Hi, How Can We Help You?

Author Archives: Caner Tanrıverdi

Şubat 7, 2022

Dünya üzerinde yaklaşık olarak 50 milyonun üzerinde uyarıcı-uyuşturucu psiko-aktif madde kullanım bozukluğuna sahip bireyler bulunmaktadır. Bu kullanım bozukluğuna sahip 25 yaş üzeri bireylerin %12 ila %15’inin şahsına, eşyalara ve çevresindeki bireylere zarar verebilecek derecede alkol veya madde kullandığı belirlenmiştir. Alkol ve uyuşturucu madde kullanımı genellikle her alanda etkisini göstermektedir. Tüm ülkelerde madde ve alkol kullanım bozukluğu görülmekte ve hiçbir ülke bu halk sağlığı sorununun dışında kalamamaktadır (ILO, 2018).

  1. yüzyılın son zamanları olan 1997 yılında, Birleşmiş Milletler Uyusturucu Denetimi Programı”nın oluşturduğu “Dünya Uyuşturucu Raporu”ndan (The World Drug Report) ulaşılan bulgulara göre, sadece bir yıl içerisindeki madde kullanım bozukluğuna sahip kişiler ya da bir kez olsun madde kullananların sayıları şöyledir; eroin 8 milyon, kokain 13 milyon, esrar 141 milyon, amfetaminler 30 milyondur. Dünya Uyuşturucu Raporuna göre, özellikle son zamanlarda dünya üzerinde kaçak yollarla yapılan uyuşturucu madde miktarında yükselme meydana gelmiş, piyasadaki hareketlilikten ve madde miktarının artmasından dolayı arz talep dengesi değişmiştir. Dolayısıyla madde fiyatlarının da düştüğü gözlenmiştir. Son 10 yılda dünyada yapılan toplam ticaretin %10′ unu yasa dışı satılan maddeler oluşturmuş, bu tip uyarıcı maddelerin ticareti otomotiv ve demir-çelik ticaretinin hemen arkasında yer almıştır(Köknel, 1983, s. 43).

Özgürlükler ülkesi olarak bilinen Avrupa ülkesi Hollanda’da esrar ticareti serbestleştirilmiştir. Hollanda bu yasallaşma akımının başını çekerek esrarı yasal olmayan madde kapsamından çıkarmış ancak kullanıcının yalnızca kendi kullanabileceği miktarlarda üzerinde esrar taşımasına izin vermiştir. Böyle yaparak esrarın yasal bir madde kapsamına girmesini önlemiştir. Böylece yan yasallaştırma yolu ile bir tür deneme-yanılma sürecine girmiş bulunmaktadır. Bu uygulamadan sonra yapılan bir araştırmada esrar kullanımının serbest bırakılmasının kullanım oranlarında herhangi bir değişikliğe sebep olmadığı gözlenmiştir (Sayım, 2000). Fransa’da son yıllarda alkol tüketiminin hızla artması sonucunda halkı bilinçlendirmeye ve farkındalık oluşturmaya yönelik bir çalışma neticesinde, alkol tüketimi ve sorunları geçmişteki yıllara göre azalmıştır (Kasatura, 1998).

Türkiye ise jeopolitik konumu nedeniyle uyuşturucu ticaretinin ortasında bulunmaktadır. Bilhassa 1980’lerden sonra gittikçe artış gösteren silah-eroin değişimi ile birlikte psiko-aktif maddelerin Türkiye’de de kullanılmaya başlandığı gözlemlenmiştir. Bugüne kadar yapılmış herhangi bir çalışma bulunmamasına rağmen, ülkemizde 100 bin civarında madde bağımlısı birey olduğu tahmin edilmektedir (Kalyoncu, 1996, s. 26). Ülkemizde farklı zamanlarda farklı yerlerde araştırmalar yapılmıştır. Bu araştırmalar sonucunda uyuşturucu kullanım bozukluğuna dair ortalama bir sayı elde edilmektedir. 1991 yılında İstanbul’da sadece dört okulla ve 1500 lise öğrencisi ile gerçekleştirilen anket çalışmasında yaşam süresince en az bir kez kullanım yüzdesi sigara ve alkol dışında herhangi bir madde için %2.6, sigara için %15.7, alkol için %27.6, esrar için ise %7 olarak bulunmuştur (Sabuncuoğlu, 1995).

Antalya kent merkezinde lise son sınıf öğrencilerini kapsayan bir anket çalışmasında son bir yıl içindeki kullanım oranlarına bakıldığında diğer çalışmalardan farklı bir sonuca ulaşılmamaktadır.

Yapılan başka bir araştırma ise 2001 yılında Türkiye’de farklı coğrafi bölgelerden seçilen 9 ilde ilköğretim ve ortaöğretim gençleri arasında yapılmış bir anket araştırmasıdır. Toplam 24,000 kişiye anket uygulanmıştır. Anket araştırmasında sigara bağımlısı öğrencilerin yaygınlığı oldukça yüksektir. Özellikle 6, 7 ve 8. sınıf öğrencileri arasında sigara kullanım yaygınlığı %50’den fazladır. Gençler arasında alkol (%45) kullanımı da sigara kullanımı gibi benzer değerleri oluşturmaktadır (Gökler & Koçak, 2008, s. 96). Alkol kullanımı ile birlikte diğer maddelerin kullanımının en yaygın görüldüğü illerin, ortaöğretimde İzmir (%64,7), ilköğretimde Eskişehir (%14.6) olması dikkat çekicidir. Bir bütün olarak değerlendirdiğimizde sigara ve alkolden sonra en sık kullanılan maddeler uçucu maddelerdir. Bu, ortaöğretim öğrencilerinde %5.1, ilköğretim öğrencilerinde %3.2 olarak bulunmuştur. Kullanım sıklığı en düşük olan maddelerin ise eroin (%2.5), ecstasy (%2.5) ve kokain (%2.4) olduğu saptanmıştır. Diğer yandan gençler arasında uyuşturucu hapların (%2.8) kullanımı düşük oranda bulunmuştur fakat doktorun reçete etmesinin dışında sakinleştirici hapların (%5.2) kullanımı ise uçucu maddeler kadar yaygındır (Ögel & Liman, 2003) .

