir karakterin temel özelliği aslında yaptığı bütün eylemleri partneri için yapıyor ve fedakarlıkta bulunuyormuş izlenimi yaratmasıdır.

Her şeyin kusursuz bir yansımasının yaşandığı ilişkide; mutsuz olan tarafın mutsuzluğu basit yargılamalarla küçümsenmeye başlanır. ”Gerçekten buna mı kırıldın?”, ”Bunu düşündüğüne inanamıyorum.” Kırgınlıkları bile küçümsenen kişi, kendisine duyduğu saygıyı ve güveni tümden yitirmeye çok yaklaşır. Manipülatif karakter küçük oyunlarla partnerini zamanla pasifleştirir. Partnerini sürekli eleştirerek kişiliğine yön verir, ona kendi isteklerini unutturur, özsaygısını tüketir. Bunun sonucunda depresyon, bağımlılık başlar ve mağdur kaçıp kurtulma yetisini de yitirir. Kişinin manipülatif biri olup olmadığını aslında davranışın kendisinden ziyade o davranışın arkasındaki niyet, davranışı gerçekleştirme sıklığı ve davranışın ortaya çıktığı bağlam belirler.

Peki romantik ilişkilerde partnerler birbirlerini sıklıkla nasıl manipüle eder?

-Suçluluk hissettirmek.

Önemsediğimiz insanların beklentilerini karşılayamadığımızda üzülür ve suçluluk hissederiz. Eğer partnerinizi kendisi hakkında neyin kötü hissettireceğini biliyorsanız ve bunu istediğinizi elde etmek için kullanıyorsanız ona duygusal şantaj uyguluyor olabilirsiniz.

Partneri kendi fikrine ikna etmek için başkalarını kullanmak.

Bu davranış, kişi partnerini ikna etmek için başkalarının fikirlerini öne sürdüğünde görülür. “Herkes böyle düşünüyor.”, “En yakın arkadaşlarımız yılda en az iki kez tatile çıkıyor.”, “Çok yeni bir araştırmaya göre”¦” gibi cümleler bu davranışa örnek oluşturabilir.

-Kendi hatalarını gizlemek.

Eğer partnerinizin eleştirilerini duymak istemiyor veya sizden hayal kırıklığı duymasından korkuyorsanız, yanlış yaptığınız şeyleri ondan gizleme eğilimi gösteriyor olabilirsiniz.

-Kişinin davranışlarına aşırı, süslenmiş ve yanlış nedenler sunarak gelecek kötü bir tepkiyi azaltmaya çalışması.

Eğer partnerinizin üzüleceği bir şey yaptıysanız onu kendi tarafınıza çekmek için hikayeyi biraz değiştiriyor olabilirsiniz. Çünkü o koşullar altında en makul olanının yaptığınız olduğuna onu ikna ederseniz gelmesi muhtemel olan negatif bir tepkiden kurtulacağınızı düşünebilirsiniz.

-Partnerin duygularıyla ilgili kötü hissetmesi için aşırı tepki vermek.

Eğer partnerinizin duygusal olarak karmaşık durumları ya da abartılı anları sevmediğini biliyorsanız drama yaratmak, başvurabileceğiniz bir yoldur.

-Daha sonra istediği şeyi elde etmek için şimdilik uyumlu davranmak.

Bu en sık görülen manipülatif davranışlardan biridir. İlişkideki yakınlık arttıkça partnerler birbirlerini neyin mutlu edeceğini daha iyi bilirler. Kişi, partneri kendisini daha sonra kolaylıkla reddedemesin diye öncesinde onu mutlu edecek şeyler yapmaya çalışır.

Psikolog Hazal Sansür

Aralık 13, 2022

Merhabalar! Anne ile bebek arasındaki bağ doğumdan önce, bebeğin ana rahmine düşmesiyle başlar. Dünyaya gözlerimizi açtığımız ilk andan itibaren ihtiyacımız olan en temel duygu, güven duygusudur. Yaşamın ilk iki yılında anne ile bebek arasında kurulan bağ, yaşam boyu kuracağımız bütün ilişkilerin temelini oluşturur. Yetişkinlik döneminde ilişkilere dair yüklediğimiz bütün anlamlar çocukluk dönemimizde şekillenir.

