Ekim 19, 2021
Ekim 19, 2021

Sosyal Kaygı

Sosyal kaygı, bireyin tanımadığı insanlara karşı utanmaktan, çekinmekten ve toplumsal eylemlerde bulunurken belirgin ve sürekli korku ve kaçınma duyma hali olarak tanımlanmaktadır (APA, 2000). Birçok araştırma sosyal kaygının ergenlik döneminde başlangıç gösterdiği ve görülme sıklığının arttığı konusunda ortak bir sonuca varmaktadır (Sübaşi, 2007; Solmaz, Sayar, Özer, Öztürk, ve Acar, 2000; Yavuzer ve Sertelin Mercan, 2017). Literatürde sosyal kaygı cinsiyet ile birlikte değerlendirildiğinde kadınlarda daha yüksek olduğunu gösteren araştırmalardan (Gültekin ve Dereboy, 2011; Kermen, İlginç Tosun, ve Doğan, 2019; Öngider ve Kavak, 2014; Güz ve Dilbaz, 2003) farklı olarak erkeklerde daha yüksek olduğunu gösteren çalışmalar da mevcuttur (Sübaşi, 2007; Solmaz, Sayar, Özer, Öztürk, ve Acar, 2000; Turan ve ark., 2000). Fakat cinsiyetin sosyal kaygı düzeyini etkilemediğini gösteren çalışmalar da bulunmaktadır (Şahan ve Eraslan Çapan, 2017; Dinçyürek, Çağlar, ve Arslan, 2012; Bayramkaya, Toros, ve Özge, 2005). 

Sosyal kaygının şiddeti, stres ile paralel artmakta olup toplumda yaygın olarak görülmektedir. Sosyal kaygı; okul ve iş yaşamında başarısızlığa, depresyona, madde kullanımına, intihar düşüncesine ve kişilerarası sorunlara sebep olabilmektedir (Yavuzer ve Sertelin Mercan, 2017; Gültekin ve Dereboy, 2011). Hamarta (2019) ergenlerle yaptığı çalışmasında, mükemmeliyetçiliğin ve olumsuz değerlendirilme korkusunun sosyal kaygıyı yordayacağını ifade etmiştir. Bir diğer çalışmada sosyal kaygının en etkili yordayıcı değişkeni benlik saygısı olarak öne çıkmaktadır. Benlik saygısı ile sosyal kaygı arasında negatif ilişkinin olduğunu gösteren bu çalışmada, yalnızlık düzeyinin artması ile sosyal kaygı düzeyinin yükseldiği görülmüştür. Olumlu benlik saygısının geliştirilmesinde ailenin rolünün önemli olduğu unutulmamalıdır (Sübaşi, 2007). Türe (2013) Tıp Fakültesi öğrencileri ile yaptığı çalışmada, sosyal kaygı ve aile bağlanma stilinin önemini desteklemiştir. Çocuklar üzerinde yapılan başka bir çalışmada; çocuğun anneden red algısı, otomatik düşünceleri etkilediği ve sosyal kaygıyı yordayacağı sonucuna ulaşılmıştır (Tezcan, Erden, ve Yiğit, 2017). 

Sosyal kaygılı bireyler sağlıklı kişilerarası ilişkiler geliştiremediğinde, bu durumu telafi etmek için internet kullanımına yönelebilir. Alanyazında yapılan çalışmalarda; problemli internet kullanımının bilişsel çarpıtmaların önemli bir bölümünü de yordayacağı ortaya çıkmıştır. Ayrıca problemli internet kullanımı ve kişiler arası ilişkilerde bilişsel çarpıtmaların erkeklerde daha fazla olduğu gözlemlenmiştir (Şahan ve Eraslan Çapan, 2017; Tuzgöl Dost ve Zorbaz, 2014). Sosyal fobi ile olumsuz etkilenen bireysel ve sosyal gelişmeler yaşam kalitesinin düşmesine ve bireylerin hayatlarını sınırlandırmasına sebep olabilmektedir (Ateş & Gençdoğan, 2017).Yaşam kalitesi kavramına verilen önemin son yıllarda artması ile sosyal fobinin, yaşam kalitesi üzerindeki negatif sonuçları ile öne çıktığı çalışmalar yapılmıştır(Gültekin ve Dereboy, 2011). 

Literatürde; yaşam doyumu, yaşam kalitesi ve psikolojik iyi oluş gibi olumlu kavramlarla yapılan çalışma sayısı yeterli değildir (Kermen ve ark., 2019). 

Sosyal kaygı, panik bozukluğu tanısına sahip bireylerde daha sık görülmektedir (Öngider ve Kavak, 2014). Literatürde panik bozukluğun daha fazla yeti yitimine sebep olduğuna dair çalışmalar bulunmaktadır (Güz ve Dilbaz, 2003). Sosyal kaygı ile depresyon arasında yüksek bir komorbidite görülmektedir. Umutsuzluk, intihar düşünceleri, anksiyete ve aleksitimi sosyal fobisi olan bireylerde sıkça görülür (Solmaz ve ark., 2000). Literatür araştırmaları incelendiğinde, çekingen kişilik bozukluğunun sosyal fobiyle birliktelik gösterdiğine dair çalışmalar mevcuttur. Çekingen kişilik bozukluğunun varlığı, sosyal fobide kaygı ve kaçınmayı arttırmaktadır. Fakat yeti yitimi açısından çekingen kişilik bozukluğunun olması negatif bir etki yaratmamaktadır (Gültekin ve Dereboy, 2011; Sayar ve ark., 2000). 

Sosyal fobinin tedavisinde başa çıkma yeteneği kazandırılması için yapılacak çalışmaların ve psikolojik yardımın faydalı olacağına yönelik yapılmış araştırmalar mevcuttur (Ateş ve Gençdoğan, 2017). 

Alanyazın incelendiğinde araştırmanın bulgusunu destekleyen çalışmalardan Mercan ve Yavuzer (2017) tarafından gerçekleştirilen on iki oturumluk bilişsel davranışçı yaklaşımla bütünleştirilmiş sosyal beceri eğitimi programının sosyal kaygıyı azaltmada önemli bir yöntem olduğunu desteklemiştir. Üniversite öğrencilerinde çözüm odaklı grupla psikolojik danışmanın sosyal kaygı üzerinde etkili olduğunu gösteren çalışmalar da literatürü destekler niteliktedir (Ateş ve Gençdoğan, 2017). 

