Eylül 11, 2021
Eylül 11, 2021

 

ERKEN YAŞTA DİL EĞİTİMİ VE ÖNEMİ

Bilgi ve iletişim çağı olan 21. yüzyılda, farklı ülkelerle etkin iletişim kurma ihtiyacı giderek artmaktadır. Bu nedenle, birçok ebeveyn dil eğitimine artan bir önem vermektedir. Küreselleşen dünyada iletişim, ileri düzeyde bir yabancı dil bilgisini gerektirmektedir. İçinde bulunduğumuz çağda, bilim dili olarak kabul edilen ve ortak dünya dili olarak hemen hemen tüm ülkelerde geçerliliği bulunan İngilizce, adeta bir iletişim pasaportu haline gelmiştir. Bu nedenle, İngilizce bilmek bu çağda en önemli gereksinimlerden biridir. Bu noktada önemli sorulardan biri dil eğitiminin ne zaman başlaması gerektiğidir. Bu konudaki çalışmalar incelendiğinde yabancı dil eğitiminin birinci dil eğitimi kadar önemli olduğu ve bu eğitimin erken çocukluk eğitimi döneminde başlaması gerektiği görülmektedir.

0-6 yaş aralığında çocukların zihinsel gelişimlerinin %70’inin tamamlandığı ve erken çocukluk eğitiminin dil gelişimi başta olmak üzere her türlü gelişimin en hızlı ve verimli olduğu dönem olduğu bilinmektedir. Dolayısıyla bu dönemde verilen eğitim, çocukların gelecekteki bilgi ve becerileri üzerinde önemli etkiler yaratacaktır. Bu dönemin canlılığı göz önüne alındığında, yabancı dil eğitiminin dil öğrenimi için kritik sayılabilecek erken çocukluk döneminde başlaması elzemdir. Erken çocukluk döneminde çocuklar yeni bir dil öğrenmek için açık algılara ve yeterli bilişsel yeteneğe sahiptirler. Bu nedenle erken çocukluk eğitimi alan çocukların etkili bir dil eğitimi almaları gerekmektedir. Bu anlamda dil eğitimi artık birçok ülkede ilköğretimden önceki erken çocukluk döneminde verilmektedir. Bu durum erken yaşlarda dil eğitiminin önemine işaret etmektedir. Erken dönemlerde dil eğitiminin artan önemi göz önüne alındığında, dikkatler bu büyüyen alana yönelmiştir.

Erken çocukluk dönemi, 3-6 yaş arası çocukların fiziksel, duygusal, bilişsel ve dilsel gelişimlerine katkı sağlayan örgün eğitim sürecidir. İyi gelişmiş bir erken çocukluk döneminin uzun vadede çocukların gelişimine olumlu katkı sağlayabileceği bilinmektedir. Yapılan araştırmalarda, bilişsel gelişimin %50’sinin 4 yaşında, %30’unun 4-8 yaşlarında ve %20’sinin 8-17 yaşlarında tamamlandığını göstermiştir. Genetik yapılarının yanı sıra çevresel faktörler ve bireysel uyaranlar birey üzerinde önemli izler bırakmaktadır. Uyarıcıların yoğun olduğu ortamlarda büyüyen çocukların beyin gelişiminin daha hızlı olduğu bilinmektedir. Bu nedenle erken çocukluk eğitiminde verilen uyaranların niteliği önemlidir. Bu nedenle hem araştırmacılar hem de eğitimciler erken çocukluk dönemini kritik dönem olarak adlandırmaktadır.

Birçok gelişim alanına büyük katkıları olan erken çocukluk dönemi, dil eğitimi için de kritik bir dönemdir. Yapılan birçok araştırmada çocukların erken çocukluk döneminde yeterli bilişsel gelişim düzeylerine ulaştıkça sosyalleşerek dil becerilerini geliştirdiğini ileri sürülmektedir. Bu süre içerisinde çocukların beyinleri yeni bir dil öğrenmek için bir sistem oluşturur ve böylece birden fazla dil öğrenmeye olanak sağlar. Bu nedenle erken çocukluk döneminde beyin plastisitesini kaybetmeden önce yeni bir dil öğrenme fırsatları yaratmak önemlidir.

