Hi, How Can We Help You?

Author Archives: Caner Tanrıverdi

Kasım 16, 2021
Kasım 16, 2021

‘’TOPARLAN BIRAKMA KENDİNİ’’

Z kuşağının oldukça hakim olduğu bu cümleyi birçoğunuz duymuşsunuzdur. Kendinize bu cümleyi kurduğunuz hiç oldu mu? Yaşadığınız zor olaylardan sonra kendi içinize bakıp adeta dağılan o benliğinizi toparlamak…

            Yaşamımız büyüklü küçüklü zor olaylarla doludur. Ve her zorluk her insanda farklı bir iz bırakır. Bireylerin zorluklara verdikleri tepkiler, bunlarla baş etme becerileri de bireyden bireye değişmektedir.

            Kendini toparlama gücü olumsuzluklara karşın başarılı olabilen ve bu zorluğa rağmen ayakta kalabilen, yeni durumlara uyum sağlayan bireyleri işaret etmektedir. Latince ‘’resiliens’’ yılmaz, sağlam anlamına gelmekte. Esneklik ve eski hale kolayca dönmek… Bazı araştırmacılar kendini toparlama gücünü, yılmazlık ya da psikolojik sağlamlık olarak da tanımlıyor. Fakat bana göre en güzel karşılığını ‘’kendini toparlama gücü’’ olarak buluyor. Yılmaz bireyler hacıyatmazlara benzetiliyor ; aldıkları darbelere karşı yıkılmayan, ayağa kalkan.

            Araştırmacılar yılmazlık kavramından bahsedebilmek için yaşamda zorlu bir olay yaşamanın ve bununla baş etmiş olmanın şart olduğunu söylüyor.

            Peki hangi bireyler bu zorlu yaşam olaylarıyla baş edip kendilerini toparlayabiliyor ya da hangileri bu konuda zorlanıyor? Problem çözme ve stresle başa çıkma becerisine sahip, sosyal becerileri olan, mizah kapasitesi, uyum, iyimserlik, empati becerisi, özyeterliği ve benlik saygısı yüksek bireylerin kendini toparlama gücü yüksekken; stresle ve problemle baş etme becerisi düşük, kronik hastalıkları olan, bağımlı, şiddet eğilimi olan, düşük zihinsel kapasiteye sahip, erken yaşta cinsel deneyim yaşamış, ihmal ve istismara maruz kalmış, psikolojik sorunlar yaşayan bireylerin kendini toparlama gücü düşüktür.

            Psikolojik olarak sağlam bir birey için şüphesiz ‘’ailede yılmazlık’’ kavramından da bahsetmeliyiz. Problemlerle başa çıkabilen ve yeni durumlara uyum sağlayabilen aileler olmak da yılmazlık adına çok çok önemlidir. Yılmaz bir ailede büyüyen bireyler olumlu duyguları daha fazla yaşayan, sosyal yeterliği yüksek, problem çözme becerileri yüksek, iyimser, umut ve şükran duyguları ile yetişmiş bireyler olacaktır.  Şiddetin olduğu, dağılmış bir aileye sahip, eğitim düzeyi düşük, düşük sosyoekonomik seviyede olan, suç işlemiş bireylerin olduğu, ebeveyn kaybının olduğu, kronik ya da psikolojik hastalıklara sahip ailelerde ise kendini toparlama gücü adına riskler söz konusudur.

            Toplumsal olarak yılmaz bireyler yetiştirmek adına çocuk ebeveyn ilişkilerini güçlendirmek, anne baba eğitimleri düzenlemek, problem çözme becerilerini kazandırmak, sosyal becerilere de en az akademik beceriler kadar önem vermek, şiddete ve akran zorbalığına karşı toplumu bilinçlendirmek, ihmal ve istismara dur demek, okul- veli- öğrenci ilişkilerini kuvvetlendirmek, değerler eğitimi konusunda özen göstermek oldukça önemli. Yoksulluğun, ihmalin, şiddetin ve istismarın olmadığı; bireylerin yasalarla, sosyal çalışmalarla korunduğu bir dünya yaratabilmek kendini toparlama gücüne sahip bireyler yetiştirmenin ön koşuludur.

Yazar

Burcu ÖZÇELİK

Psikolojik Danışman

Kasım 16, 2021

Çocuklar Ve Gençlerde Oyun Bağımlılığı

Bilgisayar ve internet pek çok alanda yaşamı kolaylaştırırken, oyun ve eğlence aracı olarak da giderek yaygınlaşan bir ilgi alanı haline gelmiştir. Her geçen gün bir adım daha ileriye giden teknolojik gelişmeler, şehirleşme ve oyun alanlarının yetersizliği gibi nedenlerle geleneksel oyun etkinliklerinin yerini dijital oyunlar almıştır. Hemen her yaşta kullanıcısı olan bu oyunlara özellikle gençler yoğun ilgi göstermekte ve oyun oynayarak geçirdikleri süre giderek artmaktadır. Çok değil, 10-15 yıl öncesine kadar çocuklarımızı “Sabahtan beri dışarıdasın. Yeter artık, eve gel!” diye uyarırdık. Günümüzde ise tam tersi bir durumla karşı karşıyayız ve şu cümleyi kuruyoruz: “Saatlerdir o oyunun başındasın, biraz dışarı çık da temiz hava al!”

Çocukların, saatlerce hatta bazen günlerce bilgisayar başından kalkmaması ya da sadece tuvalete gitmek için kalkıyor olması, anne-babalara tanıdık gelecektir. Oyun bağımlıları, ya çok nadir yemek yerler ya da yemeklerini oyun oynarken yemeyi tercih ederler. Fiziksel efor sarf etmedikleri ve çok az iletişim kurdukları için de yakın gelecekte çeşitli sağlık sorunları yaşamaları muhtemeldir. Günümüzde teknolojiyi yakından izleyen gençlerin dijital oyunlara daha fazla ilgi gösterdiği ve dijital oyunların gençler arasında popüler kültür imgesi olduğu bir dönemin yaşandığı söylenebilir. Sağlıklı yaşam biçiminin parçası olarak aşırıya kaçmadan dijital oyunları oynamanın normal olduğu, hatta oyunların duygusal boşalma ve rahatlama gibi olumlu katkıları da bulunduğu kabul edilmektedir. Ancak, oyun oynama isteği kişi tarafından kontrol edilemiyor, duygu ve düşüncelerde, sosyal yaşamda değişime neden oluyor ise problemin varlığından ya da bağımlılıktan söz edilmektedir.
Kimyasal bağımlılıklara karşı toplum olarak duyarlı olsak da oyun bağımlılığı gibi, davranışsal bağımlılıklar konusunda ne yazık ki aynı özveriyi gösteremiyoruz. Bu tip durumlarda anne-babalar,
“Biraz büyüsün bırakır.”
“Benim çocuğum kendi kendine oyunlardan kurtulur.”
“Zamanla bırakır.”
“Tatilde oynasın da, okul başlayınca bırakır.” gibi düşüncelere sahipler. Oysa durum öyle değil. Uzmanlar, oyun bağımlılığı için psikolojik destek alınmasının şart olduğunu belirtiyorlar!

 

Amerikan Tıp Birliği’nin tahminlerine göre; gençlerin % 90’ı dijital oyunlar oynuyor ve oyuncuların % 15’i oyun bağımlısı. Dünya çapında oyun pazarının büyüklüğünün 110 milyar dolara, Türkiye’de ise 750 milyon dolara vardığı düşünülürse rakamların korkutuculuğu apaçık ortada.

Mayıs 2019’da Dünya Sağlık Örgütü, oyun bağımlılığını; resmen bir hastalık olarak kabul etti. Ayrıca DSÖ, oyun bağımlılığının tıpkı kumar bağımlılığı gibi değerlendirilebileceğini belirtti.
Dijital oyun bağımlılığı, henüz mevcut tanı sistemleri tarafından bir hastalık olarak kabul edilmemiş ise de, bu kavram otuz yıldan bu yana bilimsel yazında yer almaktadır. Özellikle son yıllarda yarattığı problemler nedeniyle psikiyatri kliniklerine başvuruların artması, ailelerin destek ve çözüm arayışları, araştırmacıların ortaya koyduğu kanıtlar ve prevalans oranları endişeleri arttırmıştır. Gelecekte psikiyatri, pediatri ve toplum ve ruh sağlığı alanında çalışan profesyonellerin dijital oyun bağımlılığı ve eşlik eden problemler ile daha fazla karşılaşacaklarını tahmin etmek zor değildir.