Uyarıcı madde bağımlılığında en riskli yaş aralığı 12-17’dir. 17-25 yaş aralığında ise bağımlı kişi sayısı artmaktadır. Madde bağımlısı olan gençlerin % 68’i ise 18 yaşın, % 32’si 20 yaşın altındadır (Gökler & Koçak, 2008). Bütün  bu verilerin dışında dünya ve Türkiye özeli incelendiğinde her geçen yıl alkol ve madde kullanımının artığı görülüyor. Bunun en büyük nedeni olarak ise alkol ve maddeye ulaşılabilirliğin daha da kolay hale gelmesi gösterilebilir. Ayriyeten sosyal medya kullanımının yaygınlaşması ile özendirici faaliyetlerin artması bir risk unsuru olarak önümüze çıkmaktadır. Özellikle 12-21 yaş arası grup bu tehlikeye karşı büyük önem arz etmektedir.

 

Kaynakça

Gökler, R., & Koçak, R. (2008). Uyuşturucu ve Madde Bağımlılığı. Sosyal Bilimler Araştırmaları Dergisi, 89-104.

ILO. (2018, Mart 19). İnternational Labour Organization: https://www.ilo.org/global/lang–en/index.htm adresinden alınmıştır

Kalyoncu, A. (1996). Uyuşturucu Kullanımı ve Tedavi Sorunları. Bilim Teknik Dergisi, 13-32.

Kasatura, İ. (1998). Gençlik ve Bağımlılık. İstanbul: Evrim Yayınları.

Köknel, Ö. (1983). Alkolden Eroine Kişilikten Kaçış. İstanbul: Altın Kitapları.

Ögel, K., & Liman, A. (2003). Gençlerde Madde Kullanım Yaygınlığı ve Özelliklerinin Değerlendirilmesi 2001 Araştırma Sonuçları. Yeniden Sağlık ve Eğitim Derneği Yayınları, İstanbul.

Sabuncuoğlu, B. (1995). Uyuşturucu Bağımlılığı. Ankara: Milli Eğitim Yayınları.

Sayım, A. (2000). Lise Öğrencilerini Bilgilendirmenin Madde Konusundaki Görüşlerine Etkisinin İncelenmesi. İ. Ü. Adli Tıp Enstitüsü Yayınlamamış Yüksek Lisans Tezi. İstanbul.

 

 

Fatmanur Liva ÇETİN

Psikolog

Şubat 7, 2022

 

Dayanıklılık ; olumsuz durumlara karşı hazır olma ,stres ve travmayla başa çıkabilme, zor ve yıpratıcı durumlara uyum sağlama ,yıkıcı tecrübelerden bir şeyler öğrenerek başa çıkma becerisidir. Psikolojik dayanıklılık kırılmadan bükülebilme ve durum geçtikten sonra eski haline dönebilme yani zor durumlardan sonra tekrar ayağa kalkabilme becerisidir. Bir başka deyişler ruhun bağışıklık sistemi ya da  koruyucu kalkanıdır.

Kişilik özelliklerinin yanı sıra psikolojik sağlamlık sonradan öğrenilebilir bir beceridir. Bu noktada en çok çevresel etkenlerin etkili olduğu görülmektedir. Duygusal olarak pozitif ,güvenilir , dengeli ve devamlı  ilişki kurabilen kişilerin (anne, baba ,aile üyeleri , öğretmen vs ) çocuğun hayatında olması psikolojik dayanıklılığını arttırmaktadır.

Tabi ki ebeveynler , çocuklarının hep mutlu olmasını isterler. Üzülmemelerini , hayal kırıklığı yaşamamalarını  arzu ederler  fakat  hayatta zorluklar ve hayal kırıklığı da vardır. Eğer çocuklarımızı büyütürken  hayal kırıklığı ve stresle  karşılaşmayacak şekilde korumacı tavır sergilersek gerçekçi bir dünyaya hazırlamamış oluruz. Zorlukların üstesinden gelebilme becerisi ileride ayakları üzerinde durabilme ve başarılı olabilmeleri açısından önemlidir. Çocuğun ihtiyaçlarını anlayan, etrafında olup biteni algılamasına ve içsel dengeyi bulmasına yardımcı olan ebeveynler uzun vade de çocuğun psikolojik olarak dayanıklı olmasına katkı sağlamış olurlar.