Çocuğun, annesini korunma ve destek ihtiyaçlarına yanıt verebilecek biri olarak algılayıp algılamaması önemli bir belirleyicidir. İhtiyaçlarına yanıt verilen çocuk olmak, kişinin ileride hem kendisiyle hem de çevresindeki kişilerle ilgili düşüncelerini belirler.

İhtiyaçlarına yanıt alamayan çocuk kendini değersiz ve sevilmez hissederken çevresindeki kişileri güvenilmez olarak algılar. Çocuklukta oluşan bu algı yetişkinlik hayatında kurulacak bütün ilişkiler üzerinde etkili olur.

Küçük yaşlardan itibaren kendimize ilişkin bir algımız oluşmaya başlar. Birçok kişisel özelliğimiz ve duygusal durumumuz ilişki geçmişimize bakarak anlaşılabilir.

Düşük özgüven ve düşük benlik saygısı, çocukluk dönemindeki ilişki bozukluklarından kaynaklanmaktadır. Kendine güven ve benlik saygısı düzeyimiz, çocukluk döneminde ne kadar sevildiğimiz ve değer verildiğimizle bağlantılıdır.

Ebeveynlerimiz tarafından dikkate alınmak, takdir edilmek ve şefkat görmek sağlam bir kişilik oluşumunda oldukça önemli kriterdir.

Kendimizi ne kadar yeterli ve güçlü hissettiğimiz, çocukluk yaşlarındaki desteklenme, önemsenme ve cesaretlendirilmemizle ilişkilidir.

Cesaretlendirilen çocuk keşfetmeye açıktır. Keşfettikçe yeni şeyler deneyimler ve öğrenir. Bütün bunlar özgüvenli bir bireyin oluşmasında atılan ilk ve sağlam adımdır.

Cesaretlendirilmeyen ve desteklenmeyen çocuklarda ise, ergenlik ve yetişkinlik döneminde kişilik bozuklukları ortaya çıkar.

Peki anne ile bebek arasındaki bağın sağlıklı kurulması için ne yapabiliriz?

📍Doğduğu andan itibaren bebek ile iletişim kurarken gözlerinin içine bakmak, bebek ile anne-baba arasındaki bağı kuvvetlendirir.

📍Özellikle hayatın ilk dönemlerinde, bebeklerin hayatında sabit bakım veren kişiler, sabit figürler olmalıdır.

📍Çocukların hayatlarındaki diğer bakım verenlerin sık sık değişmesi güvenli bağlanma ilişkisini kurulmasını olumsuz yönde etkiler.

📍Bebekleri, küçük çocukları ayrılıklara hazırlamak önemlidir. Örneğin; işe giderken bebekle konuşup onu ayrılığa hazırlamak için ”Ben şimdi işe gidiyorum sana anneanne ben yokken çok iyi bakacak. Akşam olunca eve geleceğim yine buluşacağız” diyebilirsiniz.

📍Evden çıkarken çocuğa görünmeden çıkmak, kaçmak, çocuğun size olan güvenini zedeler, güvensizlik duygularını pekiştirir ve ayrılığa tepkilerini artırabilir.

📍Bebekler ilk dönemlerden itibaren babalarına karşı da bağlanma geliştirirler. Babaların, bebeğin hayatındaki rolü çok değerlidir. Ne kadar zaman geçirdikleri, oyun oynamaları etkileşimde bulunmaları değerlidir.

📍Bebekle fiziksel temas kurmak, güvenli bağlanma için çok önemlidir.

📍Bebeğin duygularına uygun şekilde karşılık vermeli ve bebek için ulaşılabilir olunmalıdır.