DİJİTAL OYUNLAR NE ZAMAN ÇIKTI?


İlk ticari oyun olan Computer Space’in 1971 yılında piyasaya sürülmesi ile başlayan dijital oyun endüstrisi bugün dünyada 24,75 milyar dolar bütçesi ile medya dünyasının önemli bir bölümünü oluşturmakta ve bir milyarın üzerinde kullanıcısı bulunmaktadır. Oyun endüstrisinin özellikle 90’lı yıllardan itibaren artan büyüme hızı beraberinde hızla tüketilen ve yeni sürümleri piyasaya çıkan farklı türlerde dijital oyunları ortaya çıkarmıştır. Bugün oyuncu tercihleri doğrultusunda şekillenmiş çok sayıda ve farklı türde oyun bulunmaktadır.

OYUN BAĞIMLILIĞIN NEDENLERİ

• Nedenini bulun ve çözüm üretin: Bilgisayar, tablet ya da telefonda oyun bağımlılığının birçok nedeni olabilir. Bu aşamada önemli olan, bağımlılığa neden olan etkenlerin bulunması ve üzerine gidilerek çözüm üretilmesidir.
• Saygı ihtiyacı: Dijital oyunlarda kişi, ne kadar zaman geçirirse diğer oyuncular arasında kabul görme ihtimali o kadar artar. Doğal olarak; kişinin saatlerce oyun başından kalkmamasına neden olur. Bunun farkında olan geliştiriciler, oyun tasarımı yaparken; oyunda olabildiğince fazla zaman geçirilmesine yönelik olarak çalışırlar.
• Sosyal çevre ve aile içi iletişimde sorunlar: Aile içerisinde ve sosyal çevresinde yeterince saygı görmeyen çocuklar, dijital oyunlara yöneldiklerinde ve burada başarılı olduklarında, diğer oyuncuların saygısını kolayca kazanabilirler. Dolayısıyla, çocuklar saygı ihtiyaçlarını oyunlar üzerinden giderebildiklerinde, ne yazık ki oyun bağımlılığı için en kuvvetli adaylar konumuna gelirler.

• Çekingenlik: Birçok kişinin aynı anda oynadığı oyunlarda bağımlılık riski daha fazladır. Çok kişiyle oynanan oyunlar olarak bilinen multiplayer oyunlarda, oyuncu; gerçek yaşamda karşılaştığı zorlukları görmezden gelir. Onun yerine oyun esnasında yarattığı karakteri kendisiyle özdeşleştirir. Eğer kişi, sosyal yaşamında çekingen biri ise bu tip oyunlarla ilgilenmesi muhtemeldir.
Diğer nedenler: Çocukları ve gençleri oyun bağımlılığının pençesine bırakan nedenler arasında şunlar da sayılabilir:
• Günlük hayatta yaşanan problemlerin sıklaşması
• Stres yüküne neden olan yaşam koşulları
• Psikolojiyi etkileyen olumsuz olaylar
• Kötü hissettiren olay ya da durumlardan kaçma arzusu
• Kendini bir topluluğa ait hissetme isteği
• Gerçek hayatta doyuma ulaştırılamayan sosyalleşme isteği
• Rekabete yatkınlık
• İçe dönüklük
• Yalnızlık hissi
• Sosyal iletişimde yaşanan handikaplar
• Öz saygıda yetersizlik
• Aileden kaynaklanan sorunlardan kaçma isteği
• Oyun bağımlılığının nedenleri arasında aile içindeki yetersiz iletişim çok önemli bir yer tutar. Ailenin; çocukla yeterince ilgilenmemesi, tutarlı olmayan davranış ya da sözler ve ailede yaşanılan fiziksel ya da sözlü şiddet olayları, çocukların oyun bağımlılığı kıskacına girmesine neden olmaktadır.

 

OYUN BAĞIMLILIĞININ BELİRTİLERİ


Kumar bağımlılığı ile yüksek oranda benzer özellikler gösteren oyun bağımlılığının belirtileri son derece açıktır. Sağlık kuruluşlarının verilerine göre aşağıdaki maddelerden en az 5 tanesine sahip olanlar, oyun bağımlısı olma ihtimali yüksek kişiler olarak kabul görürler. Eğer, çocuğunuzda bu belirtilerden 5 ya da daha fazlasını gözlemliyorsanız en kısa zamanda bir pedagog ile iletişime geçmeniz önerilir.
• Hayatının merkezine oyunları koyuyorsa,
• Okul ve ders başarısında gözle görülür bir düşüş varsa,
• Herhangi bir sebeple oyun oynayamadığında yoksunluk işaretleri gösteriyor, agresifleşiyor ya da içine kapanıyorsa,
• Ne kadar fazla süre oyun oynarsa, o kadar iyi hissettiğini söylüyor ya da hareketleri ile ifade ediyorsa,
• Dijital oyunlarla daha az zaman geçireceğini söylüyor ve bunu istiyor ama başarılı olamıyorsa,
• Önceleri severek yaptığı aktiviteleri artık yapmak istemiyor, bunun yerine oyun oynamayı tercih ediyorsa,
• Okuldaki ya da gerçek hayattaki çevresi ile daha az iletişim kuruyor ve sorun yaratıyorsa,
• Ne kadar oyun oynarsa oynasın, hep çok az oynadığına dair yalan söylüyorsa,
• Her kötü anında oyun oynamayı kendine bir kaçış yolu olarak görüyorsa,
• Sosyal çevresini önemsemiyor, eski arkadaşları ile görüşmek yerine oyunlara yöneliyorsa,
• Oyun oynarken daha önce görmediğiniz kadar mutlu, enerjik ve coşkulu oluyorsa,
• Davranışları ve ruh hali; depresyon ve anksiyete gibi sorunları çağrıştırıyorsa tehlike çanları çalıyor olabilir.
Yukarıdaki belirtilerin net bir şekilde gözlemlenmesi ve sıklıkla tekrar etmesi durumunda, uzman hekim kontrolü tavsiye edilebilir.

OYUN BAĞIMLILIĞININ ZARARLARI


Teknoloji bağımlılığı kategorisi altında değerlendirilen ve internet ekseninde yer alan oyun odaklı bağımlılıklar, çocukların ve gençlerin hem fiziksel hem de sosyal gelişimlerini ciddi şekilde olumsuz etkilemektedir. Bilgisayarda ya da telefon ve tabletlerde bağımlılık derecesinde oyun oynayan çocukların karşılaşması muhtemel zararlar arasında şu maddeler gösterilebilir.
• Yaşına uygun olmayan oyunlarda gördüğü görüntüler ve duyduğu seslerden kaynaklı olarak psikolojik travmalar,
• Kişilik gelişiminde ortaya çıkan olumsuzluklar,
• Sosyal çevresini yitirmeye bağlı olarak yalnız kalma eğilimi,
• Gerçek hayatta; okuluna, ailesine ve arkadaşlarına yabancılaşma,
• Duyarsızlık,
• Uzun süre hareketsiz oturmaktan dolayı vücut ağrıları,
• Baş ağrıları,
• Bağırsak ve mide problemleri,
• Aşırı kilo alma ya da verme,
• Kronik yorgunluk,
• Ellerde ve bileklerde ağrı, uyuşma ve/veya his kaybı şeklinde kendini gösteren Karpal Tünel Sendromu,
• Uzun süre ekrana bakmaya bağlı yaşanan göz rahatsızlıkları,
• Okul ve derslerde belirgin başarı kaybı, dikkat eksikliği,
• Temizliğe yeteri kadar önem verilmemesi sonucunda ortaya çıkan hijyen problemleri

OYUN BAĞIMLILIĞI NASIL ÖNLENİR? TEDAVİSİ NASIL OLMALI?