Uzman klinik Psikolog EREN AY 

KAYNAKÇA 

Amerikan Psikiyatri Birliği. (2000). DSM IV-TR Tanı ve Ölçütleri: Başvuru Elkitabı (2. Baskı). (Çev. Ertuğrul Köroğlu). Ankara: Hekimler Yayın Birliği. 

Ateş, B. Ve Gençdoğan, B. (2017). Üniversite Öğrencilerinin Sosyal Fobi ile Başa Çıkmalarında Çözüm Odaklı Grupla Psikolojik Danışmanın Etkisinin İncelenmesi. İnönü Üniversitesi Eğitim Fakültesi Dergisi, 18 (1), 188-203. 

Bayramkaya, E., Toros, F. Ve Özge, C. (2005). Ergenlerde Sosyal Fobi ile Depresyon, Öz kavram, Sigara Alışkanlığı Arasındaki İlişki. Klinik Psikofarmakoloji Bülteni , 15(4), 165-173. 

Dinçyürek, S., Çağlar, M. Ve Arslan, N. (2012). Üniversite Öğrencilerinin Sosyal Kaygılarının Analizi. Hacettepe Üniversitesi Eğitim Fakültesi Dergisi , 43, 106-116. 

Gültekin, B. K. Ve Dereboy, F. (2011). Üniversite Öğrencilerinde Sosyal Fobinin Yaygınlığı ve Sosyal Fobinin Yaşam Kalitesi, Akademik Başarı ve Kimlik Oluşumu Üzerine Etkileri. Türk Psikiyatri Dergisi , 22(3), 150-158. 

Güz, H. Ve Dilbaz, N. (2003). Sosyal Kaygı Bozukluğu İle Panik Bozukluğu Olgularının Demografik ve Bazı Klinik Özellikler Açısından Karşılaştırılması. Klinik Psikiyatri, 6, 32-38. 

Hamarta, E. (2009). Ergenlerin Sosyal Kaygılarının Kişilerarası Problem Çözme Ve Mükemmelliyetçilik Açısından İncelenmesi. İlköğretim Online, 8 (3), 729-740. 

Kermen, U., İlçin Tosun, N. Ve Doğan, U. (2016). Yaşam Doyumu ve Psikolojik İyi Oluşun Yordayıcısı Olarak Sosyal Kaygı. Eğitim Kuram ve Uygulama Araştırmaları Dergisi, 2(2), 20- 29. 

Öngider, N. Ve Kavak, V. (2014). Agorofobisi Olmayan Panik Bozukluk Hastalarında Eşlik Eden Sosyal Fobik Semptomların ve Sosyodemografik Değişkenlerin İncelenmesi. Klinik Psikiyatri Dergisi, 17, 63 – 72. 

Sayar, K., Solmaz, M., Öztürk, M., Özer, A. Ve Arıkan, M. (2000). Yaygın Sosyal Fobi hastalarında Çekingen Kişilik Bozukluğu ve Psikopatolojiye Etkileri. Klinik Psikiyatri, 3, 163- 169. 

Solmaz, M., Sayar, K., Özer, A., Öztürk, M., ve Acar, B. (2000). Sosyal Fobi Hastalarında Aleksitimi,Umutsuzluk ve Depresyon:Kontrollü Bir Çalışma. Klinik Psikiyatri Dergisi , 3, 235- 241. 

Sübaşi, G. (2007). Üniversite Öğrencilerinde Sosyal Kaygıyı Yordayıcı Bazı Değişkenler. Eğitim ve Bilim, 32 (144), 3-15 

Şahan, M. Ve Eraslan Çapan, B. (2017). Ergenlerin Problemli İnternet Kullanımında Kişilerarası İlişkilerle İlgili Bilişsel Çarpıtmaların ve Sosyal Kaygının Rolü. Ege Eğitim Dergisi, (18)2, 887-913. 

Tezcan, G., Erden, G. Ve Yiğit, İ. (2017). Çocukluk Döneminde Sosyal Kaygının Gelişiminde Ebeveyn Kabul-Red Algısı: Otomatik Düşüncelerin Aracı Rolü. Klinik Psikoloji Dergisi, 1 (1), 12-23. 

Turan, M., Çilli, A., Aşkın, R., Herken, H., Kaya, N., ve Kucur, R. (2000). Sosyal Fobinin Diğer Psikiyatrik Hastalıklarla Birlikteliği. Klinik Psikiyatri , 3, 170-175. 

Tuzgöl Dost, M. Ve Zorbaz, O. (2014). Lise Öğrencilerinin Problemli İnternet Kullanımının Cinsiyet, Sosyal Kaygı ve Akran İlişkileri Açısından İncelenmesi. Hacettepe Üniversitesi Eğitim Fakültesi Dergisi, 29 (1), 298-310. 

Türe, H. (2013). Tıp Fakültesi Öğrencilerinde Sosyal Anksiyete Düzeyini Etkileyen Etkenler, Anne-Babaya Bağlanma Ve Yetişkin Bağlanma Biçimleri. Anadolu Psikiyatri Dergisi , 14, 310-317. 

Yavuzer, H. Ve Sertelin Mercan, Ç. (2017). Bilişsel-Davranışçı Yaklaşımla Bütünleştirilmiş Sosyal Beceri Eğitiminin Ergenlerin Sosyal Kaygı Düzeyinde Etkisi. Elektronik Sosyal Bilimler Dergisi, 16 (63), 1187-1202. 

Yazar

Eren AY

Uzm. Klinik Psikolog

Ekim 19, 2021
Ekim 19, 2021

Pandemi Döneminde Beslenme

Zor günler geçirdiğimiz şu günlerde beslenmemize oldukça dikkat etmemiz gerekmektedir.Corona virüse karşı korunmada bağışıklık sistemini kuvvetlendirmek beslenmeyle mümkün olmaktadır. Virüsün yayılımını azaltmada koruyucu yöntem olarak karantina uygulaması çok önemlidir.Bu süreç; kişilerin duygu durumlarını olumsuz etkilemekte,duygu durumları ise beslenmesini etkilemektedir.Evimizde geçirdiğimiz bu süreçte pandemiyle ilgili aldığımız haberler stres seviyelerinde yükselmeye neden olmaktadır.Bu durumuna bağlı olarak tatlı ve şekerli gıdalara yönelim artmakta ,fiziksel aktivitenin azalmasıyla kilo artışı kaçınılmaz olmaktadır.