 

Psikolog Hazal Sansür

 

Ağustos 20, 2022
Ağustos 20, 2022

Sosyal anksiyete ya da diğer adıyla sosyal kaygı bozukluğu eski adıyla sosyal fobi, sakar, salak veya rezil olma korkusudur. Sosyal kaygı bozukluğu yaşayanlar, yemek esnasında tıkanma, yazıları sırasında titreme, konuşmaları ve müzik aleti çalmaları durumunda becerememe gibi sosyal gaflardan endişelenirler. Sosyal açıdan anksiyöz bireyler belirgin şekilde kişilerarası durumlar konusunda endişelidir ve endişenin kaynağı başkaları tarafından incelenmektir. Sosyal anksiyetenin bedensel semptomları şunlardır:

Kıpkırmızı olma

Ses kısılması

Titreme

Terleme

Sosyal kaygı bozukluğuna klinik ortamda %4 ila %13 arasında rastlanmaktadır. Ortaya çıkması genellikle 15-16 yaşlarında olur. Kişi, kalabalıkların içinde herhangi bir aktivitede bulunmakta aşırı kaygı duyar. Sosyal anksiyete sahibi birey, sosyal gaf ve reddedilme korkusunu tetikleyen durumlardan kaçınmaktadır ya da aşırı kaygı yaşayarak buna katlanmaktadır. Nichols, bir araştırmasında aşağıdaki her maddenin vakaların en az yarısında gözlemlendiğini bildirmiştir.

  1. Başka insanların onayını alamama veya eleştirel tutuma maruz kalma algısı
  2. Başka insanların onayını alamama veya eleştirel tutuma maruz kalma tahmini
  3. Başka insanlardan yöneltilen, gerçekte var olmayan, eleştirel tutumu algılamaya ve tepki vermeye eğilim
  4. Başka insanlardan daha az güçlü ve daha az yetenekli olduğunu düşünme -özgüvensizlik-
  5. Uyumlu sosyal davranışlar konusunda esneklik gösterememe ve zorluklarla baş etmek için alternatif davranış sergileyememe
  6. Beklenen kaygıyı oluşturan olumsuz hayal gücü
  7. Başka insanlar tarafından yargılanma ve değerlendirilme endişesine yönelik duyarlılık
  8. Seyredilme düşüncesi
  9. Birden geri çekilmesinin dikkat çekici olacağı durumlara karşı korku
  10. Sosyal yönden kısıtlılık hissi
  11. Utançla ilgili duyusal dönütlerin abartılı yorumlanması
  12. Sosyal ortamlarda fiziksel duyumların fark edilmesi
  13. Kontrolünü kaybettiğinin görülmesi korkusu
  14. Gittikçe artan tedirginliğin deneyimlenmesi
  15. Kaygı tepkisinin ön görülmemesi

SOSYAL AÇIDAN ANKSİYÖZ KİŞİLER İÇİN BİRKAÇ ÖNERİ:

  1. OLUMLUYA YÖNELİN

Aklınızdan geçen negatif düşünceleri fark etmeye çalışıp bunları alternatifleriyle değiştirin. Sosyal yönden anksiyöz kişinin kendiyle alakalı birçok negatif düşüncesi bulanabiliyor. Kişi kişilerarası etkileşime girmezden önce “Ellerim terleyecek, titreyeceğim”, “Salak gibi görüneceğim, konuşamayacağım, kekelemeye başlayacağım, kıpkırmızı olacağım” vb. düşüncelere kapılıyorsa, stresi de artış gösteriyor ve bunu kendi kendine tetiklemiş oluyor. Bu sefer gerçekten bedeni olacağını düşündüğü tepkileri veriyor, her yeri titriyor, kalp ritmi hızlanıyor ve korktuğu başına geliyor. Paradokstan çıkmak ve bu olumsuz düşünceleri değiştirmek için iki yöntem öneriliyor. İlki, endişe edilen durumun tam zıddını yaşamayı hedeflemek. Anksiyöz kişi bu endişenin ağırlığını düşürüp kendiyle dalga geçmeyi, olaya mizahi açıdan bakabilmeyi öğrendiğinde bu durumun üstesinden gelebiliyor. İkinci tavsiye ise “heyecan hissi” ile barışmak, onu kabullenmekten geçiyor.