Çocuklarda psikolojik dayanıklılığın oluşması için ;

  • Güvende olduğunu hissetmesi
  • Başaracağına dair inanca sahip olması
  • Kendi sınırlarını ve yapabileceklerini bilerek doğru yönlendirmesi

Ebeveynlerin psikolojik olarak dayanıklı çocuklar yetiştirebilmesi için ;

  • Fiziksel ihtiyaçları kadar duygusal ihtiyaçlarını da karşılamak.
  • Aşırı korumacı olmamak ,üzülmesine ve ya başarısız olmasına da izin vermek. Bir şeyi ne kadar harika yaptığına değil, çabasına ve pes etmeden devam edebilmesine vurgu yapmak.
  • “Bu durumun senin için zor olduğunu biliyorum, yanındayım , bunun üstesinden gelebilirsin “

diyebilmek.

  • Çocuğun yaşadıklarını, anlattıklarını merakla dinlemek , nasıl hissettiğini anlamak, zor bir durum karşısında nasıl baş edeceği konusunda fikir vermek yerine onun çözüm yolları bulabilmesi için teşvik edebilmek.
  • En önemlisi şefkatli, sevgi dolu, çocuğun ihtiyaçlarını anlayan ve bunları karşılayan, tutarlı ve sınırları belirgin olan ebeveyne sahip çocuklar kendini gerçekleştiren,  mutlu bir çocuk ve ileride de yetişkin olurlar.

Böylelikle hayatta karşılaştığı problemlerle mücadele edebilmek, olumsuzluklar karışında iyimser bir tutum sergilemek ,kendine güvenerek başa çıkabilmek bireylerin çocukluktan ergenliğe, ergenlikten yetişkinliğe yaşam başarısı olan kişilere dönüşmesini sağlar . Ebeveynler olarak hayatın inişli çıkışlı olduğunu, stresli durumların var olduğunu kabul ederek, çocuklarında bu zorluklarla yüzleşmesi  ve baş ettiğinde güçlenerek büyümesine destek olabilmek çocuklarınıza  verebileceğiniz en büyük hediyedir…

 

Ayşenur TURANLI

Psikolog

Aralık 20, 2021
Aralık 20, 2021

Tarihte birçok toplumun belirli aralıklarla küresel salgınlardan etkilendiği bilinmektedir. Çiçek hastalığı, kızamık, vebalar, SARS virüsü farklı zamanlarda ortaya çıkan bulaşıcı salgın hastalıklardan bazılarıdır. Bunların en sonuncusu olarak 2020 yılında ortaya çıkan Covid-19 salgını, Çin’de başlayıp tüm dünyaya yayılarak eğitim, sağlık, sanayi, turizm gibi çok sayıda iş ve hizmet alanının faaliyetlerini sekteye uğrattı. Bu dönemde evlerimize kapandık; iş yerlerinden, okullardan, sosyal yaşamdan, sevdiklerimizden uzak kaldık.

Uzaktan eğitim ve evden çalışmalar daha fazla hayatımıza girdi. Hijyene verdiğimiz ehemmiyet arttı; dokunduğumuz, kullandığımız her şeyi, hatta yiyeceklerimizi bile dezenfekte etme gereksinimi duymaya başladık. Sosyal medyada, televizyonlarda paylaşılan vaka haberleri, görüntüler, art arda gelen kısıtlamalar ve bu sıkıntılı sürecin sonunu görememek, hepimizin kaygı düzeyini farklı oranlarda artırdı. Yaşadığımız en ufak bir sağlık problemi, kendimiz ve yakınlarımız için endişeye kapılmamıza sebep oldu.

Yüz yüze iletişime ara vermemizle birlikte zaman zaman yalnızlık, suçluluk, mutsuzluk, umutsuzluk, çaresizlik gibi duygular yaşadık. Bazen yakın çevremizdeki insanların bu hastalığa yakalandığını öğrendik, kimilerimiz de hastalığı bizzat deneyimledi. Hafif ya da ağır geçirenlerin yanı sıra ne yazık ki hastalığı atlatamayanların haberlerini de üzüntü ile aldık. Bu can sıkıcı durumlara en yakından tanık olan ve önemli kayıplar veren sağlık çalışanları için bu dönem, hem bedenen hem ruhen daha yıpratıcı idi.


Yaklaşık iki yıldır devam eden ve birtakım yasaklara uymak zorunda olduğumuz bu inişli-çıkışlı sürecin, aşının bulunması ve uygulanmaya başlanması ile şu an ilk dönemlere göre bir nebze kontrol altına alındığı söylenebilir. En başta ne kadar korkmuş olsak da zaman içerisinde hastalığı ve korunma yollarını benimsedik, salgınla yaşamaya alışarak pandemi öncesindeki yaşamlarımıza yeni kurallarla da olsa adım adım döndük ve bu da bize rahatlama getirdi. Ancak özellikle yaşadığı stresi kendi içinde yönetmekte zorlananlar için salgının başlangıcından günümüze kadar geçen süre, duygusal ve psikolojik açıdan biraz daha ağır geçti.

Yapılan araştırmalar; öğrencilerde ekran bağımlılığı ve derslere odaklanma sorunlarında, yetişkinlerde temizlik obsesyonlarında ve yaygın anksiyete bozukluğu, major depresyon, panik bozukluk vakalarında kayda değer bir artış yaşandığını gösteriyor. Kliniklere; yoğun kaygı, bunalım, yorgunluk, çökkünlük, sürekli kötü bir şey olacakmış hissi gibi psikolojik nedenler ve bunların getirdiği kalp çarpıntısı, nefes alamama, titreme vb. günlük hayatı büyük ölçüde etkileyen fizyolojik şikayetlerle başvurma oranlarında da belirgin bir yükselme olduğu görülüyor.
Peki dalgalı seyirde de olsa hala varlığını sürdüren, çeşitli varyantları olan bu salgının psikolojik yansımaları ile baş edebilmek adına neler yapabiliriz?