Kilo kontrolünü sağlamak ve bağışıklık sistemini kuvvetlendirmek için doğru beslenmek önemlidir. Bunun için ; paketli gıdalardan uzak durmak,Akdeniz diyetinin temelini oluşturan meyve sebze tüketimini artırmak,tam tahıllı besinler tüketmek,haftada iki kez balık tüketmek önemlidir.

Bağışıklık sistemi üzerinde olumlu etkileri olan antioksidanlar( A,C,E  vitamini ve D vitamini),omega 3 ve probiyotik tüketimine özen göstermek gereklidir.

Karbonhidratlı gıdalar,mutluluk hormonu olarak bildiğimiz seratonin artışına neden olur. Seratonin; uyku ve iştah kontrolünü sağlamada,ruh halinin iyi olmasında görevlidir.Mutluluk hormonu salgılamak için çikolata ve şekerli ürün tüketmeye gerek yoktur .Bu durum hem bağışıklığı düşürmekte hem de kilo artışına neden olmaktadır.

Seratonin ;hindi eti,balık eti,süt ürünleri,ceviz,yumurta,muz ,ananas,erik.fındık,kuru meyveler,ıspanak,nohut,istiridye ve kalamar gibi besinlerde bulunur.

Geç  yenilen akşam yemekleri ya da televizyon karşısında yenilen atıştırmalıklar uyku düzenini bozmaktadır.Bu nedenle akşam yemeklerinde melatonin ve seratonin içeren besinler tüketmek önemlidir.Melatonin içeren besinler;havuç,turp,kereviz,ıspanak,badem,muz,kiraz ve yulaftır.

Bağışıklık sistemini kuvvetlendirmek için antioksidan yönünden zengin besin tüketmek önemlidir.Bunlar vitamin A,C,E yönünden zengin besinlerdir.Beta karoten A vitaminin öncü maddesidir ve en çok havuç,tatlı patates,şeftali,bal kabağı,kavun ,kayısıda bulunur.C vitamini içeren besinler ise;potakal,limon,biber,çilek,brokoli,maydonoz ve yeşil yapraklı sebzelerdir.VitaminE; tahıllarda,et,balık,yumurta,ceviz,fındık,badem,lahana,ıspanak,kabak,zeytinyağı ve fındık yağında bulunmaktadır.

D vitamini seviyesi ülkemizde düşüktür . Bunun üzerine karantinanın eklenmesi ve kış mevsiminin yaşanmasıyla Güneş’ten fazla yararlanamamamız seviyeleri daha da düşürmektedir.Covid 19 a yakalanan kişilerde yapılan çalışmalar, D vitaminin düşük olduğuna yöneliktir. Bağışıklık sitemi üzerine etkisi olduğunu bildiğimiz D vitamini;viral enfeksiyonlara karşı koruyucudur,solunum yolları enfeksiyonları,pnömoni ve Covid 19 a karşı koruyucu olduğuna dair yapılan çalışmalar vardır.D vitaminin kaynağının güneş olduğu bilinmektedir.Karaciğer,yumurta sarısı,peynir,yoğurt,süt,kefir.mantar gibi besinler D vitamini yönünden zengin besinlerdir.

Çinko’nun bağışıklık sistemini desteklediği ve COVİD 19 a karşı koruyucu olduğu bilinmektedir. Çinko yönünden zengin besinler;tavuk eti,hindi eti,kırmızı et,fındık,kabak çekirdeği,susam,fasulye ve mercimektir.

Probiyotikler ise yeterli miktarda alındığında bağışıklık sistemini destekler.Bunun için;yoğurt,peynir,turşu,kefir ve boza tüketilmelidir.

Sonuç olarak bağışıklığımızı kuvvetlendirmek ve kilo alımını engellemek için;

-Günde 2-2,5 litre su tüketmek

-Paketli , şekerli,işlenmiş gıdalardan olabildiğince uzak durmak

-Günde 5 -6 porsiyon sebze meyve tüketmek

-Yemekleri ızgara ve fırında yapmak , kızartmalardan uzak durmak

-Yağ oranı yüksek hızlı tüketilen gıdalardan uzak durmak

-Fiziksel aktiviteyi artırmak, günlük yürüyüşler yapmak

-Uyku düzenine dikkat etmek,

-Güneş ışığından yararlanmaktır.

Herkese sağlıklı mutlu günler dilerim

Yazar

Mutlu OĞUZ

Diyetisyen

Ekim 11, 2021
Ekim 11, 2021

CİNSEL EĞİTİM 

Cinsel eğitim denince pek çok kişinin aklına ilk olarak üreme gelmektedir. Bunun, üreme organlarının işlevleri hakkında bilgi veren ve cinsel ilişkiyi vurgulayan bir eğitim olduğu düşünülmektedir. Gerçekte ise cinsel eğitim,

  • bireyin fiziksel,
  • duygusal ve cinsel gelişimini anlaması,
  • olumlu bir kişilik kavramı geliştirmesi,
  • insan cinselliğine,
  • başkalarının haklarına,
  • görüş ve davranışlarına saygılı bir bakış açısı edinmesi,
  • olumlu davranış biçimi,
  • değer yargıları geliştirmesi eğitimidir.

Ayrıca bu eğitim; cinselliğin kişiler arasındaki öneminin algılanmasına, bireylerin cinsel uyumu bozacak, korku, utanç ve suçluluk gibi psikolojik duygulardan uzaklaşmasına; sevmeye yetenekli kişilerin yetiştirilmesine yardımcı olur.

CİNSEL EĞİTİM NE ZAMAN BAŞLAMALI?

Çoğu anne baba bir bebekleri olacağını öğrendikleri zaman hemen cinsiyet tahminleri ve tercihleri yapmaya başlarlar. Aslında bebeğin cinsiyetini düşündükleri ilk andan itibaren bir cinsel eğitimin başladığını söylemek mümkündür. Öğrenildiği andan itibaren, bebeğin odası, giysileri, oyuncakları, hatta biberonlarının ve annenin hastanede giyeceği geceliğin rengi bile bebeğin cinsiyetine göre ayarlanmaya çalışılmaktadır. Bu da cinsel eğitimin gizli bir şekilde ve aynı zamanda aslında bilinçsiz olarak başladığı söylenebilir. Çünkü ebeveynler, henüz bebeği doğmadan onun cinsiyetine bağlı düşünce ve tutumlar geliştirmişlerdir. O halde ebeveynler açısından cinsel eğitimin hamilelik döneminde ya da en geç doğumla başladığını söylemek mümkündür. Bu plansız ve bilinçsiz eğitim bebekle oynanan oyunlarda, ona hitap şeklinde, giysilerinde, oyuncaklarında hep sürer gider.