Anne-babalar tarafından alınacak bazı tedbirler ile dijital oyun bağımlılığının önüne geçmek mümkün. Her ne kadar ilerlemiş bağımlılıklarda uzman desteği şart olsa da, başlangıç düzeyindeki oyun bağımlılıklarında önlem alınabilir.
• Öncelikli olarak; anne-babalar, çocukları ile sıkı bir iletişim içinde olmalı. Böylece, ortaya çıkabilecek her türlü probleme karşı hızlı biçimde çözüm üretebilirsiniz. Aile içindeki iletişimi güçlü olan çocukların sosyal yaşamlarında da aynı pozitifliği devam ettirmeleri daha kolay olacaktır.
• Oyunları, çocuklarınıza oyun ya da ceza gibi sunmayın. Mesela; verdiğiniz görevi başarıyla tamamlarsa oyun oynayabileceğini söylemeyin. Hatalı bir davranışı sebebiyle de oyun oynamasını yasaklamak gibi yanlış bir tutum içerisine girmeyin. Bunun yerine çocuğun ilgisini çekebilecek herhangi başka bir aktiviteye yönlendirmeniz daha sağlıklı olacaktır. Birlikte sinemaya veya tiyatroya gidebilir, sanatsal etkinliklere katılabilir, spor yapabilirsiniz.
• Çocuklarınızın ekran başında fazla zaman geçirmesini önlemek için değerlendirebileceğiniz en kolay yöntemlerden biri, onunla zaman geçirmektir. Beraber yapacağınız aktivitelerle çocuğunuzun ekrana bağımlı olmasını önleyebilirsiniz.
• Faydalı oyunlara yönlendirerek eğlenmesini sağlarken, aynı zamanda zihinsel becerilerinin de gelişmesine destek olabilirsiniz.
• Çocuğunuzun hangi dijital oyunu oynadığını ve o oyunda nelerle karşılaşabileceğini araştırın. Fiziksel ya da psikolojik şiddet ve argo gibi çocuk gelişimini kötü etkileyen unsurlar olup olmadığını kontrol edin.
• Çocuğunuz size bir şey anlatırken, onu iyi dinleyin. Sağlıklı bir iletişim içinde olduğunuzu hissettirin.
• Çocuğunuzun fazla oyun oynamasından şikayetçiyseniz biraz da kendinize bakın. Ona, “Çok oyun oynuyorsun!” derken siz saatlerce telefonla ilgileniyorsanız hiçbir anlamı olmayacaktır.
• Eğer, çocuğunuzu oyunlardan uzaklaştıramıyorsanız belli sürelerde oynamasını sağlamaya çalışın.

Bütün bu öneriler işe yaramıyorsa, yapabileceğiniz en iyi şey; uzman yardımı almaktır. Özellikle gelişim psikolojisi alanında çalışan bir uzmanın yardımı ile oyun bağımlılığı konusunda hızlı ve kalıcı çözümlere ulaşılabilir.

Yazar

Feyza DİLMEÇ

Psikolojik Danışman

Kasım 16, 2021
Kasım 16, 2021

Narsisistik Yaralanma

Ruhsal Bozuklukların Tanısal ve İstatiksel El Kitabı’nın 5. Versiyonuna göre (DSM 5) narsisizm, erken erişkinlikte başlayan, çeşitli bağlamlarda ortaya çıkan büyüklenme (üstünlük biçimde görülme beklentisi ve başarılarını abartma), yoğun düzeyde beğenilme gereksinimi ve empati kurma becerisinin eksikliği ile karakterize olan yaygın bir örüntüdür.


Çocuklukta soğuk, eleştirel, memnuniyetsiz ve benmerkezci ebeveynlerle büyümüş olan narsisistler, derinlerde hissettikleri utanç ve yalnızlık hisleriyle baş edebilmek adına yaşamlarının erken çağlarında öz benliklerini terk ederler ve kendilerine sahte bir benlik oluştururlar. Fakat bu yeni sahte benlik dıştan sağlam ve yıkılmaz gibi görünse de sınırsız başarı, zeka, güç ya da güzellik düşlemleriyle çokça meşgul olan narsisistler, elde etmek istediklerine ulaşamadıklarında, başkaları tarafından terk edildiklerinde, etrafındakiler kendilerine karşı sınır çizdiğinde, fikirleri başkaları tarafından kabul görmediğinde ya da eleştirildiklerinde “narsisistik yaralanma” yaşarlar.


Kendilik değerlerinde çocukluktan bu yana var olan yaraları ustalıkla gizleyen narsisistler, çoğu durumda yetişkinlikteki duygusal yaralanmaları kolayca atlatamazlar ve uzun süreler boyunca kin tutarlar. Çünkü narsisistler, eleştiri ve terk dilme gibi durumlar ile sağlıklı biçimde başa çıkmalarını sağlayacak içsel mekanizmalara ve duygusal farkındalığa sahip değildirler. Özel ve eşsiz olduklarına dair yoğun bir inanç taşıyan, temelde oldukça kırılgan ve zayıf bir kendilik değerine sahip olan narsisistler, bu kırılganlıklarından ötürü duygusal yaralanmalara oldukça açıktırlar.


Eleştirildiklerinde ya da terk edildiklerinde kendilerine dair kafalarında oluşturdukları illüzyon dağılır ve kendilerini yoğun bir saldırı altında hissederler. Hayatlarını idame ettirebilmeleri için narsisitik illüzyonlarının devam etmesine ihtiyaç duyduklarından karşısındakilere öfke ve küçümseme yoluyla karşı saldırıya geçerler. Yakın çevrelerinde bulunan kişileri kendilerinin uzantısı olarak algıladıklarından onları kendilerinden ayrı birer birey olarak görmekte zorlanırlar. Dolayısıyla en basit konularda dahi fikir ayrılıkları yaşandığında bu durum onların narsistik yaralar almasına neden olabilir. Özellikle de bu fikir ayrılıkları kalabalık bir ortamda yaşandıysa narsisistler bunu kendine yönelik bir tehdit olarak algılayabilirler ve bu duruma aktif ya da pasif öfke ile karşılık verebilirler.


Narsisistik yaralanmaların örnekleri yalnızca romantik ilişkilerde görülmez. Siyasette, iş hayatında, boşanmalarda ve hatta ebeveynlikte dahi narsisistik yaralanmalardan kaynaklanan intikam, öfke ve saldırılarla sıkça karşılaşılabilir. Narsisistik bireylerin bu tutumları, etraflarındaki kişiler adına oldukça zorlayıcı olabilir. Böyle zamanlarda narsisistik bireylerin öfkeli tepkilerinin aslında çocukluktan kalan yaralarının sızlamasından kaynakladığı unutulmamalıdır. Terapi, daha sağlıklı iletişim yolları bulabilmek ve daha sağlıklı ilişkiler kurabilmek adına oldukça faydalı olabilir.

Yazar

Elif BAŞÇELİK

Uzman Klinik Psikolog

Kasım 16, 2021

Çocuklarda Kişilik Gelişimini Etkileyen Faktörler

Kişilik sözcüğü gün içinde hemen hemen hepimizin birkaç kez kullandığı bir sözcüktür. Ancak bu sözcüğü herkes farklı anlamlarda kullanır. Kişilik nedir? Kişiliğin pek çok tanımı yapılmaktadır fakat çalışmacılar tek bir kişilik tanımı üzerinde buluşamamışlardır. Kişilik, kısaca kişinin sahip olduğu genel ve özel özellikleri ve bu özelliklerin o kişinin sosyal yaşamını nasıl yönlendirdiği anlamını taşır.

Kişilik gelişimi yaşam boyunca pek çok faktörden etkilenmektedir.

            Aileye Bağlı Faktörler:

Çocuğun istenen ve planlanmış bir bebek olup olmaması, anne babanın yaşı, anne babanın fiziksel ve duygusal durumu, gelir düzeyleri, evde yaşayan insanların sayısı gibi pek çok faktör çocuğun kişiliğini etkiler. Aynı zamanda çocuğun özellikleri de ailenin tutumlarını etkiler. Cinsiyet, çocuğun yapısı, sağlık durumu, doğum sırası ailenin tutumunu etkileyecektir.