Öncelikle bilinmelidir ki, insanın iyi oluşuna ve vücut bütünlüğüne tehlike olarak yorumlanan her türlü unsura karşı organizmanın korku, kaygı, heyecan gibi tepkiler vermesi son derece olağandır. Amerikan Psikologlar Derneği tarafından “gerginlik duyguları, endişeli düşünceler ve artan kan basıncı gibi fiziksel değişikliklerle karakterize edilen bir duygu” olarak açıklanan kaygı, sınava girmek üzere olan bir öğrencide gözlenebileceği gibi yamaç paraşütü yapacak bir kişi ya da çocuğuna ulaşamayan anne için de söz konusu olabilir. Dolayısıyla hayati tehdit oluşturabilecek, herkesi bir şekilde etkileyen virüs karşısında da stres altına girmek kaçınılmazdır. Buna bağlı olarak ortaya çıkan negatif düşünceleri ve duyguları baskılamaya çalışmak da uzun vadeli bir çözüm olmayacaktır. Onları yok saymak için kendimizi zorlamak yerine bir hobi edinerek onunla vakit geçirmek, kitap okumak, yakınlarımızla sohbet etmek, dizi/film seyretmek, spor yapmak ya da uğraşmaktan keyif aldığımız ama okul/iş yoğunluğundan fırsat bulamadığımız diğer aktivitelerle dikkatimizi olumlu yönde dağıtmak, rahatsızlık veren duygu ve düşüncelerden uzaklaşmanın iyi bir yolu olabilir.


Yine de içinde bulunulan anların algılama ve yorumlama biçiminin kişiden kişiye değişiklik gösterebileceği ve her insanın bu anlara farklı anlamlar yükleyebileceği, aynı olgunun herkeste benzer hisler uyandırmayacağı unutulmamalıdır. Bir kişinin fazla etkilenmediği bir durum, başkası için travmatik değer bile taşıyabilir ve bunun çeşitli sebepleri olabilir. Bu nedenle gittikçe şiddetlenen ve kronikleşen, günlük yaşamı veya eğitim/iş/aile hayatını zorlaştıran, temel ihtiyaçları karşılamayı engelleyen belirtiler varsa, tehdit algısı ortadan kalktıktan sonra da bu belirtiler devam ediyorsa ihmal edilmeden bir uzmandan yardım alınması oldukça yararlı olacaktır.

Yazar

Beyza Nur YÖNDEM

Psikolog

Aralık 20, 2021
Aralık 20, 2021

Kaygı duymak, psikoloji alanyazınına göre, yaşadığımız ruhsal durumlarımızı ifade eden bir kavramdır. Kaygıyı hem pozitif hem negatif duygu çeşidi olarak görebilmemiz doğru olacaktır. Manav’ın (2011) “İnsana farkındalık veren kaygı, uyarıcı görevi ile insanı hayata anlam vermeye yönlendirir.” cümlesinde bu duygumuzun olumlu işlevine gönderme yapılmaktadır. Dozunda kaygı hissetmemiz, yaşamımız için daha iyi olana ulaşmakta bize yol gösterici olmaktadır. Olumsuz tarafı ise düşünsel süreçlerimizde rahatsızlık yaşayabilmemizdir. Yoğun kaygı halindeyken işlevselliğimizi sekteye uğratmamız muhtemeldir.

Kaygılarımızın yoğunlaştığı vakit, bu rahatsız edici durumu bastırmak ya da sıkıntı veren hissimizden kaçınmaya çalışmak yerine bu kaygı duygumuzun farkına varalım. Kaygıyı vücudumuzun neresinde daha ağırlıklı olarak hissediyoruz? Midemizde mi, başımızda mı? Bu hissimizin bedenimizdeki yansımalarına odaklanalım. Belki de bir sanat terapi tekniği kullanarak bu duygumuzu dışsallaştırmamız bize iyi gelecektir: bir kağıda bu kaygımızın resmini iki boyutlu ya da üç boyutlu olarak çizelim. Kuru boya kalemlerinden bir renk seçip çizebilir veya evdeki malzemeleri kullanıp kes-yapıştır yaparak boyut katabiliriz. Kaygımızı ifade edebilmemizle birlikte bir nebze olsun üzerimizde bir rahatlama hissedeceğiz.

Belirsizlikler kaygımızı tetikleyen ana faktörlerdir diyebiliriz. Bu aşamada kontrolümüz dışındaki durumları kabullenerek değiştirebileceğimiz farklı olumlu işlerimize odaklanmamız yararlı olacaktır. Kaygı bütün görüş alanımızı kaplamışken başka yapacaklarımıza kendimizi verebilmemiz oldukça güçtür. Bu yüzden kaygılarımızı kabul edip “gözümüzün dibinden indirip kucağımıza koyarak” gündelik aktivitelerimize daha kolay adapte olabiliriz. Kaygımız orada evet, kaygımız var hâlâ, ondan kaçmak yerine onu tamamıyla kabul edebilmek ve onunla birlikte yaşama devam edebilmek meselesini çözümleyebilmemiz bize yardım edecektir.