            Çocuk biraz büyüyüp (yaklaşık üç yaşlarında) cinsellikle ile ilgili soru sorduğunda anne baba telaşa kapılır, şaşırır hatta bir kısmı korku duyar. Oysa cinsel eğitim gerçekte çoktan başlamıştı fakat anne baba ilk kez somut olarak karşılaşmaktadır. Bu anlamda da bilinçli cinsel eğitimin sorularla yaklaşık üç yaş civarında başladığı söylenebilir.

   NEDEN CİNSEL EĞİTİM VERİLMELİ?      

            Kişiliğin temelleri okul öncesi dönemde atılmaktadır. Bu dönemdeki çocuğa sağlanan uyarıcılar, çevre koşulları, anne baba tutumları ve sayılamayacak pek çok etken çocuğun kişiliğinin yapı taşlarını oluşturacaktır. Oysa özellikle gelişmekte olan ve gelişmemiş ülkelerde, ebeveynlerin çocuk yetiştirme konusundaki eksiklikleri, yanlış inanç, tutum ve uygulamalarıyla sık karşılaşılmaktadır. Anne babalar çocuklarında gözlemledikleri cinsel davranışlardan veya cinsel sorulardan tedirginlik duyarlar, bunları anormal ve toplumun dayattığı normlardan dolayı terbiyesizlik olarak değerlendirirler. Oysa bunlar tümüyle gelişimin doğal, sağlıklı bir parçası ve gereğidir. Bu nedenle cinsel eğitimde öncelikle anne ve babanın eğitimi hedeflenmelidir. Çocuğa ilk bilgileri vermek, çocuğu konuya yaklaştırmak, diğer bilgi kaynaklarından öğrendiklerini kontrol altında tutmak anne ve babanın sorumluluğudur. Bu nedenle ebeveynler çocuğun cinsel gelişimi hakkında bilgi sahibi olmalı; bunun yanında çocuğun gelişim ve gereksinimlerine uygun davranış ve tutumları benimsemelidirler.

            Ailede başlayan cinsel eğitim, okulda da sistemli bir şekilde sürmelidir. Çocuğun okula başlaması ailenin artık cinsel eğitimden sorumlu olmayacağı anlamına gelmez! Önemli olan okul içi ve dışı eğitimin birbirini tamamlamasıdır.  Gerek aile içinde gerekse okulda cinsel konular paylaşılırken, dikkat edilmesi gereken bazı noktalar vardır:

  • Ortam: Rahat ve sakin bir mekan olmalıdır. Örneğin; cinsel konuları çocuğumuzla sokakta yürürken, öğrencilerimizle yemekhanede konuşmamalıyız.  Kalabalık ve gürültülü ortamlarda çocukların dikkati kolayca dağılabilir, sizi duymayabilir veya çevreden çekindikleri için bazı soruları soramayabilirler.
  • Ses tonu: Savunucu veya suçlayıcı bir dil yerine sakin ve sabit, doğal ses tonu kullanılmalıdır. Bu sayede çocuklar cinselliğin utanılacak, özür dilenecek konular olmadığını öğrenmiş olacaktır. Mümkün olduğu kadar ‘ Mm, aa..’ gibi duraksamalardan kaçınılmalıdır. Bilginiz dahilinde olmayan konu hakkında soru geldiyse ‘ Bu konuda yetersiz bilgim olduğunu düşünüyorum fakat senin için öğrenip geleceğim.’ diyerek bir sonraki konuşmaya zemin hazırlamış ve güven vermiş olursunuz.
  • Yüz ifadesi: Gelen sorular karşısında şaşırmış, şok olmuş, rahatsız olmuş ifade onların ‘Bu konu konuşulmaz.’ fikrine kapılmalarına yol açabilir. İfadesiz bir yüz büyük önem taşımaktadır.
  • Beden dili: Cinsel konuları konuşurken mutlaka çocukların göz seviyesine inerek ve göz kontağı kurularak iletişime geçilmelidir. Gereğinden fazla el kol hareketi yaparak veya tam tersi katı bir vücut dili de bu konu kötüdür mesajı verebilir ve çocuk tedirgin olabilir.
  • Başlangıç cümlesi: Konuşmaya çocuğu doğrulayıcı, yüreklendirici bir cümleyle başlamak onun tekrar yeni sorular sormasını destekleyecektir. ‘ Nereden bulursun böyle soruları bilmem ki! , Aklın fikrin bu işlerde. , Senin kafan başka şeye işlemez mi?’ gibi cümleler sık kullanılmaktadır. Ne yazık ki böyle cümlelerden sonra doğru bilgiler verilse de çocuğunuz için yanlış anlaşılmak kaçınılmazdır. Bu nedenle konuya ‘Ben de senin yaşındayken bunu merak etmiştim. , Sanırım pek çok arkadaşın da bunu bilmek ister. , Doğrusu iyi bir soru, bunu seninle konuşmak benim de hoşuma gider.’ gibi cümleler ile başlamak güven ve etkili iletişim ortamı hazırlayacaktır. Aynı zamanda bunu herkesin merak ettiğini, normal olduğunu bilmek suçluluk duygusunu engeller.
  • Sınırlılıklar: Çocuk çok merak ettiği için kendi bedeninin her ayrıntısını göstermek, vücuduna sınırsızca dokunmasına izin vermek de uygun değildir. Herkesin bedeni kendine çok özeldir ve kendisine aittir. Bu fikir çocuklara RED( rahatsız edici davranışlar) eğitimi ile kazandırılmalıdır.
  • Cinsel terminoloji: Cinsel eğitim konusunda çalışan pek çok kişi cinsel konular paylaşılırken doğru cinsel terminoloji kullanılması gerektiğini belirtirler. Yani ‘pipi’ gibi bebeksi terimler yerine gerçekte kullanılan ‘penis’ adını kullanılmasını önerirler. Bu nedenle ülke çapında cinsel eğitim programlarıyla tüm çocuklar ve yetişkinler doğru terminolojiyle tanıştırılmalıdır.