  1. GEVŞEYİN

Sosyal anksiyetede kaygı semptomları aşırı yüksek yaşandığından vücudun terlemesi veya titremesi, suratın kızarması vb. bedensel belirtiler çok sık görülür. Bu semptomların etkisini hafifletmek için rahatlatıcı egzersizler tavsiye edilir. Nefes ve kas gevşetme egzersizleri, sportif aktiviteler, meditasyon veya yoga gibi uygulamalar büyük yarar sağlar. Bu tarz uygulamalar bireyin kaygı düzeyini ve stres seviyesini azaltır.

Sosyal açıdan anksiyöz kişilerin birçoğu sosyal ortamlara girmekten kaçınır. Davetlere, partilere, doğum günlerine gitmez ya da sevdikleri kişiden gelecek daveti istemelerine rağmen kabul etmezler. Böyle durumlarda, kişiden en hafifinden en ağırına dek kendinde kaygı yaratan ortamların listesini çıkarması istenir. Listedeki basamaklardan adımlayarak yükselen sosyal anksiyöz kişi ufak şeyleri başarınca sonraki adımı atma konusunda cesur davranır.

  1. DİKKATİNİZİ DAĞITIN

Kendi üzerinizde yoğunlaştırdığınız dikkati farklı şeylere yönlendirin. Sosyal bakımdan anksiyöz kişiler, kendine yönelik abartılı bir dikkat geliştirir. Bu dikkatin içeriye değil dışarıya çevrildiğinde bireyin kendi hakkındaki negatif düşüncelerinin de paralel olarak azaldığını görürüz. Bu taktiği uygulamak için kişinin çevresindeki insanların nasıl davrandığı ve ne yaptığına (giysileri, ayakkabıları, aksesuarları nasıl vb.) dikkat etmesi tavsiye edilir. Birey dikkatini farklı tarafa yönelttiğinde kendindeki bedensel semptomlara da daha az dikkat edeceğinden istemediği bedensel belirtileri azalarak rahatlamış bir hale gelir. Bu yöntemin minimum olarak üç dakika süresince sürdürülmesi önerilir.

  1. HERKESİN KUSURU VAR

Mükemmeliyetçi kişilik örüntüsü ve gerçek üstü beklentiler de sosyal anksiyeteyi artıran etkenlerden. “Daima muhteşem görünmeliyim, hiçbir ortamda heyecanlanmamalıyım, başkalarının önünde hata yapmamalıyım” vb. gerçek üstü beklentiler, genellikle bireyi baskılayıp kaygı seviyesini artırır. Bu durumdan kurtulmak için daima mükemmel olmaya çaba göstermekten ve aşırı yüksek beklentilerden vazgeçmek gerekir. Sosyal anksiyete ile baş edebilmek için bir ruh sağlığı uzmanından (psikiyatr, psikolog, psikolojik danışman) psikoterapi alabilirsiniz.

 

Kaynaklar:

Beck, A ve Emery, G. (2006). Anksiyete Bozuklukları ve Fobiler. (6. Basım).  İstanbul: Litera.

Morrison, J. (2019). DSM-5’i Kolaylaştıran “Klinisyenler İçin Tanı Rehberi”. (2. Basım). Ankara: Nobel.

 

 

https://www.demo.beyondpsikoloji.com.tr/psikolog/ni%cc%87lgun-kurtgun/

Haziran 19, 2022
Haziran 19, 2022

Depresyon Ve Yas Süreci

Yaşamımız boyunca deneyimlediğimiz bazen anlık bazen de uzun süreli üzücü olaylar depresyona neden olabilir. İnsanlar depresif hastalıklar geliştirdikleri zaman, kendilerine yönelik suçlamalar yapabilirler. Aynı zamanda, fiziksel belirtiler göstermeleri de oldukça yaygındır. Örneğin, hiçbir nedeni olmasa da herhangi bir fiziksel ağrı hissedilebilir. Semptomlar kişiden kişiye farklılık gösterebilir. Araştırmalara göre insanların %16’sı hayatlarında bir kez depresyon dönemi geçirmiştir. Kadınlarda erkeklere oranla iki kat daha fazla görülmektedir. Bunun nedeninin kadınların psikolojik rahatsızlıklarını daha kolay dile getirebiliyor olmaktan kaynaklandığı düşünülmektedir.