Kaygılarımızı psikoterapi tekniklerini kullanarak somutlaştırmak ve bu duygularımızla yüzleşebilmek; kendimiz için çok kıymetli olacaktır, güzel bir adım atmamızı sağlayacaktır. Kaygılı ruh halimizden kaynaklanan -önceden her gün yapabildiğimiz- rutin işlerimizde bile zorluklar gözlemlediysek lütfen bir ruh sağlığı uzmanından durumumuzla ilgili destek talep edelim ve kendimize iyi davranalım. Esenlikler diliyorum.

Yazar

NİLGÜN KURTGÜN

Psikolojik Danışman

Aralık 20, 2021
Aralık 20, 2021

Travma sadece zihinsel olarak deneyimlediğimiz bir şey değildir. Travma, bedenimizde de deneyimlediğimiz bir şeydir. Hepimiz için travma kendisini bedensel olarak farklı şekillerde gösterir. Bu bazen sindirim sistemi problemleri olarak, bazen baş ağrısı, migren olarak bazen de bedenin farklı bölümlerinde ağrı olarak kendisini gösterebilir.

Bedenlerimiz gün içinde bizimle iletişim halinde fakat çoğumuz gündelik hayatta bir bedenin içinde olduğumuzun farkında değiliz, onun bize gönderdiği duyumsamalardan, sinyallerden kopuk durumda yaşıyoruz. Gün içerisinde sürekli kendimizi meşgul tutarak örneğin sosyal medyada zaman geçirerek, televizyon izleyerek vb. kendimizi şimdi ve burada dan uzaklaştırıyoruz. İyileşme yolculuğumuzun bir kısmı bedenlerimize geri dönerek başlıyor. O anda mevcut olarak, kendimize hislerimizi, duyumsamalarımızı hissetmek için alan açarak.

Somatik Deneyimleme travma ve kronik stresin neden olduğu olumsuz etkileri iyileştirmeye yönelik beden ve sinir sistemi odaklı psiko-biyolojik bir yaklaşımdır. Peter Levine’ e göre “Travmanın kökeni travmatik olayın kendisinde değil sinir sisteminin bu olaya verdiği tepkide yatar.” Bedenimizde saklanan deneyimleri yine bedenimizin doğal iyileşme kapasitesinden yararlanarak ve kaynaklarımızı keşfetmeye odaklanarak sinir sisteminde biriken gerilimin sağlıklı bir şekilde boşaltılması amaçlanmaktadır. Beden duyumsamalarına odaklanarak sinir sisteminin ve fizyolojinin yeniden düzenlenmesine ve beden zihin arasında doğal bir akış oluşmasına yardımcı olur.Doğum travması başlangıçta annenin yaşadığı travma olarak algılanabilir.

Bebek için geçerlidir ve anne rahminde başlar. Bebek annenin hissettiği her şeyi hisseder. 0-2 yaştaki negatif kaygıların tüm hayatı etkilediğini düşünürsek anne rahminde bebeğin nasıl bir yetişkin olacağının tohumları atılır. Doğumun zorluğu doğum anındaki travmalar çocuğun problemlerinin temeli olabilir. Oyun terapisinde çocuğun böyle bir travması varsa ortaya çıkar.

Şimdiki anda yaşamak ve şimdiki anı fark etmek değildir ve anlaşılması gereken iki boyutu vardır. İlk boyut mevcut an içinde olanları fark etmek, ikinci boyut ise tüm bu fark ettiklerimizi karşılama biçimimiz. O yüzden bilinçli farkındalığa, algılama ve algılananı kabul etmenin karışımından oluşan bir yaklaşım diyebiliriz çünkü sadece algılamak, dikkatten ibarettir; bilinçli farkındalık ise mevcut anı bilinçli bir akıl açık, sevgi ve şefkat dolu bir kalple algılamaktır.

Süreçlerimize , travmalarımıza baktığımızda Mindfulness’ın kavramsal değil, deneyimsel olduğunu söylemek çok da yanlış olmayacaktır. Aşağı yukarı hepimiz yaşamda ne yapmamız gerektiğini biliyoruz fakat uygulamaya gelince sınıfta kaldığımızı söyleyebiliriz. Mindfulness bu anlamda bize kavramsal olarak ne yapmamız gerektiğini öğretmenin yanı sıra bunları hayata geçirmeyi sağlayacak bir dizi beceriyi kazandırır. Beden her zaman kayıt tutar. Psikoloji alanındaki birçok farklı çalışma; düzenli yapılan mindfulness meditasyonu ve mutluluk arasında anlamlı bir ilişki bulgulamıştır  Tüm bunların ışığında bilinen bir tablo var ki o da mindfulness’ın olumlu duygu durumunu koruduğu ve dolayısıyla da hem fizyolojik hem psikolojik rahatsızlıklardan arınmış bir esenlik halini desteklediğidir.

Düzenli mindfulness meditasyon uygulaması yapan bireylerin daha sağlıklı ilişkiler kurduğu görülmektedir.

Yazar

Gözde ACARAY

Uzman Psikolog

Aralık 20, 2021
Aralık 20, 2021

Şimdiki an içerisinde gerçekleşenlere dikkat etmeyi, bu dikkatin niteliğini fark etmeyi ve tüm bu fark edilenleri acele ile yargılamaksızın kabul etmeyi içerir. Bilinçli farkındalık sadece şimdiki anda yaşamak ve şimdiki anı fark etmek değildir ve anlaşılması gereken iki boyutu vardır. İlk boyut mevcut an içinde olanları fark etmek, ikinci boyut ise tüm bu fark ettiklerimizi karşılama biçimimiz. O yüzden bilinçli farkındalığa, algılama ve algılananı kabul etmenin karışımından oluşan bir yaklaşım diyebiliriz çünkü sadece algılamak, dikkatten ibarettir; bilinçli farkındalık ise mevcut anı bilinçli bir akıl açık, sevgi ve şefkat dolu bir kalple algılamaktır.