            Çocuklara cinsel eğitim verilmediğinde gerçekleri kendileri bulmaya çalışacaklardır. Bu durumda ebeveynlerin istemediği kişilerden bilgi edinebilirler, gözetleme, takip etme yollarına baş vurabilirler, yaşıtlarından bilgi alabilir veya kendi başlarına bir çok yol deneyebilirler. Tüm bu durumlar söz konusu olduğunda yanlış sonuçlara ulaşma olasılıkları çok yüksektir. Bu da ileride geliştirecekleri cinsel tutumlarda çekingenlik, suçluluk, korku, utanç, kızgınlık ve çeşitli cinsel rahatsızlıklara (örneğin; vajinismus) yol açacaktır.

            Cinsel eğitim şansa ve fırsatlara bırakılmamalı, önce aile içinde sonra okul öncesi eğitim kurumlarında ve daha sonra eğitimin diğer tüm basamaklarında mutlaka ele alınmalı, gereken önem verilmelidir.

Yazar

Feyza DİLMEÇ

Psikolojik Danışman

Ekim 11, 2021
Ekim 11, 2021

Özgüven Eksikliği

Özgüven, bireyin kendisi ve yetenekleri ile ilgili pozitif aynı zamanda gerçekçi bir 

anlayışa sahip olmasıdır. Özgüven eksikliğini ise, bireyin kendine, geleceğe dair inancının zayıf olması, kendine olan güvenini kaybederek sosyal hayat ile ilgili çekincelerinin olması şeklinde açıklayabiliriz. 

Bireyler belirledikleri hedeflere ulaşmak için çaba sarf eder ve bu çabanın sonucunda elde edilen başarı veya başarısızlık bireyin özgüven duygusunun gelişimini olumlu ya da olumsuz etkiler. Özgüven oluşumunda aile, ebeveyn tutumu gibi birçok faktör bulunmaktadır. Küçük yaşlardan itibaren aile içerisinde onay alamama, başarıları karşısında tebrik görememe, engellenme (yapma, yapamazsın, dokunma), yoğun eleştiri, yaşıtlarıyla karşılaştırılma gibi sorunlara maruz kalan çocuklar gelecekte özgüven eksikliği yaşayabilmektedir. 

Özgüven eksikliği yaşayan bireyler, kendilerindeki potansiyeli göremezler. Genellikle “Ben bu işi başaramam, diğerleri benden daha iyi, bir tek başarısız benim, yeni ortamlara ayak uyduramam.” şeklinde yaklaşımları vardır. İşte, okulda, evde veya sosyal ortamlarda yaşanan olumsuz deneyimlerden sonra kişide oluşan aşağılık duygusu, umutsuzluk gibi duyguların sonucunda bireylerde özgüven eksikliği, başarısızlık ya da hayal kırıklığı gibi olayların üzerinde fazla durma, olayları olduğundan daha kötü şekilde değerlendirme, kendini ya da yeteneklerini acımasız şekilde eleştirme veya başarısızlık korkusu şeklinde gelişmektedir. 

Özgüven eksikliğinin aksine, aşırı özgüven sahibi bireylerle de karşılaşabiliriz. Bu sorunu yaşayan bireylerin kendini geliştirme konusundan uzak durdukları, değişim ve gelişime açık olmadıkları gözlemlenmiştir. Aşırı özgüven sahibi bireylerin yaklaşımları ise genellikle şu şekildedir; “ Ben en iyisiyim, onlar başarısız, en güzelini her zaman ben yaparım.” 

Özgüven konusunda sorun yaşamamak için, çocukluktan itibaren bireyin saygı görmesi, atacakları adımların engellenmesi yerine uygun bir yaklaşımla yapabilme yollarının gösterilmesi ve sevgi dili önem taşımaktadır. Başarısızlık yaşamasının değerinden hiçbir şey kaybettirmeyeceği, daima sevilecek biri olduğunun hissettirilmesi ve başarısızlıklarının deneyim olduğunun aşılanması çocuğun özgüveni için sağlıklı bir düşünce yapısı geliştirmesine yardımcı olmaktadır. 

Özgüveni iyileştirmek için bireylerin, olumlu yaşam olaylarına ağırlık verip, olumsuz olanları deneyim olarak kabul edip deneyimlerinden ders çıkarması, cesaretli olması, gerçekçi hedefler belirlemesi, öğrenmeye ve değişime açık olması önem taşımaktadır. 

“Yeniden başlamaktan korkma. Bu sefer sıfırdan değil, tecrübelerden başlıyorsun.” 

Yazar

Harika YANIK

Uz. Klinik Psikolog

Ekim 11, 2021
Ekim 11, 2021

“Doğru” Ebeveyn Nasıl Olunur?

Çocuklarımızı yetiştirirken tüm anne ve babalar onlar için en iyisini isteriz. Onlar için en iyisini isterken de genellikle kendi çocukluğumuzda özlem duyduğumuz şeylere onu aç bırakmamak gibi bir çabamız vardır. Ebeveynlerimizden öğrendiklerimiz, çevremizden gözlemlediklerimiz, kitaplardan, İnternetten araştırarak uyguladıklarımızla en iyi çocuğu yetiştirme çabamız takdire şayandır.

Çocuğun hayatındaki en önemli değişken, ebeveynleridir. Ebeveynin etkileri çocuğun zekası ve eğitim başarısı kadar sağlığı, davranışları ve sosyal refahı üzerinde de izlenebilir. Uzun vadeli grup çalışmaları, ebeveyn etkisinin hayat boyu sürdüğünü, çocuğun çalışma hayatında izleyeceği yol kadar gelecekteki sağlığını ve sosyal refahını da etkilediğini gösteriyor. En önemlisi, ebeveynin “başarısı” sonraki nesilleri de etkiliyor, çünkü nasıl bir ebeveynle yetiştiğiniz nasıl bir ebeveyn olacağınızı belirliyor aslında. 

Nasıl davranmalıyız?  

Anne babanın çocukla ilişkisi çocuğun davranışlarına doğrudan yansır. Buna davranış bozuklukları da dahildir. İyi iletişiminiz kuramazsanız, çocuğunuz sizi dinlemez. İki yetişkinin ilişkisi üzerinden örneklersek: İyi iletişim kurduğumuz insanlara daha çok güveniriz, onların fikirlerine önem veririz, onları dinleriz. Ama hoşlanmadığımız, saygı duymadığınız insanların fikirlerini, ne olursa olsun göz ardı eder, hatta yok sayarız. Çocukla yetişkin ebeveyn arasındaki ilişki de aynen böyledir.