            Okul, Çevre ve Topluma Bağlı Faktörler:

Çocuğun yakın çevresi ve okul da kişilik gelişiminde oldukça etkilidir. Ayrıca içinde bulunduğu toplumun ve yaşadığı çağın özellikleri de kişiliği etkilemektedir. Örneğin; dini değerler, politik değerler, toplumun belirlediği cinsel roller gibi etkenlerden söz edilebilir.

            Çocuğa Bağlı Faktörler:  

Tüm insanlar ve çocuklar birbirinden farklı özelliklere sahiptirler. Anne karnında bile farklı özelliklere sahip oldukları görülür. Örneğin; kimi daha hareketlidir, kimi daha az hareket eder, anne karnında hoşlandıkları yatış pozisyonları bile farklı olabilir. Doğumdan sonra bu farklılıklar daha belirgin gözlenir. Bu farklılıklar mizaçtan kaynaklanmaktadır. (Mizaç; kişinin duygusal tepkilerinin yoğunluğu, hareketlilik düzeyi, dikkati gibi özellikleri kapsamaktadır.)

Bebeklik döneminde bile mizaçtan söz etmek mümkündür. Bebeklerin mizaçlarından dolayı çevresel uyaranlara karşı farklı şekillerde tepki verdikleri görülmektedir. Bu tepkiler şöyle gruplanabilir:

  • Hareketlilik Düzeyi: Bazı bebekler diğerlerinden daha hareketlidirler. Giydirilirlerken kıpır kıpırdırlar, uyurken bile hareketlilikleri devam eder.
  • Düzenlilik: Bazı bebekler uyuma, beslenme ve tuvalet gibi rutinlerde daha düzenli olabilirler.
  • Yeni Uyarıcıya Karşı Tepki: Bazı bebekler yeni çevresel uyaranlara karşı daha duyarsızdır ve yeni uyarandan kaçınabilir; bazıları ise yeni uyaranlara daha çabuk tepki verir ve daha kolay uyum sağlarlar.
  • Dikkat: Bazı bebeklerin dikkati daha kolay dağılabilir, dikkat süreleri daha kısadır, yaptıkları işten kolayca vazgeçebilirler; bazılarının ise dikkat süreleri daha uzundur, bir şey yaparken ondan kolay vazgeçmezler, anne baba veya oyuncakla daha uzun süre oynayabilirler.
  • Sinirlenme: Bazı bebeklerin diğerlerinden daha kolay ağladıkları ve diğer bebeklerden daha çabuk sinirlendikleri görülmektedir.
  • Sıcakkanlılık: Bazı bebeklerin daha sokulgan oldukları, kucağa alınmaktan ve kendilerine sarılınmasından diğer bebeklere oranla daha mutlu oldukları, daha kolay kabullendikleri görülmektedir.
  • Ruh durumu: Bazı bebekler daha neşeli, daha insan canlısı, daha mutludurlar.

Bebeklerin bu tepkileri göz önüne alındığında üçe ayırabiliriz.

  1. Kolay Çocuklar: Bu çocuklar yeni durumlara olumlu yaklaşırlar. Beslenme, uyuma, tuvalet eğitimi gibi biyolojik gereksinimlerinde daha düzenlidirler. Bu çocuklar anne babalarının eğitim tarzına da kolayca uyum sağlarlar. Genelde neşelidirler.
  2. Zor Çocuklar: Bu çocuklar için yeni durumlara uyum sağlamak zordur ve yeni durumlara karşı olumsuz yaklaşırlar. Hatta bazen, uyum gerektiren yeni bir durum karşısında aşırı tepkili olabilirler. Ancak bununla beraber, bu olumsuz tutumla baş edebilirler. Bu tip çocukların anne babalarına daha fazla sorumluluk düşmektedir. Çevreyi çok iyi planlayarak, uygun eğitim yöntemleri kullanarak çocuğun yeni durumlara uyumunu kolaylaştırabilirler. Bu durum bir kez aşılırsa daha sonra çocuğun olumlu tepkiler verdiği görülecektir.
  3. Yavaş Çocuklar: Bu çocuklar da zor çocuklar gibi yeni durumlara kolay adapte olamazlar. Fakat bu yeni duruma uyum sağlayamamada olumsuz bir tepki söz konusu değildir. Bunun yerine bu çocukların yeni uyarana karşı daha az tepki verdikleri görülür. Çoğunlukla yaşamın ilk yıllarında pek sorun yaratmazlar. Okula başlayıp yaşıtlarıyla beraber olmaya başladıklarında sorunlar da baş göstermeye başlar. Bu çocukların ebeveynlerinin yeni duruma uyum sağlamadaki streslerini azaltıcı bir şekilde davranmaları ve bu nitelikte bir çevre sunmaları gerekmektedir. Bunun yanında çocuklarını yeni durumlara alıştıra alıştıra (duyarsızlaştırarak) yavaşça sokmaları gerekmektedir. Bu sırada çocuğa mutlaka anlayışlı ve yumuşak davranmalıdırlar.

Bazı çocukların tam anlamıyla bu üç gruptan hiçbirine girmedikleri, kendilerine özgü daha farklı bir mizaç sundukları görülmektedir. Çocukların doğuştan getirdikleri özellikler çok önemlidir. Çünkü bunlar kısmen de olsa diğer insanların bebeğe/çocuğa nasıl davranacaklarını ve çocuğun içinde yaşayacağı çevreyi belirlemektedir. Çocuk doğuştan getirdiği karakterine uygun olmayan bir çevrede sürekli engellenmeyle karşılaşır ve bu onda kaygı yaratabilir. Örneğin; doğuştan çok hareketli bir bebeğin pasif, sessiz anne babası olduğunu düşünelim. Bebeğin hareketliliği, anne babasına uymamaktadır. Bu uyumsuzluk ebeveynleri şaşırtacak ve yoracaktır. Bu çocuğun baş edilemez olduğunu düşünebilirler. Bunun sonucu olarak sık sık cezaya başvuracaklardır. Aslında temel neden çocukla ebeveynlerinin arasındaki hareketlilik düzeyidir.  Ancak bunun sonucu olarak çocuk için sürekli ceza ve engellemelerle dolu, hiç arzu edilmeyen ve uygun olmayan bir çevre oluşacaktır. Bunun yanı sıra zaman içinde çocukların mizaçlarının değiştiği de bilinmektedir. Bunun için çocuğu çok iyi tanıyarak onun gereksinimlerini göz önünde bulundurulmalı ve bu şekilde belirlenecek uygun yetiştirme yöntemleri kullanılmalıdır.