Mindfulness’ın kavramsal değil, deneyimsel olduğunu söylemek çok da yanlış olmayacaktır. Aşağı yukarı hepimiz yaşamda ne yapmamız gerektiğini biliyoruz fakat uygulamaya gelince sınıfta kaldığımızı söyleyebiliriz. Mindfulness bu anlamda bize kavramsal olarak ne yapmamız gerektiğini öğretmenin yanı sıra bunları hayata geçirmeyi sağlayacak bir dizi beceriyi kazandırır.
Peki ya son zamanlarda duyduğumuz aslında hep bizimle olan Öz-şefkat.


Nedir bu öz-şefkat?


Öz-şefkat temelde kişinin hatalar karşısında kendisine karşı anlayışlı ve destekleyici olmasıdır.Başkalarına karşı kibar, anlayışlı olmak, şefkat göstermek her zaman daha kolaydır.


• Peki bu anlayışı ve şefkati kendinize ne kadar gösteriyorsunuz?
• En son kendinize ne zaman teşekkür ettiniz veya ne zaman kendinizi sevdiğinizi dile getirdiniz?
• Bir hata yaptığınızda sende insansın hata yapabilirsiniz başkalarına söylediğiniz kadar kolay söylüyor musunuz yoksa uzun süre verdiğiniz kararla, söylediğiniz sözle ilgili pişmanlık mı duyuyorsunuz?
• İçinizdeki ses sürekli yine yapamadın, sen beceriksizsin, yeteneksizsin diyorsa o sesi nasıl karşılıyorsunuz?
• Bir arkadaşınız, tanıdığınız sizin hata olarak gördüğünüz bir şey yaptığında ona söylediğiniz ile sizin kendinize söylediğiniz cümleler farklı mı?
• Farklıysa neden bu kadar farklı?
• Kendiniz iyi şeyler yaptığınızda ödüllendiriyor ama en ufak bir hatada kendinizi yerden yere mi vuruyorsunuz?
Kendinize neden bu kadar acımasız olduğunuzu sormak yerine şu soruları sorabilirsiniz.
• Kendimi bu kadar acımasız eleştirdiğimde bedenimde neler oluyor?
• Hangi durumlarda kendimi eleştiriyorum?
• Kendimi eleştirdikten sonra ne oluyor?
• Kendime şefkat duyduğum zamanlar var mı, bunlar ne zaman?
• Zorlu duygularıma nasıl bakım veriyorum?
Kendimize şefkat gösterebilmemiz dileğiyle…

Yazar

Gözde ACARAY

Uzman Psikolog

Aralık 20, 2021
Aralık 20, 2021

Dr. Dick Read İngiliz bir kadın doğumcu, 1920’ li yıllarda kadınları kloroform ile uyutarak, bebekleri forseps ile doğurtan bir doktor.

Bir gün doğuran bir kadına yardım etmesi için köyün birine çağırılır. Yağmur sebebi ile zor, çamurlu bir yolculuk yapar. Eve gelip, kapıdan girdiğinde doğuran kadın ile karşılaşır. Doğum kasılmaları sırasında kadının kendi kendine hareket ettiğini, sessiz bir şekilde doğumu karşıladığını görür. Yavaş yavaş içeri girer, hazırlıklarını yapmaya başlar. Bebeği doğurturken kullandığı aletleri çıkarır, kloroformunu hazırlar. (Bu yıllarda kadınlar doğumda bayıltılarak forseps denilen bir alet yardımı ile bebekleri doğrultuluyormuş.)

Tam maskeyi kadına uzatırken; kadın konuşmadan eli ile istemediğini ifade eder. Doktor şaşırır ve olduğu yerde durup sadece doğuran kadını izler. Doktor olarak yapabileceği bir şey yoktur. Kadın sakin bir şekilde bebeğini doğurur, kucağına alır. Doğumdan sonra doktor kadının bakımını yapmak üzere yanına gider ve sorar: “Neden kloroformu istemedin ve ağrımadı mı?” diye. Annenin verdiği cevap ise “Ağrımadı, ağrıması mı gerekiyordu?” olur. İşte bu doğum sonrasında, doktor düşünür; Evde doğumunu izlediği bu kadın ile hastanede ekonomik ve eğitim düzeyi daha yüksek olan kadınların doğumunu karşılaştırır. Evdeki kadının doğumuna korku getirmediğini fark eder. Bunun üzerine bir sürü çalışmalar yapar. Ona göre doğumu durduran, ağrının hissedilmesine ve artmasına neden olan şey korkudur. Yaptığı bu çalışmaya Korku-Gerginlik-Ağrı Çemberi adını verir.