Mutlaka çocuğunuzun yaşamının içinde olun. Bu, önceliklerinizi tekrar belirlemeniz ve buna göre yaşantınızı yeniden organize etmeniz, bazı şeylerden fedakarlık etmeniz anlamına gelebilir. Hem fiziksel hem zihinsel olarak çocuğun yanında bulunmak çok önemlidir. Elbette, yanında bulunmak ödevlerini yapmak ya da kontrol etmek değildir.

Çocuğunuzun gelişimini takip edin, yaşına göre ihtiyaçlarını gözden geçirin, değişiklikleri gözlemleyin, nasıl davranmanız gerektiğini öğrenin. Ebeveynler her zaman çocuklarının davranışlarındaki değişikliği takip etmeli ve gerekiyorsa hiç çekinmeden bir uzmandan yardım almalılar.
Çocuğa hiçbir zaman dayak atılmamalıdır. Her yaptığınızın ve söylediğinizin bir önemi vardır, çünkü çocuk her zaman sizi izler, bir video kameraya kaydeder gibi zihnine kaydeder. Yapılan çalışmalarda, dayak yiyen çocukların saldırgan oldukları, diğer çocukları dövme ya da kavgaya karışma eğiliminde bulundukları ve sorunlarını çözmek için saldırganlık yoluna başvurdukları gösterilmiştir.

Ödüllendirme yöntemi

Çocuğunuzu iyi davranışa teşvik etmek için ödüllendirme yöntemini kullanabilirsiniz. Yapılan çalışmalar, ödül yönteminin özellikle okulöncesi çocuklar üzerinde çok daha etkili olduğunu gösteriyor. Çünkü beş yaşındaki bir çocuk için ceza ödülden daha karmaşık bir kavram. Dolayısıyla, sizin beklentilerinizi gerçekleştirdiği anda ödüllendirmeyi tercih edin.

Son olarak, çocuğunuza saygı duyun, onu dinleyin. Dinlerken gözünün içine bakın, ne dediğini duyun. Onunla azarlamadan ve bağırmadan, nazik bir dille konuşun. Unutmayın, siz onunla nasıl konuşursanız, onu ne kadar iyi dinlerseniz, o da başkalarını o kadar dinleyecek ve saygı duyacaktır. 

Sağlıkla ve sevgiyle kalın…

Yazar

Hatice ÖZTÜRK

Uzm. Klinik Psikolog

Ekim 1, 2021

Küçük Sporcularda Yarışma Yerine Spor Etkinliğinin Önemi

Sporda sağlıklı bir deneyim ve başarı, pek çok etkenin yanında ailelerin de katkısını gerektirir. Bu katkının sağlanabilmesi için temel kural ise, ailenin sporcunun yaşantısında bir izleyici değil, BİLİNÇLİ ve AKTİF bir destekçi olmasıdır.
Küçük yaş çocuklarında yarışma cümlesinden özellikle kaçınılması gerek. Spor etkinliği içerisinde kendini geliştireceğinin vurgusu onlar için daha uygun aktarım olacaktır. Amaç biriyle yarışmak olduğu zaman, dışsal motivasyon dediğimiz, kısa süreli bir motivasyon ön planda olacaktır.
Kendimizi geliştirmeye odaklandığımızda, ilerlediğimiz yolda içsel motivasyon devreye girecektir. Spora yeni başlayan sporcularımız için antrenörü ve ebeveyni olarak hedefe ulaşmaları için doğru kavramları kullanmaya özen göstermemiz gerekir.

Yarışma öncesine dönecek olursak …
Sporcuyu çok fazla uyarırsak, mantık devre dışı kalır. Aşırı uyarılan sporcu zihnen ve bedenen aşırı gerilmiş durumda olduğu için mantıklı karar veremez hale gelir ve yanlış kararlar vermeye başlar. Uyarılmışlık peki nedir? Sporcunun çevreden gelen uyarıcıları alma derecesidir. Herhangi bir öğrenmenin gerçekleşebilmesi için sporcunun belli bir uyarılmışlık düzeyine gelmiş olması, yani çevreden gelen uyarıcılara belirli bir ölçüde açık olması gerekir. En sakin durumu ile en heyecanlı durumu arasındaki derecelenmeyi gösterir . Antrenörün ve takımın yapısına bağlı olarak değişim göstermektedir. Bir duygu şemsiyesi düşünün. Yapılan konuşmaların da sporcu için uygun uyarılmışlık seviyesine uygun olması gerekir, bu nedenle bütün ekibin sporcuların uyarılmışlık seviyesi hakkında bilgili olması gereklidir. Alt yapı sporcular için ise daha yumuşak cümleler seçmek en etkilisidir. Harika bir hafta geçirdik ve eğlendik, şimdi çıkıp tekrar eğleneceğiz ve elimizden gelenin en iyisini yapacağız gibi cümlelerde daha az hırs ve duygu içerikli kısa ve net bir konuşma çok daha sağlıklı olacaktır.

Keyifli Okumalar

Yazar

Gözde ACARAY

Uzman Psikolog

Eylül 19, 2021
Eylül 19, 2021

Çekici Olmanın Püf Noktaları

Aslında çekici olmanın en  büyük sırrı çekici olduğuna inanmaktır.  Ve hem erkeği hem kadını en çekici kılan şey başta özgüvendir. Bunun yanısıra her zaman bakımlı ve temiz olmak, güzel, dikkat çekici şekilde giyinmek, dik bir duruşa sahip olmak, erkeklerde ‘omuz-kalça oranı’ kadınlarda ise  ‘bel-kalça’ oranı çekici olmayı artıran şeylerdir. Evet bir kadını çekici kılan şey zayıf olmaktan ziyade ince belli olmak; bir erkeği ise geniş omuzlara sahip olmak baklavası olan bir karından çok daha çekici kılabilmektedir. Hatta söz konusu güvenirlik ise durum tam tersi olabiliyor. Örneğin hafif göbekli bir erkek kadında güvenirlik algısını artırmakla birlikte çekiciliğini de artırabiliyor.