Çocuklar konuşmaya başlamadan önce dinleyerek anlamalarını geliştirirler. Çocuklar iletişimsel etkinlikler yoluyla anlamlı bağlamlarda bir dili ne kadar çok öğrenirse, öğrenme o kadar etkili olur. Ayrıca, önceki öğrenme deneyimleri gelecekteki deneyimleri etkilediğinden ve dil öğrenme becerileri yaşla birlikte azaldığından, erken yaşlarda dil öğrenimi çok önemlidir. Avrupa Birliği’nin 2004 eylem planına göre, Avrupa’daki birçok ülke, ilköğretim öncesi 3-6 yaş dönemi olan kritik dönemde dil eğitimine başlamıştır. Bu çerçevede bazı araştırmaları incelediğimiz zaman, eğitimcilerin ve ebeveynlerin erken çocukluk döneminden önce İngilizce eğitimini temel olarak algı ve biliş gibi yaşa bağlı faktörler nedeniyle gerekli ve faydalı gördükleri ifade edilmiştir. Yaşa bağlı faktörler doğal olarak dil öğrenimi için bir temel oluşturur ve dil gelişimini destekler.

Bu nedenle küçük yaşta dil eğitimine başlayan çocukların, ilerki yaşlarda dil eğitimine başlayanlara nazaran her zaman daha başarılı oldukları ve çok daha geniş bir kelime hazinesine sahip oldukları gözlemlenmiştir.

Burada değinilmesi gereken başka önemli bir konu da, erken çocukluk dönemi yabancı dil eğitimine teknoloji entegrasyonunun yapılmasıdır. Erken çocukluk döneminde dil eğitimi seslerin ve kelimelerin öğretimi ile başlar. Dil eğitiminde önemli bir unsur olmasının yanı sıra, kelime öğrenmek dil öğrenimi için bir ön koşuldur. Dil eğitimi dört temel beceriye dayanmaktadır; dinleme, konuşma, okuma ve yazma. Ancak erken çocukluk dönemindeki çocuklar okuryazarlık becerilerine sahip olmadığı için dil eğitimi dinleme ve konuşma ağırlıklıdır. Konuşma becerisi öncelikle dinleme ve anlama becerilerine dayanmaktadır. Ayrıca sesleri ayırt etmek, sözcükleri anlamak ve anlamlandırmak da konuşmanın ön koşuludur. Bununla birlikte, dili öğretme şekli önemli olduğundan, dilin derinliği, kapsamı ve öğretimi, çevresel ve öğrenci ile ilgili faktörler doğrultusunda değiştirilebilir. Kelime öğrenimini desteklemek için görsel unsurların yanı sıra ses, video veya animasyon gibi çoklu ortam unsurlarının sağlanması da önemlidir. Bu bağlamda eğitimciler ve dilbilimciler, dil öğretim ve öğrenme sürecinde dış etkenlerin getirdiği zorlukların üstesinden gelmek ve daha etkili sonuçlar elde etmek için ilginç ve etkili dijital materyallerin entegrasyonunu önermektedir. Ancak bu materyallerin öğrenenlerin zihinsel ve fiziksel gelişimleri doğrultusunda sunulması büyük önem taşımaktadır. Bu bağlamda eğitimcilerin öğrencilerin İngilizce öğrenmeye istekliliklerini artırmak için farklı materyalleri benimsedikleri, etkinlikler geliştirdikleri, teknolojiden faydalandıkları ve multimedya materyallerini entegre ettikleri gözlemlenmektedir.

Yazar

 

Gamze Peker Şahoğlu

Uzman Doktor

Eylül 11, 2021

ÇAĞIMIZIN GERÇEĞİ BİGOREKSİYA NERVOZA

Vücut dismorfik bozukluğu, bireyin kendi vücudunu beğenmemesi ve idealindeki vücuda ulaşma isteği ile başlayarak gittikçe patolojik bir durum haline gelen ciddi bir psikolojik bozukluktur.