“Doğumdan korkuyu silip, kaldırırsanız gerginlik ve ağrı da otomatikman ortadan kalkar” der. Anne adayı hamilelik süresince yeterli bilgiyi ve güveni aldığında bu çemberdeki korkuyu yenebilir. Korkuların giderilmesi ve bedenin rahat doğum yapabilmesi için doğumun fizyolojisini anlamak çok önemlidir. Bahsettiğimiz çemberden korkuyu kaldırmak için en temel ihtiyaç bilgidir. Bilgi korkunun panzehridir. Alınan bu bilgiler ile annenin bedenine ve bebeğine güveni artar. Ardından bedenin tanınması ve bedeni bırakmayı öğrenmek gerekir.

Yazar

Gözde ACARAY

Uzman Psikolog

Aralık 20, 2021
Aralık 20, 2021

Gebelik ve doğum her ne kadar doğal ve fizyolojik bir olay olsa da, kadın için büyük bir stres kaynağı olabilir. Bu yüzden annelerin doğumlarına fiziksel, zihinsel ve ruhsal olarak layıkıyla hazırlanması oldukça önemlidir. Özellikle psikolojik açıdan oldukça hassas olunan bu dönemde kuşkusuz doğuma hazırlık eğitimlerinin rolü büyüktür. Annenin doğumuna, anneliğe, evliliğine, doğumdan sonra hayatında olabilecek değişikliklere bu eğitimlerle birlikte hazırlanması psikolojik iyilik haline oldukça etki etmektedir.


Gebelik ve doğum şekli kadınların doğum sonrası süreçlerine direkt olarak etki ederek; anne bebek bağlanması, doğum sonrası depresyon, davranış ve duyusal süreçlerde değişikliler, sorunları algılamada ve stresle baş etme şekillerinde farklılık olmasına sebep olabilir. Kısaca hamilelik süreci ve özellikle doğum anı hem bebeğin hem de annenin kaderine etki eder. Bu sebeple bir gebenin hamile kaldığı andan itibaren ve belki de öncesinden, neden ebeveyn olmak istediğini irdelemesi ve anneliğe geçiş sürecini tamamlaması önemlidir.


Özellikle ilk gebeliklerde doğum anında olacakların bilinmezliği kadınlarda hamileliğe veya doğum şekillerine karşı korku ve endişeyi artırabilir. Bu yaşanan endişe ile baş etmenin en güzel yolu doğru kaynaklarca doğru bilgiye ulaşmaktır. Doğuma Hazırlık Eğitimlerinde gebe kalındığı andan doğum sonrası döneme kadar olabilecek birçok durum için verilen doğru bilgi kadınların doğum eylemine yaklaşımlarını etkileyecek ve hamilelik sürecindeki yaşantılarında olumlu sonuçlar almayı kolaylaştıracaktır.


Doğuma hazırlıkta çok önemli olan bir diğer konu ise doğum sonrası dönemde alınacak destektir. Doğum sonrası dönemde değişecek olan düzene anne ve babaların birlikte hazır olmaları ve süreç içinde sosyal desteği ne ölçüde kabul edeceklerini bilmeleri önem taşımaktadır. Alınacak olan desteğin anne ve baba adayını yeni hayatlarına adapte edebilmek için belli çerçevede yapılması ve abartılmaması oldukça önemlidir. Özellikle doğum sonrası dönemde anneanne ve babaannelerin bebeği fazla sahiplenmesi yeni doğum yapan annenin içgüdülerini dinlemesini engelleyebileceği gibi anne ve bebeğin bağlanma süreçlerinde de olumsuzlukların olmasına sebep olabilir. Bu yüzden doğum sonrası dönemde yeni annenin etrafından ne gibi destek almak isteyebileceğine doğum öncesindeki dönemde karar vermesi gerekmektedir. Almak istedikleri desteğin türü ile ilgili ailelerin bilgilendirilmesi hem destek verecek kişilerin işini, hem de yeni anne ve babanın işini oldukça kolaylaştıracak ayrıca anne- bebek bağlanması üzerinde mutlak olumlu sonuçlar alınmasını sağlayacaktır.


Doğuma hazırlık eğitimleri kişiyi sadece bebeğini doğurmaya hazırlamaz. Aynı zamanda kişinin kendi doğumuna (varsa eğer kendi doğumundaki travmatik süreçleri çalışmasına), annesi ile olan ilişkilerini sorgulamaya, cinselliğine, hayattan beklentilerine, yolculuğuna ve hedeflerine bakmasını da sağlar. Amacı anne adayının kendine olan güvenini pekiştirmek, varsa kaygılarından arındırmak, psikolojik olarak kendi bedenine ve bebeğine karşı güven duygusunu artırmak ve eğer ihtiyaç duyulursa destek almasını sağlamaktır.


Unutmamak gerekir ki gebelik esnasında düzeni bozan her şey stres faktörü olabilir. Bu nedenle geçici görünen pek çok sorunun hasıraltı edilmeden desteklenmesi gereken süreç, hamilelik dönemidir. Bu süreç içinde yaşanan psikolojik iniş çıkışlar hormon kaynaklı olup ne kadar normal olursa olsun fazlalaştığı zaman mutlaka destek alınmalıdır. Bu konuda alınacak destek ise hem fizyolojik hem de psikolojik anlamda yeterli bilgisi ve yetkisi olan uzmanlardan talep edilmelidir.