Kendinizi çekici bulmak, fiziksel olarak sahip olduğunuz tüm güzelliklerden daha çekicidir. Çünkü güzellik, çekiciliğe göre daha fazla görecelilik içerir.

En kolay yöntemlerden biri  de gülümsemektir. Her zaman içimizden gelir mi? Hayır, ama beyni kandırabilir miyiz? Evet. Nöronlar siz yalandan gülümsediğinizde devreye girerler ve beyne sinyal gönderirler, böylelikle beyin gülümsemenin gerçekliğine dair sinyal verir ve içtenlikle gülümsemeye başlarsınız bu da sizi daha da çekici kılar.

Göz teması kurmaktan kaçınmayın, abartmadan flörtöz davranışlar sergileyin. Kadınlar ilgiyi çok seven varlıklardır ve kendilerine ilgi duyan varlıkları bir süre sonra çekici bulmaya başlarlar; erkekler ise takdir edilmeyi çok severler ve başkası tarafından takdir edildiğinde artık karşısındakini daha çekici bulmaya başlarlar.

Abartmadan gizil olmak, nasıl çekiciliği artırıyor ise gizil olmayan ve  bir o kadar kendini gösteren saygı da çekiciliği artırır. Açık bir şekilde kendinize ve partnerinize duyduğunuz saygıyı gösterin. Buna rahatça hayır diyebilmekte dahil. Çünkü hayır demek kendi alanınıza olan saygıyı temsil edebilmektedir.

Veee ne istediğinizi bilin, belirsizlikler ne kadar itici ise kendinizden emin olmak da bir o kadar çekicidir. Hatalarınızda bu eminliklerinize dahil olsun. Çünkü ne istediğini bilen kişi her zaman ilgi çekicidir.

Ve diğer birçok ipucu için tekrar görüşmek üzere, çekici kalın.

Yazar

Rümeysa ŞAHİN

Psikolog

Eylül 16, 2021
Eylül 16, 2021

Psikolog Desteği Ne Zaman Gerekir?

Sizlerde çok duymuşsunuzdur ; X takım Y takımına karşı hep kaybediyor veya kazanıyor . Birçok sporcu bireysel anlamda bazı sporculara karşı kaybeder veya kazanır.Ben bu rakibimi hiç yenemiyorum? O beni hep yeniyor cümleleri …
Bizim bu takıma karşı şansımız tutmuyor inançları…
Biz buna kendini gerçekleştiren kehanet self-fulfilling prophecy diyoruz.
Birkaç şey tekrarladığı ve olumsuzlukla karşılaştığımız zaman aynı şeyin tekrar başımıza geleceğini düşündüğümüzde o şey tekrarlıyor.
Liglere baktığımızda bazı futbolcular x takımlara daha çok gol atar, takımların takımları yenememesi , bireysel sporcunun her zaman o sporcuya yenilmesi gibi örnekler görmekteyiz. Peki sporcular bunları nasıl yenebilir ?
Kafamızda yaşadığımız negatif düşünceleri veya tecrübeleri derinleştirerek zihnimizde büyütüyoruz ve o müsabaka anında kaybedeceğimize dair birçok olayla karşılaşıyoruz. Oyuna kötü başladığımızda; birkaç talihsizlik yaşadığımızda hemen evet benim bu takıma veya bu sporcuya karşı şansım zaten hiç olmadı bu yüzden kaybediyorum demeye başlanılıyor. Rakip yerine; kişi kendi kendinin sonunu hazırlamaya başlanılıyor. Kendini gerçekleştiren kehanet burada başlıyor.
Mental destek ile uzman eşliğinde bunu değiştirebilirsiniz.
1960 yıllarında kimse 1 mil koşusunun 4 dakikanın altına inilemeyeceğini konuşuyordu. Hiçbir atlet bir mili 4 dakikanın altında koşamaz deniliyordu. Bütün atletler her zaman o rakama yakın dakikalarda sürelerde kaldığı gözlemlenildi.
İngiliz atlet Bannister; 1 mili yapacağım dedi ve 3dk 59 saniyede koştu.
Sonrasında ; Aynı yıl içinde ve birkaç yıl içinde 10larca atlet 4 dakikanın altında koşmaya başladı. Peki ne değişti?

Sezonun başındaki maç öncesi hedef süreci olan dönem, psikolojik becerilerin kazanılması ve geliştirilmesi düşünüldüğünde harika bir süreçtir.
Peki neler yapılır bu süreçte?
Geçmiş sezon maç süreçleri değerlendirilmesi yapılır.
Yeni sezon için kısa-uzun vadeli hedefler planlanır.
Oluşturulan hedefler doğrultusunda geliştirilmesi gereken beceriler üzerinde çalışılır.
Bu süreçte psikolog ile hazırlanan sporcular ; sezon içinde stresle baş etme, zihinsel dayanıklılık ,hedef belirleme, motivasyon gibi konularda destek alarak bilinçli ilerleyebilmektedir. Yarışma süreci başladığında, psikolojik hazırlık tamamlanmış , sporcu neye ihtiyacı olduğunun bilincinde maksimum performansını ortaya koymaya hazır bir şekilde yoluna devam eder. Mental düşüncenizi değiştirirseniz başarı yolunda hedeflerinize ulaşmak hiçbir zaman zor olmayacaktır. Başarı için yalnızca fiziksel çalışma değil zihinsel çalışmanın da gerektiğini unutmamak gerekir.

Keyifli okumalar.

Yazar

Gözde ACARAY

Uzman Psikolog

Eylül 12, 2021
Eylül 12, 2021

Öz Şefkat

Arkadaşımıza ve sevdiklerimize empati, sabır, sevgi ve anlayış gösteririz. Peki bu davranışı kendimize ne kadar gösterebiliyoruz? 

En yakın arkadaşınızın güç bir dönemde olduğu bir zamanı düşünün. O dönemde size ihtiyacı vardı ve siz belki de varlığınızla veya söylediğiniz cümlelerle onu desteklediniz. Arkadaşınızın iyi hissetmesini ve rahatlamasını sağlayabilmek için ona ne söylerdiniz? Şimdi bunu tam tersine çevirelim. Sizin o zor dönemden geçtiğinizi düşünelim. Kendinize de benzer cümleleri söyler miydiniz ya da kendinize aynı şefkatle yaklaşır mıydınız? 