ANNE BABALARA, EĞİTİMCLERE VE DİĞER YETİŞKİNLERE ÖNERİLER
  • Esnek olun. Çocuğunuzun neleri sevdiğini, neleri sevmediğini öğrenmeye çalışın. Siz ne kadar esnek olursanız çocuğunuz da o kadar az ‘karşı koyan çocuk’ olacaktır. Ancak esnekliği kuralsızlıkla karıştırmayın!
  • Evinizi mümkün olduğu kadar güvenli bir hale getirmeye çalışın. Etraftaki değerli ve kırılacak eşyaları uzaklaştırın. Onların yerine kırılmayan cinsten daha dayanıklı şeyleri tercih edin. Ancak bu tüm evinizin düzenini değiştirin anlamında değildir. Sadece ev ortamını daha güvenli hale getirmekle alakalıdır. Örneğin; salonun ortasında büyük ve cam bir sehpa yerine daha küçük cam olmayan sehpa tercih ederseniz ebeveynler olarak daha az ‘dur, yapma, elleme’ diyebilirsiniz.
  • Fiziksel cezadan uzak durun! Bu hiçbir zaman olumlu sonuç vermeyecektir.
  • Çocuğunuza seçenekler sunun. Meyve saatinde ‘Elma mı yemek istersin, portakal mı?’ diye sormak gibi. Fakat onun verdiği yanıta saygı duyun ve onun tercihini yerine getirin. Eğer yerine getirmeyecekseniz hiç sormamak daha iyisidir.
  • Gerekli isteklerinizde kararlı olun.
  • Çocuğun yaptığı bir şeyi aniden kesmeyin. Örneğin; misafirlikten ayrılacaksanız ona ‘Birazdan evimize gideceğiz, oyununu bitirirsen iyi olur.’ diyebilirsiniz.  Ya da oyun oynarken ‘Birazdan yemeğe çağıracağım, o zaman sen de yemeğe geleceksin, ben seni çağırınca mutfakta buluşalım tamam mı?’ diyebilirsiniz.  Ancak unutmayın ki bazı çocukları birkaç kez uyarmak gerekebilir.
  • İsteklerinizi emir verir bir tarzda söylemeyin. ‘Bu hırkayı hemen odana götür.’ demek yerine ‘Giderken bunu da odana bırakırsan sevinirim.’ gibi ben dilinin kullanıldığı bir söylem daha uygun olacaktır. Bunu söylerken gülümseyerek, yumuşak bir tonda konuşun.
  • Eğer uygunsa isteklerinizin sonuna sevdiği bir şeyi ekleyebilirsiniz. ‘Şimdi parktan gidiyoruz, bakkala uğrayacağız.’ gibi. Ama bu asla bir ‘rüşvet’ olarak kullanılmamalıdır.
  • İstediğiniz şeyi yapması için biraz zaman tanıyın. Hemen ‘Hala ellerini Yıkamadın mı?’ şeklinde azarlamayın. Ona gerektiği kadar zaman tanıyın, gerekiyorsa bir kez daha hatırlatın, hatta yardım edin.
  • Bazı zamanlarda çocuğunuzun daha fazla desteğe gereksinimi olabileceğini unutmayın. Hastalık, boşanma, kardeş doğumu, taşınma, bir yakının vefatı gibi özel zamanlarda daha anlayışlı davranmanız gerekir. Bir uzmandan destek almaktan çekinmeyin!

J Verilen bu öneriler tüm yaş grupları için uygundur. Sadece yaşanan Örnekler değişecektir. Eğer dikkat ederseniz bu önerilerin yetişkin ilişkilerinde de kullanılabileceğini fark edersiniz!

 

Yazar

Feyza DİLMEÇ

Psikolojik Danışman

 

Kasım 16, 2021

J.Alan Lee’nin Çoklu Aşk Biçimleri

İnsanlar dünyaya gözlerini açtıklarında tek bir amaç için güdülenmiştir: hayatta kalmak. Bu hayatta kalma amacı zamanla şekil değiştirerek her birey için farklı şekilde anlamlandırılmıştır. İnsanlara bu hayattaki amacınız nedir? diye sorulduğunda genellikle aldığımız cevaplar “sağlık, huzur, mutluluk, para, aşk…” olur. Temelde amacımız yaşamak olsa da bu yaşam içeriğinin ana temasının ne olacağı herkeste farklı olduğu gibi, her tema da kendi içinde dünya üzerinde var olan insan sayısı kadar farklılık gösterecektir. Bu farklılığı en bariz şekilde göreceğimiz tema ise aşktır. Her bireyin sevme-sevilme anlayışı farklıdır. Bu farklılıklar, bireylerin ebeveyn tutumları, yetiştirilme biçimi, yaşadığı travmalar, genetik yatkınlıkları, etnik kimliği ve çevresel faktörler gibi birçok kompleks yapılardan etkilenmektedir. Dünyada bu kadar çok farklı “aşk” anlayışı varken, tek bir aşk türünün olduğunu söylemek doğru bir genel geçer tanımlama olmayacaktır.

Kanadalı sosyolog John Alan Lee, çok boyutlu aşk biçimlerini ele alan kuramında bizlere 6 temel aşk biçiminin olduğunu, aşkın hiçbir zaman siyah ve beyazdan ibaret olmayan renkli bir tablo olduğunu öne sürmektedir. Lee, aşkın doğadaki üç temel renge benzer olduğunu söyler. Diğer bütün renkler, bu üç temel rengin farklı oranda karışımlarından meydana gelir. Benzer şekilde hiçbiri bir diğerine indirgenemeyen 3 temel aşk biçimleri vardır. Bunlar: Tutkulu aşk (eros), oyun gibi aşk (ludus) ve arkadaşça aşk (storge). Bu biçimlerin ikili birleşimi ikincil aşk türlerini ortaya çıkarır. Arkadaşça aşk ve oyun gibi aşk birleşerek mantıklı aşkı (pragma), tutkulu aşk ve oyun gibi aşk birleşerek sahiplenici aşkı (mania), tutkulu aşk ve arkadaşça aşk birleşerek özgeci aşkı (agape) oluşturur. (Akt., Açıkel, 2013)

Lee’nin birincil ve ikincil sınıflandırmasına göre,

  • Tutkulu aşk (eros): Güçlü bir fiziksel çekimle başlayan aşk tipidir. Bu tip aşk, sevecenlik, iletişimde açıklık, ilişkide güvende olma, tutku, ilişkiye güvenli bağlanma ile ilişkilidir.
  • Arkadaşça aşk (storge): İhtirasa değil benzerliğe, birbirini gözetmeye ve ilgileri paylaşmaya dayanan, arkadaşlığın ön planda olduğu, zamanla gelişen aşk biçimidir.
  • Oyun gibi aşk (ludus): Aşkın oyun ya da keyifli bir yaşantı olarak algılandığı aşk biçimidir. Bu tip aşk, bağlayıcılığı düşük, eğlence ön planda, cinselliğin ve tutkunun önemli olduğu, yoğun duygusallıktan yoksun, kısa süreli ve çok eşliliğe açık bir ilişki türüdür. ( Uzun Özer ve Tezer, Türk Psikolojik Danışma ve Rehberlik Dergisi, Cilt: III Sayı: 30)
  • Sahiplenici aşk (mania): ‘Tutkulu aşk’ ve ‘oyun gibi aşk’ türlerinin bir araya gelmesiyle ortaya çıkmaktadır. Kıskançlık, güvensizlik ve sahiplenmenin hakim olduğu bu aşk türünde yoğun duygular ön plandadır.
  • Mantıklı aşk (pragma): ‘Arkadaşça aşk’ ve ‘oyun gibi aşk’ türlerinin bir bileşimidir. Partnerin eğitim, meslek, maddi kaynakları ve aile yapısı gibi özelliklere öncelik verilen, ilişkinin devamlılığının olması beklendiği aşk türüdür. Mantıklı aşk biçimine sahip kişiler mantıklı ve gerçekçidir. Partnerinin varlığına ve konumuna göre ona değer biçer ve onun ekonomik olarak güvenilir olmasını ister (Knox ve Schact, 2010).
  • Özgeci Aşk (Agape): Karşısındakini kusurlarına rağmen seven, onun iyiliğini kendi iyiliğinden üstün gören bir aşk biçimidir. Aşk bu kişiler için bir görevdir ve bu görevi en üst potansiyelini kullanarak yapmak isterler. ( M, Açıkel, 2013)

Özetle Lee, bizlere aşkın hiçbir zaman tek bir renkten ve boyuttan oluşmadığını, aşkın birtakım genelleme ve sınırlarla tanımlanamayacak kadar özel olduğunu ifade etmiştir. Bu dünyada her birimiz benzersiz yaratılmışken, benliğimizi renklendiren en güzel parçalardan biri olan aşkın da benzersiz ve özel olması kaçınılmazdır. Aşkı sizin için en güzel renkte yaşamanız dileğiyle…

Yazar

Buse UYGUN

Psikolojik Danışman

Kasım 16, 2021
Kasım 16, 2021

Madde Kullanım Bozuklukları

İşlevselliğini bozacak ve davranışlarında değişime neden olacak seviyede sık madde kullanılması önceden madde bağımlılığı ya da madde kötüye kullanımı olarak isimlendirilmekteydi. Zihinsel durumumuzu değiştiren maddeler şu anki adlandırmayla madde kullanım bozukluklarına yol açar. Kafein haricindeki bütün maddeler için bu geçerlidir. Maddenin uzun süre kullanımı; psikotik bozukluklara, duygudurum bozukluklarına, kaygı bozukluklarına, obsesif kompulsif ve ilişkili bozukluklara, uyku-uyanıklık bozukluklarına, cinsel işlev bozukluklarına, deliryuma vb. rahatsızlıklara sebep olabilir.