Depresyonun ayırt edici belirtileri; yoğun üzüntü ve umutsuzluk, düşük pozitif duygu durum, psikomotor yavaşlama, zevk alamama, ilgi ve istek kaybı, intihar düşünce ve girişimleri düşük merkezi sinir sistemi uyarımı, iştah kaybı ve cinsel istekte azalma, umutsuzluk ve kayıp algısı gibi belirtiler görülmektedir.

Yas Süreci ve Depresyon

Yası, bir yeğin depresyon döneminden (YDD) ayırt ederken, yasta baskın duygulanımın boşluk duyguları ve yitim olduğunu, ancak YDD’nde süregiden çökkün duygudurumun olduğunu ve mutluluk ya da zevk alma beklentisi içinde olunamadığını düşünmek yararlı olur. Yasta yaşanan disforinin yoğunluğu günler ve haftalar içinde azalma eğilimi gösterir ve bu belirti dalgalar biçiminde ortaya çıkar (ölüm acısı çekme olarak da adlandırılabilir).

Bu dalgalara, ölen kişiyle ilgili düşüncelerin ya da anımsatıcılann eşlik etmesi eğilimi görülür. YDD’nin çökkün duygudurumu daha süreklidir ve özgül birtakım düşüncelere ya da takılan düşüncelere bağlı değildir. Yasta yaşanan acıya, olumlu duygular ve kimi zaman gülünçlük eşlik edebilir, ancak bu durum YDD’e özgü yaşanan genel mutsuzluk ve acı çekmeye özgü durumdan değişiktir. Yasa eşlik eden düşünce içeriği,

YDD’nde görülen kendini eleştirici ya da kötümser düşüncelerle uğraşıp durmaktan çok ölen kişiyle ilgili düşünceleri ve anılan düşünüp durma özelliği taşır. Yasta benlik saygısı genellikle korunmuştur, oysa YDD’nde değersizlik duygulan ve kendine karşı olumsuz duygular besleme gibi duygularla sık karşılaşılır. Yasta kendini aşağılayan düşünceler olursa, bunlar daha çok ölen kişiyle ilintili, yapılmayan eylemlerle ilgili algılardan oluşur (örn. yeterince sık görmeye gitmediği, ölen kişinin nedenli sevildiğini söylemediği).

Yastaki kişi ölümü ya da ölmeyi düşünüyorsa, bunlar genellikle ölen kişi odaklıdır ve olasılıkla ölen kişinin “yanına gitme”, “ona kavuşma” ile ilgilidir. Oysa YDD’nde bu düşünceler, değersizlik duygularından ötürü ya da yaşamayı hak etmediği ya da depresyonun acısıyla başa çıkamadığı için kişinin yaşamını sonlandırması üzerine odaklıdır.

TEDAVİ  PLANI

Bilişsel Davranışçı Terapi

  • Depresyon tedavisinde BDT’nin amacı, bireydeki yapıcı olmayan düşünce kalıplarını değiştirmektedir. Bireyin çocukluk çağında olumsuz deneyime sahip olması belirli şemaların oluşmasına neden olmaktadır. Erken yaşta oluşan şemalar yetişkinlik çağında tetikleyen herhangi bir olayda depresyonu beraberinde getirebilir. Örneğin, “ben değersizim”, “kimse beni sevmiyor”, “başarısızım” gibi olumsuz düşünceleri daha gerçekçi düşüncelerle değiştirmektir. Tedavi sürecinde bireye, otomatik düşüncelerini tespit edebilmesi, bunların doğruluğunu değerlendirebilmesi ve alternatif düşünce üretebilmesi öğretilir.

EMDR

  • Bu terapi de amaç, depresif kişinin göz hareketleriyle beraber travmatik olaylarıyla ilgili duygu ve düşüncelerini ortaya çıkarmaktır.

Aile Terapisine Yönlendirmek

  • Bu terapi türünde depresif kişiyle beraber ailesinin yaklaşımı da değerlendirilir. Baş etme, değersizlik, suçluluk, özgüven eksikliği, kriz yönetimi gibi etkenlerin düzelmesi için aile desteğinin olması gerektiğine inanır.

 

 

 

PELİN ÇEÇEN

   Psikolog