Bazen etrafımızdaki olaylara ve insanlara o kadar çok odaklanıyoruz ki kendimizi dinlemeyi göz ardı edebiliyoruz. Başkalarına değer vermek, onları önemsemek tabii ki de bizi incitecek bir şey değil ama bunu yaparken bazen kendimizi görmezden gelebiliyoruz. 

Genellikle kendimize en kötü eleştirileri yönelten yine kendimiz oluruz. Üstelik bunu hayatımızda sıklıkla farkında olmadan yaparız. İçimizdeki bir ses, kendi kendimizin en büyük düşmanıymış gibi davranır. Hata yaptığımızda, bir şeyi mükemmel yapamadığımızda, zorlandığımızda bizi suçlar, eleştirir ve sorgular. Kendimizi diğerleriyle kıyaslamamızı sağlar. Hatalarımız için bizi cezalandırır, hedeflerimize ulaşmaktan alıkoyar. Özellikle işlerimizin yolunda gitmediği kötü bir günde kendimize karşı kullandığımız dil genellikle daha sert ve daha acımasız olur. Önem verdiğimiz birisine asla söylemeyeceğimiz kelimeleri kendimize söyleriz. Hatta muhtemelen pek hoşlanmadığımız birisine bile söylemeyeceğimiz şeyleri kendimize söyleriz.Bu acımasız eleştirilerle kendimize neler yaptığımızın farkına varmazsak ihtiyacımız olan şefkati kendimize de veremeyiz. 

“Başkalarını sevmeye başlamadan önce kendimizi sevmeyi öğrenmemiz ve hata yaptığımızda kendimize karşı sert davranmak yerine, hatalarımızı kucaklamaya ve kendimizi anlamaya çalışmamız gerekiyor.” Kendimize karşı şefkat göstermek çok da kolay olmayabilir ama bir yerlerden başlamamız işlevsel olacaktır. 

Öz şefkat tutumlarımızı geliştirebilmemiz için kendimize acı verici anlarımızda “Şu an bir acı yaşıyorum. Acı yaşamın bir parçasıdır. Ben de yaşamın bir parçası olduğuma göre acı benim de bir parçamdır. Bu acıyı kabul ediyorum. Aynı zamanda yaşadığım bu acı için kendime yardım edebilirim.” Gibi bir söylemde bulunabiliriz. 

Yazar

 

Eren AY

Uz. Klinik Psikolog

Eylül 12, 2021
Eylül 12, 2021

Çocuklarda Ayrılık Kaygısı

Ayrılık Kaygısı çocuğun  aile üyelerinden veya diğer bağ kurduğu yakınlarından ayrı olma konusunda endişe duymasıdır. Aslında oldukça yaygın ve normal bir durumdur.  Hatta şöyle bir olumlu yanı da vardır. Çocuk bağımsızlaşmaya başladığında emekleyerek veya yürüyerek ortadan kaybolabilir. Ancak ebeveynini görmezse endişe duyar ve uzaklaşmamaya çalışır, bu da olası güvenlik problemlerini önler. Çocuklarda 8.ayda başlayıp 3-4 ay sonrasında zirveye çıkabilecek bir durumdur. Fakat çocuğun 4 yaşından sonra bu kaygıyı yaşaması normal olmayan durum olarak kabul edilir. Çocukta kaybolma korkusu, ailesinin başına bir şey gelmesi korkusu vardır.  Bu bazen “ailem olmadan öz bakım becerilerimi nasıl yerine getireceğim?” olarakta karşımıza çıkabilir. Okul öncesi dönemlerde bu aralar duyduğum şey “annem olmazsa nasıl yemek yerim, kendim bölemem, üstüm kirlenirse kim değiştirecek”. 

Peki gelelim ayrılık kaygısı yaşayan çocuğa nasıl yardımcı olacağımız konusuna;

  • Çocuğunuzu bırakacağınız, ayrılacağınız yeni ortamda birlikte, bu bir kreşse kreşte, okulsa okulda veya bir bakıcı ise bakıcıyla ve çocuğunuzla aynı anda vakit geçirin. Çocuğunuz, tanıdık ve güvendiği bir ortamda bulunursa daha az kaygı yaşayacaktır. 
  • Çocuğunuzun sevdiği bir nesneyi yeni ortama götürmesine izin verin. Bir oyuncak olabilir, yastık, battaniye gibi. Bu nesneler çocuğunuzun kendini güvende hissetmesini sağlayacaktır. Uyum sağladıkça kademeli olarak ortadan kaldırabilirsiniz. 
  • Çocuğunuzla vedalaşarak, nazikçe ayrılın. Olumlu ifadeler kullanarak, gün sonunda tekrar buluşacağınızı dile getirerek ayrılın. Çocukla vedalaşmaktan kaçınmak sorunu daha da kötüleştirebilir. 
  • Çocuğunuzdan ayrıldığınızda nereye gittiğinizi, ne zaman döneceğinizi mutlaka söyleyin. Bu bebeklerde bile çok etkili bir yöntemdir. Hoşça kal demeden gizlice çıkmak çocuğun kafasında karışıklığa neden olurken aynı zamanda çocuğu üzer. Bir sonraki ayrılışınız daha zor olur. 
  • Ayrılmadan önce çocuğunuzun eğlenceli bir aktivite içinde olmasına özen gösterin ve ayrılırken yüzünüzde üzgün , kaygılı bir ifade yerine mutlu bir ifade olsun. Aksi durumda çocuk bırakıldığı yerin güvenli olmadığını düşünür. Vedalaşmayı kısa tutun. 
  • Çocuğunuza ayrılık ile ilgili hikayeler okuyabilirsiniz, kendiniz uydurabilirsiniz. Böylece çocuk yalnız olmadığını hisseder. 
  • Son olarak çocuğunuzu bıraktığınız kişinin siz olmadan onun yanında destek olup zor durumlarından yardımcı olacağını mutlaka belirtin. Çocuğun sizden bunu duyması bakıcısına, öğretmenine daha kolay bağlanmasına yardımcı olacaktır. 

Bu yaklaşımlara rağmen hâlâ kaygıyla ilgili çözüme ulaşamıyorsanız mutlaka profesyonel bir yardım alın. Okulunuzun öğretmeni, psikolojik danışmanı veya bir çocuk -genç psikiyatristinden destek alabilirsiniz. 

 Sevgiler…

Yazar

Seda Nur ŞAHİN

Okul Öncesi Öğretmeni