Pek çok kullanıcı öncelikle az miktarlarda başlayıp kullanım miktarını gittikçe artırmaktadır. Bunu kontrol etmeye çalışsak da başarısız oluruz ama tamamen bırakmak gözümüze imkansız gibi görünse de, bırakmayı denemek yerine kullanım miktarını azaltabiliriz. Zamanımızın çoğu maddeyi edinmek ve kullanmak arasında kaybolur. Sosyal ilişkilerimiz sekteye uğrar ve yakınlarımızla tartışmamıza sebep olur. Maddeyi aldığımızda vücudumuz etkisine alışacağından dolayı aynı etkiyi sağlamak için daha çok kullandığımızda tölerans geliştirmiş oluruz. Töleransla birlikte daha önce kullandığımız miktardan daha az etkileniriz ve giderek artan dozlarda tüketme isteği bizi ele geçirir. Bu istek, madde kullanımı ve kumar oynama gibi davranışlarımızda dopamin salgılanmasıyla ilintilidir. Beyin kimyamızı etkileyen davranışlarımız ve davranışlarımızın tekrarını kolaylaştıran salgıladığımız hormon. Kısır döngü gibi görünen bu durumun üstesinden gelebilmemiz mümkündür. Yeşilay Danışmanlık Merkezini arayıp ücretsiz şekilde psikososyal desteğe ulaşabiliriz. 115’i tuşlayarak yakınlarımız veya kendimiz için bilgi ve bağımlılık hizmeti alabiliriz.

“Bırakabilirim fakat bu olmadan yapamıyorum”, “İstesem bundan uzaklaşırım aslında”, “Bir kereden bir şey olmaz deyip başladım ama bağımlı oldum”, “Arkadaş ortamında denedim ve sonra hayatım mafvoldu”, “Çevremdekileri teker teker kaybediyorum bu durum yüzünden” gibi birtakım cümleler kullanıcılar tarafından dile getirilmektedir. Değişmek istemek madde kullanım bozuklukları yaşayanlar ve çevresi için çok önemlidir. Yakınımızdaki kullanıcılara terapi alma konusunda destek olabiliriz. Grup terapisinin bağımlılıklarda çok etkili olduğu uzmanlar tarafından ortaya konmuştur. Gruptaki kişilerle özdeşleşmek ve gözlemlemek, ‘bağımlı düşünce sistemi’ne iyi gelmekte ve farkındalığı artırmaktadır. Madde kullanım bozukluğu olanlar, gerçeklik kavramlarının bozulduğunu ve düşünce süreçlerinin sıkıntıya uğradığını bilmelidir.

Bağımlılık Psikolojisi yazarı Twerski’nin aktardığına göre bağımlılık, maneviyatın karşı tezidir; bağımlılıktan kurtulmak, -illa bir dine olmasa da- maneviyata geçişi gerektirmektedir. Şunu da eklemek gerek, nüksün yaşanması önceki gelişmeleri silmez. Güçlü yanlarımızı sıralayıp olumlu kişilik özelliklerimiz üzerine düşünelim. Olumsuz öz imgemizi ve de düşük özsaygımızı değiştirebilmek için gerçekten yeterli biri olduğumuza inanmamız gerek. Esenlikler diliyorum.

Uzman Klinik Psikolog Nilgün Kurtgün

Yazar

NİLGÜN KURTGÜN

Psikolojik Danışman

Kasım 16, 2021
Kasım 16, 2021

Evlilikler Neden Biter ?

Evlenirken çiftler birbirlerine, bir ömrü sevgi ve saygı ile omuz omuza sürdürebilmek, iyi ya da kötü her durumda yan yana olabilmek adına söz verir. Ancak zamanla eşler arasında anlaşmazlıklar, tartışmalar yaşanabilir. Çünkü evlilik, her durumda birbirini onaylaması gereken iki kişinin beraberliği değildir. Her ilişkide olduğu gibi çiftler arasında da inişler-çıkışlar yaşanması olağandır. Bu noktada mühim olan; çiftlerin iyi bir arkadaşlık kurabilmiş olması, kriz anlarıyla birlikte baş edebilmesidir. Kadın ve erkeğin birbirini yargılamadan, suçlamadan, anlayışlı şekilde dinlediği ve konuşabildiği bir evlilikte, zaman zaman görüş farklılıkları ve çatışmalar yaşansa dahi mutlaka anlaşmanın bir yolu bulunacaktır. Etkili iletişimin esas olduğu ve temelinde saygı bulunan bu evlilikler, Gottman (1999) tarafından “duygusal zekalı” olarak nitelendirilmektedir.
Etkili iletişimin yanı sıra, hiçbir anlaşmazlığı çözemediği gibi büyüterek çıkmaza sokan “Dört Atlı”dan kaçınılması da mutlu bir evliliğin devamı için oldukça önemlidir. Peki nedir bu “Dört Atlı”?

  1. Eleştiri:
    Tamamen sen dili kullanarak kurulan cümleler içerir. Karşı tarafın sadece bir davranışı olumsuz karşılanmış olsa bile, genel ifadelerle onun kişiliğine, benliğine yönelik yargılayıcı değerlendirmeler vardır.
  2. Hor Görme:
    Eleştirinin daha kırıcı bir boyutu olarak düşünülebilir. Gottman (1999), bu atlının sıfat yakıştırma, göz devirme, küçümseme, alay etme, kara mizah ile karakterize olduğunu belirtmektedir.
  3. Kendini Savunma:
    Eleştiri ve hor görmeye maruz kalan bir kişinin kendini savunmaya başlaması kaçınılmaz olacaktır. Yine sen dili kullanılacak ve bu şekilde tartışmalar karşılıklı olarak daha sert bir hale bürünecektir.
  4. Araya Duvar Örme:
    Üç atlının şiddetini giderek artırdığı, anlaşmanın imkansız hale geldiği evliliklerde sıkça karşılaşılır. Eşlerin biri ya da ikisi karşılık vermeyi bırakır, umursamaz görünür, iletişim tümüyle kopar.
    Bu dört atlıya eşlik eden birçok olumsuz etmenle sorunlar içinden çıkılamaz duruma gelebilmekte ve evlilikler, boşanma ile sonuçlanabilmektedir. Ancak bu, kaçınılmaz bir son değildir. Durumun farkına vararak boşanmak istemeyen eşler; çift terapisine gitmeye karar verdiklerinde, özellikle bu dört atlı üzerinde durularak evlilik içerisinde var olan görünür ya da daha derindeki problemler çiftle birlikte ele alınmakta, terapist gerekli gördüğünde eşlerle birebir görüşmeler de yapılmaktadır. Bunun sonucunda çiftlerin kararıyla ayrılıklar yaşanabildiği gibi terapi süresince birbirleriyle etkili iletişim kurmayı ve çatışma anlarını birlikte çözümlemeyi öğrenmiş olan pek çok çiftin daha mutlu bir evliliğe adım attıkları da bilinmektedir.