Yazar

Gözde ACARAY

Uzman Psikolog

Kasım 24, 2021
Kasım 24, 2021

İlişikilerinde sorun yaşayan birçok insan varken, ilişikilerini düzenli yürütebilen ve bunu başarabilen de birçok insan var… Peki sizce bu insanların sizden farkı ne? Sizde bu soruyu defalarca kendinize sormuşsunuzdur. ( Ben nerede hata yapıyorum? , Neden İlişkim istediğim gibi yürümüyor?, Neden Yürütemiyorum?, Herşey yaptım , ama olmadı… vs) gibi. Daha birçok şekilde kendinizi suçluyor şekilde sorular sorabilrsiniz ve hatta cevap bulamadıkça öfkeleniyor olabilirsiniz… Gelin bu sorularınıza birlikte bakalım.

            Konuya tam da buradan girmek istiyorum: Denge…  Ne kadar verirseniz , o kadar alırsınız.

Ben çok fedakarlık yaptım ama karşılığını bulamadım diyenler olacaktır içinizde. Yine hatırlatıyorum size; denge… Bir çocuğu düşünün; ayakta durabilmesi , yürüyebilmesi için bedenini dengede tutması gerekir.

            İlişkilerde aynen bu biçimde şekillenir. Yani kişi öncelikle kendisini tartmalı ve kendi özdengesini kurması gerekmektedir. Sonrasında ise, karşı tarafa verdikleriniz ile karşı taraftan aldıklarınızın terazide eşit gelmesi oldukça mühimdir. “Ben çok sevdim , o çok sevmedi, Ben çok uğraştım ama çok uğraşmadı…” yani terazi şaştı. Burada önemli olan eşit kalabilmenizdi…

            Denge bir ilişkinin olmazsa olmazı ise de, diğeri de kişinin kendine yüklediği anlamdır. Kişi kendini sevgiye değer bulmuyorsa , karşı taraftan da sevgi alamayacaktır. “Yok ben kendimi sevdim, o beni sevmedi …” düşüncesine kapılmayarak “ ben kendime değer verdim,  ben kendi sınırlarımı korudum, karşı tarafın sınırlarına saygı duydum, ben empatik bir anlayış ile karşı tarafa yaklaştım” cümlesini içimizde güvenerek kurabildiysek eğer, işte önemli olan budur.

Elif GEBENLİ

Psikolojik Danışman

Kasım 24, 2021
Kasım 24, 2021

Ya Sen Aldatıyorsan ?

Bir önceki yazımda aldatma konusunu; aldatılan kişinin bakış açısıyla ele almıştık. Bu defa ise aldatan kişi olma durumundan  bahsedeceğiz.

Hayatınızda ciddi bir ilişki varsa ve siz başka birinden etkileniyorsanız veya partnerinizi aldatıyorsanız ne yapmalısınız? Öncelikle kendinize şunu sormalısınız: Bunun karşılığında ödeyeceğim bedel nedir? Kişi aldatırken ne kurulu düzeninden vazgeçmek ister ne de başkasına duyduğu ilgiden ve böylelikle arada kalmış hisseder.

Aslında burada devreye terazi sistemini sokmak gerekir; terazinin bir kefesinde aldatıldığı ortaya çıktığında ödeyeceği bedeller, diğer kefede ise halihazırdaki ilişkisi yer almalıdır. Ve dikkat etmeniz gereken bir  diğer boyut ise aldatma üçgenindeki 3. şahsın sizden beklentileri neler?

Özellikle son dönemlerde bekar erkeklerin evli kadınlarla birlikte olma durumuna çok sık rastlanılıyor bunun sebebi  ise kadının evli olmasının erkeğe karşı beklentilerini düşürmesi ve erkeğin bu esnada çok daha az sorumluluk üstlenmesi yer alıyor. Ve tabiki bu da o an için rahatlatıcı bir faktör oluyor.

Diğer pencereden baktığımızda kadın evli bir erkekle ilişki yaşıyorsa şu sözleri çok fazla duyacaktır; ‘Karımla aram iyi değil. Artık evli gibi değiliz zaten. Çocuklar için boşanmıyorum.’ Bu sözlerle erkek aslında bir süre hem kadını oyalamış oluyor hem de evliliğindeki eksik tarafları 3. kişide tamamlamış oluyor. Ve sonuç olarak o kendi ilişkisinde tam hale gelirken siz yalnızca bu eksikliği tamamlayan bir araç olmuş oluyorsunuz.

Araştırmalara göre partnerlerini aldatan çoğu erkeğin halihazırdaki ilişkisindeki cinsel hayatı daha da hareketlenmiş oluyor. Çünkü suçluluk psikolojisiyle erkek partnerinin üzerine daha da titremeye, onu ilgilere boğmaya ve hiç yapmadığı jestleri bile yapmaya başlıyor.

Eğer aklınızda bir şekilde aldatma fikri yatıyorsa, yani partnerinizi aldatmayı düşünüyorsanız neden buna ihtiyaç duyduğunuzu, partnerinizde veya ilişkinizde nelerin yolunda gitmediğine dikkat etmenizde fayda var. Unutmamalıyız ki böyle bir durumda ilişkinizi başkalarının ilişkileri ile kıyaslamak yerine kendi ilişkinizle kıyaslamalısınız. Çünkü akıl aldığınız kişiler yorum yaparken sizin gibi hissetmiyor. Kendi ilişkinize odaklanın; size getirileri ve sizden götürülerine dikkat edin. Ve eğer sağlıklı bir ilişki istiyorsanız bazı noktalarda seni, beni değil bizi düşünmelisiniz.  Biz bu ilişki için ne yapmalıyız?

Sağlıklı ilişkiler ve iyi okumalar diliyorum.

Yazar

Rümeysa ŞAHİN

Psikolog