Yazar

Beyza Nur YÖNDEM

Psikolog

Kasım 16, 2021
Kasım 16, 2021

Duygusal Körlük Sendromu

Hiçbir tehlikeden korkmamak nasıl bir duygu olurdu? ‘Korkusuzluk’ kulağa çok hoş gelen bir kavram olsa da insanın varlığını sağlıklı bir şekilde sürdürebilmesini mümkün kılmayan bir durumdur.
Sinir sistemindeki bir değişiklikle insanın yaşama şeklini nasıl değiştirebileceğinin en uç ve nadir görülen örneklerinden biri olan ‘Kluver-Bucy Sendromu’ korkusuzluğu mümkün kılan patolojik bir durumdur. Korku ve öfke yaratan durumlara azalmış motor ve sözel tepki verme şeklinde görülen bu bozukluk, korku duygusunda azalmanın yanı sıra yeme dürtüsünde kontrolünü kaybedercesine artma, anormal yemek yeme, cinsel dürtülerde artma-hiperseksüalite ve parafilik davranışlar şeklinde belirti vermekte ve insan hayatını bir çok yönden olumsuz etkileyebilmektedir.
Adını Heinrich Klüver ve Paul Bucy’ den alan Klüver-Bucy Sendromu, ilk kez 1937 yıllarında maymunlarla yapılan bir deneyde beynin bitemporal bölgesinde lezyonlara bağlı nörodavranışsal değişikliklerin görülmesiyle fark edilmiş, 1955 yılında epilepsi hastası bir bireyin bilateral temporal lobektomi operasyonunda insanlarda varlığı dikkat çekmiştir. Halk arasında duygusal körlük dediğimiz bu hastalığa temelde ‘Herpes Simplex’ virüsününe bağlı beyin enfeksiyonu neden olmaktadır. Bunun dışında, temporal lob travmaları, CO zehirlenmesi, subdural kanama, inme, epilepsi, beyin tümörleri veya alzheimer hastalığı gibi hastalıklara bağlı temporal lop lezyonlarıda neden olan faktörler arasında sayılabilmektedir. Temporal lop, konuşma, hafıza, işitme ve duyguları düzenleme gibi işlevlerde görev aldığından bu bölgedeki hasarlar ve lezyonlar hasta bireyin konuşma sorunları ve hafıza problemleri yaşamasına, üzüntü, mutluluk, acı, sevinç, korku ve öfke gibi tanımladığımız duyguları hissetmemesine neden olmaktadır. Başlarda bireyler sadece konuşmakta zorlanmakta, künt duygulanıma sahip olarak mimiklerini kullanamadan düz bir yüz ifadesine sahip olmakta ve streotipik hareketler yapmaktayken sonrasında yaralandığında, vücudunda herhangi bir kesik, yara, yanık olduğunda acı hisssetmeme ve ağrıya acıya tepki vermeme kendinin ve başkasının acısını tanımlayamama ve empati kuramama şeklinde devam etmektedir. Bu nedenle adına ‘Duygusal Körlük Sendromu’ denmektedir. Tıp dilinin ise bilateral temporal lob bozukluğu olarak bildiği bu bozukluk hemen her yaşta ortaya çıkabilse de sıklıkla çocuklarda görülmektedir. Çocuklarda dikkat dağınıklığı, genital organların kendiliğinden uyarılması, konvülsiyonlar ve epileptik nöbetler şeklinde belirti vermektedir. Tanı için, Manyetik rezonans görüntüleme, bilgisayarlı tomografi ve BOS analizi kullanılmaktadır. Tanı kesinleşmesi sonrası tedaviye alınan bireylerde birincil amaç hastanın davranışsal bozukluklarından zarar görmesini önlemektir. Güncel araştırmalarla bir çok yeni tedavi yöntemi deneniyor olsa da deforme olan sinir dokularının tekrar oluşturulmasının mümkün olmaması nedeniyle Kluver-Bucy Sendromunun henüz etkin bir tedavi metodu bulunmamaktadır. Mevcut tedaviler sıklıkla uygunsuz davranış semptomlarını hafifletmeye yönelik ilaç kullanmını içermektedir. Sıklıkla, SSRI grubu ilaçlar haloperidol ve kolinerjik reseptör blokerleri, karbamazepin ve luprolidler reçete edilen ilaçlardır. Birçok yan etkisi bulunan bu psikotik ajanlar hekim muayenesi sonrasında alınmalı ve kontrol altında tutulmalıdır. Klüver bucy sendromu hayatı tehlikesi olan bir hastalık olsa da erken dönem teşhis ve tedavi ile belirtileri kontrol altına alınabilen bir bozukluktur.

Yazar

PSK. DAN. CANER TANRIVERDİ

Kasım 16, 2021

Fonksiyonel Besinlerin Sağlık Üzerine Etkisi

Teknolojinin gelişmesi, diyet ve   hastalıklar arasındaki ilişkiyi anlamamıza olanak vermiştir. Fonksiyonel besinlerin; sağlığımızın korunması ve geliştirilmesindeki rolleri daha çok ilgi çeker hale gelmiştir. Her şeyden önce hiçbir gıdanın mucize olmadığının bilinmesi gerekir. Fonksiyonel besinler hiçbir işlem görmemiş doğal bir besin maddesi olabileceği gibi fonksiyonel bir besin öğesi ile zenginleştirilmiş veya genetik mühendislik yöntemleri ile değişikliğe uğratılmış bir besin de olabilir ve günlük diyetle tüketilebilir. Besin ve besin ögesinin sağlığımız üzerinde olumlu etkileri, bazı kronik hastalıklardan korunmada ve bu hastalıkların tedavisinde katkıları olduğu gösterilmiştir. Örneğin; domateste bulunan likopen, somon balığında bulunan omega-3 yağ asitleri ve soyada bulunan fitoöstrojenler gibi çeşitli meyve ve sebzelerle tahıllar, balık, süt ve et ürünlerinde fonksiyonel özellikli bileşenler bulunmaktadır. Düzenli fonksiyonel besin tüketimi kanser ve kardiyovasküler hastalıklardan korunma ve tedavide, gastrointestinal sistemin sağlığın korunmasında, menapoz semptomların hafifletilmesi, osteoporozun önlenmesi ve göz sağlığın korunmasında etkilidir. Beslenme alışkanlıklarının daha fazla meyve, sebze ve tahıl tüketecek şekilde değiştirilmesi kronik hastalıkların önlenmesinde etkin ve pratik bir yaklaşımdır. Fonksiyonel besinlerin hastalıklar üzerine etkileri ise; Sarımsak-Soğan; Allium türüne ait olan sarımsak ve soğan yemeklerde sık olarak kullanılan sebzedir. Soğan ve sarımsakta insan sağlığına yararlı olan iki kimyasal grup bakımından zengindir. Bunlar flavonoidler ve alkenil sistein sülfoksitlerdir. Sarımsağın Çin ve Japonya’da geleneksel olarak hipertansiyonun tedavisinde kullanıldığı bilinmektedir. Yapılan bir çalışmada her gün sarımsak tüketiminin tansiyonu düşürdüğü ayrıca sarımsağın kolesterolu düşürüldüğüne dair çalışmalar vardır.

 DOMATES :

Potasyum, fosfor, A, C, E vitaminleri ile karotenoidler, polifenoller ve flavonoidler gibi fitokimyasalları içermektedir. İçeriğinde bulunan vitaminlerin ve karotenoidlerin antioksidan özelliklere sahip olduğu ve kalp damar sağlığını desteklediği bilinmektedir.   

SOYA ;

Soyadan elde edilen proteaz inhibitörleri, fitosteroller, saponinler, fenolik asit, fitik asit gibi biyoaktif bileşenlerin fonksiyonel nitelik taşıması ve sağlık üzerine yararlı etkilerinin ortaya çıkarmıştır. Soyada yer alan fitosteroller, kolesterolu düşürdüğü yapılan çalışmalarla kanıtlanmıştır.

ÇAY ;

Yapılan çalışmalar çayın kansere karşı koruyucu etkilerinin olabileceğini göstermektedir. Çay tüketimi arttırılarak koroner kalp hastalıklarında korunma konusunda yapılan çalışmalar kesin sonuçlar vermiş olmasa da çeşitli çalışmalarda yeşil çay ve siyah çay tüketenlerde önemli derecede risk azalması gözlenmiştir. Günde iki üç fincan yeşil çay tüketenlerin obezite kontrolü sağladığı , kolesterol seviyesini düşürdüğü,ödem attığına dair yapılan çalışmalar vardır.

CEVİZ ;

Cevizin içerdiği E vitamini ve diğer antioksidanların (fitosterol ve polifenoller) cevizin fonksiyonel besin olarak kabul görmesini sağlamaktadır. Bu bileşiklerin; kalp damar hastalıklarına, bazı kanser türlerine ve yaşlanmanın olumsuz etkilerine karşı koruyucu rol oynadığı belirtilmektedir E vitamininin LDL kolesterole karşı koruma sağladığı ve kalp hastalıkları riskini azalttığı bildirilmiştir. Cevizin hipertansiyon kontrolu sağladığı,kan damarlarının iç duvarlarını yumuşatmakta ve damarların rahatlamasını sağlamaktadır. Cevizin kalp sağlığı üzerine koruyucu etki göstermesinin; sahip olduğu yağ asidi profili (omega-3 ve omega-9) ve polifenol zenginliğinden kaynaklandığı açıklanmıştır. 

 TURUNÇGİLER ;

Turunçgillerin C vitamini zengini olduğunu ayrıca kan basıncını düşürdüğü yapılan çalışmalarla kanıtlanmıştır.Turunçgil tüketiminin obezite tedavisinde olumlu etkileri olduğu bilinmektedir.   

 ZEYTİNYAĞI ;

antioksidan, antienflamatuvar, antikarsenojenik etkiler göstererek LDL miktarını düşürdüğü bilinmektedir.En önemli bileşenlerinden oleik asit, kan kolesterolünü azaltır, kolon, göğüs ve prostat kanseri oluşum riskini azaltır, kan şekeri ve insülin miktarını azaltır.Kanser ve kardiyovasküler hastalıklara karşı da önemli bir koruyucudur.     

KETEN TOHUMU ;

Keten tohumu, diğer bitkisel besinlerden  daha fazla lignan içerir. Keten lignanları, kanserli tümörlerin, özellikle de göğüs, endometriyum ve prostat gibi hormona duyarlı olanların büyümesinin azaltıldığına dair yapılan çalışmalar vardır. Keten tohumu çayı nefes darlığı, astım, kötü öksürük ve bronşite karşı, keten tohumu unu ise akciğer tüberkülozu, bağırsak ve karın ağrısına karşı kullanılmaktadır.  

  CHİA TOHUMU ;

Antioksidan etki gösterebilen bu fenolik bileşikler hücredeki oksidatif dengenin sağlanmasını destekleyerek kardiyovasküler hastalıklar, dislipidemi, diyabet, kanser gibi kronik hastalıklardan koruyucu olmaktadır. İyi bir omega kaynağıdır. Chia tohumu, kan basıncının dengelenmesini sağlar. Chia tohumu; diyet posası, mineral, protein, yağ (özellikle ALA) bakımından zengin olması nedeniyle diyetlerinizde de alternatif bir besindir. İçerdiği sağlıklı bileşenler sayesinde ağırlık kaybının yanı sıra obeziteye karşı koruyucu olabilmektedir.   

BALIK YAĞI ;

A ve D vitamini, fosfor, kalsiyum (özellikle kılçığıyla tüketilirse), iyot, çinko, potasyum, sodyum, klor yönünden zengindir. Balık yağı yüksek oranda içerdiği omega-3 yağ asitleri ile kalp damar sağlığı üzerinde olumlu etkileri varır .Balık yağlarının kas ve eklemlerdeki ağrıları da azalttığı bilinmektedir. Astım ;özellikle çocuk yaş grubunda nefes darlığı şeklinde ortaya çıkarak kendisini gösteren bir hastalıktır. Balık yağlarının, kan damarlarının yüzeyini genişletip dokulara daha fazla oksijen girişini sağladığı için astım hastalarına önemli faydaları vardır.                                                                                                                                                                              Fonksiyonel besinlerle, toplumun sağlıklı beslenerek, tedavi harcamaları ve işgücü kayıplarını azaltacağı ve insan hayatının kalitesini artıracağı düşünülmektedir. Bu nedenle fonksiyonel besin üretimi ve tüketimi teşvik edilmelidir.  

 Besinler ilacınız olsun! Sağlıklı mutlu günler.

Yazar

Mutlu OĞUZ

Diyetisyen

Kasım 16, 2021

Çocuklarımızı Cinsel İstismardan Nasıl Koruyabiliriz ?

Cinsel istismar yetişkinlere veya çocuklara karşı dokunma, okşama, öpme gibi izinsiz yapılan eylemlerdir. Özellikle çocuklar cinsel istismardan büyük ölçüde etkilenir ve bu yetişkinlik dönemlerine de yansır. İstismar vakalarının çoğu aileyi tanıyan, çocuğa yakın kişiler tarafından yapılır ve çocuk bazen bunun ne olduğunu anlayamaz ya da ebeveynlerine söylemeye çekinir. Durumunuz ne olursa olsun, acı çekmeden ve korkmadan yaşamayı hak ediyorsunuz. Tacize uğrasanız bile, hatta sizi taciz eden kişi ailenizden biri veya yakın arkadaşlarınızdan biri olsa bile, hukuki ve psikolojik yardım alabileceğinizi bilmelisiniz. Tüm istismar biçimlerini, bunları durdurma ve önleme yollarını öğrenmek hem kendi yaşantınız için hem de istismara uğramış birinin hayatı için fark yaratabilir.
Çocuğun cinsel istismara uğradığı nasıl anlaşılır?

  • Unutmayın; Çocuklar durumu genellikle saklar
  • Kendisi değilde başka bir çocukmuş gibi söyleyebilir
  • Cinsel istismarın farkedilmesi çoğu zaman tesadüfi olduğu için çocuklarla iletişimin güçlü olması, çocuğun ebeveyne güven duyması, ondan korkmaması gerekmektedir.
  • Örneğin; Çocuk sinirli, güvensiz, zayıf, cezalandırıcı, şiddet uygulayan bir anne ya da babaya yaşadığı cinsel istismarı söylemez.
    *Çocuğunuz normalden daha içine kapanık, duygusal ve huysuzsa,
    *Belli belirsiz öfke patlamaları yaşıyor, geceleri kabuslar görüp altına kaçırıyorsa,
    *Evden veya okuldan sürekli kaçıyor, bazı yerler ve kişilerden aniden korkuyorsa,
    *Özel bölgelerinde morarma ve kanama varsa,
    *Tuvalet yaparken sürekli bir ağrı varsa,
    *Oyun oynarken daha önce duymadığınız şekilde argo kelimeler sarf ediyorsa çocuğunuz cinsel istismara uğramış olabilir.

Peki Çocukları Cinsel istismardan Nasıl Koruyabiliriz?
• Çocuğunuza iyi ve kötü dokunmaları anlatın: İyi dokunmalar kişinin sevildiğini önemsendiğini hissettirir. Kötü dokunmalar ise, kişide öfke, nefret, suçluluk duygusu hissettirir. Çocuğunuza böyle durumlarda bağırmasını, yardım istemesi gerektiğinden söz edinin.
• Eğer herhangi birisi özel bölgelerine dokunursa hemen oradan ve o kişiden uzaklaşması gerektiği ya da çığlık atarak etrafındaki kişilerden yardım isteyebileceğini öğretin.
• Yabancılardan herhangi bir madde; çikolata veya oyuncak olabilir almaması ve yabancılarla konuşmaması gerektiğini anlatın.
• Çocuğunuza iç çamaşırı kuralını öğretin: Çocuklarınıza vücutlarının kendilerine ait olduğunu ve hiç kimsenin, kendi izinleri olmadan vücutlarına dokunmayacaklarını öğretin.
• Cinsel bilgiler veren kitaplar çocuğunuzla birlikte okuyun: Cinsel içeren kitaplar alıp çocuğunuzla beraber okuyun ve çocuğunuzu anlatın.
• Çocuğunuza hayır demeyi öğretin:“HAYIR” deme becerisini geliştirmek çocuğu cinsel istismardan korumak için önemlidir. Böylece kendi seçimlerinin olduğunu, birey olarak kabul edildiğini bilir ve istismarcısına da “Hayır” diyebilir. Bu seçimler arasında “Sarıl bakalım amcaya”, “Teyze bir kere öpsün” gibi çocuğun onayı olmayan dokunmalara teşvik etmeyi bırakmak önemli rol oynar.
Çocuklarınız için kimin ne dediğini umursamamaya çalışın, ayıptır, yanlış diyip çocuklarınıza başkalarına emanet etmemeye çalışın. Başkalarının ya da aileden birinin çocuklarınızı rahatsız edecek şekilde dokunmasına izin vermemeye çalışın. Bu şekilde istismara mağdur kalma riskleri daha azalır. Saygı ve Sevgilerimle…

Yazar

Hatice ÖZTÜRK

Uzman Klinik Psikolog