Bigoreksiya, mevcut kaslarının yeterli olmadığı düşüncesi ile ilgili endişelenme ve kas kütlelerini arttırmak için sürekli uğraşma durumu olarak tanımlanmaktadır. Bu sendroma sahip olan bireyler, normalin üzerinde kas kütlesine sahip oldukları koşullarda bile hala kendilerini yetersiz ve çelimsiz görebilmektedirler.

Bigoreksiya’nın Tanımlanması

Pope ve arkadaşları, yaptıkları çalışmalar doğrultusunda bireylerdeki semptomları değerlendirebilmek için bigoreksiyanın tanı kriterlerini belirlemişlerdir;

  • Birey vücudunun yeterince kaslı ve güçlü olmadığına yönelik endişe içerisindedir. Uzun saatlerini spor salonunda harcama ve diyetine aşırı derecede dikkat etme gibi karakteristik davranışlar gösterir.
  • Aşağıdaki dört kriterden en az ikisini gösterir;

1. Birey spor programı ve diyetine devam etmeye yönelik takıntılarından dolayı sıklıkla sosyal, mesleki veya rekreasyonel aktivitelerini bırakır.

2. Birey vücudunun başkaları tarafından görüle bileceği yerlerden uzak durur veya böyle durumlarda endişelenir veya yoğun anksiyete gösterir.

3. Yeterince kas kütlesi veya vücut büyüklüğüne sahip olmadığına yönelik düşünce bireyin zihnini sürekli olarak meşgul eder, bireyin sosyal, mesleki veya hayatındaki diğer önemli alanlarda bozukluklara veya strese sebep olur.

4. Birey üzerinde oluşturacağı fiziksel veya psikolojik yan etkilerini bildiği halde antrenman, diyet veya ergojenik (performans arttırıcı vb.) yardım kullanmaya devam eder.

  • Bireyin davranışları ve endişelerindeki odak nota; anoreksiya nervozadaki şişmanlama korkusu ya da çok zayıf olma veya yeterince kas kütlesine sahip olamama gibi düşüncelerdir.

Bigoreksiyaya geçmiş zamanlarda bir mental hastalık olarak sınıflandırma yapılamaması nedeniyle tedavi yaklaşımının belirlenmesinde sorunlar yaşanmıştır. Amerikan Psikiyatri Birliği (APA) araştırmacıları arasında bigoreksiyanın vücut dismorfik bozukluğu, yeme bozukluğu veya obsesif kompulsif bozukluk sınıflamalarından hangisine dahil edeceği konusunda fikir birliğine ulaşılamadığı için Mental Bozuklukların Tanısal ve Sayımsal El Kitabı’nda (DSM) uzun süre bigoreksiyaya yer verilememiştir. Vücut dismorfik bozukluğunun sistematik olarak tanımlanması ilk kez, “dismorfofobi” adıyla vücudunda herhangi bir şekil bozukluğuna sahip olmaktan aşırı derecede korkma olarak DSM-3-R’de ve Hastalıkların ve Sağlıkla İlgili Sorunların Uluslararası İstatistiksel Sınıflaması-10’da tanımlanmıştır. Sonraki yıllarda “dismorfofobi” terimi “dismorfi” olarak değiştirilmiş. Sonraki yıllarda bigoreksiya terimi karşımıza çıkmaktadır. DSM-5’te “Obsesif-Kompulsif ve Bunlara İlişkin Bozukluklar” ana başlığı altında “bigoreksiya” terimi, “vücut dismorfik bozukluğu” kapsamında yerini almıştır. Vücut dismorfik bozukluklarının yaygın olarak erkek halterciler ve erkek vücut geliştiricilerde görüldüğü rapor edilmiştir.

Bigoreksiya Belirtileri

  • Çoğunlukla geç adolesan dönemi ile erken yetişkinlik dönemleri arasında oluşmakta ve kadınlara göre erkekleri daha ciddi derecede etkilemektedir.
  • Bigoreksiya görülen bireylerin takıntıları sebebiyle sık aralıklarla yüksek yoğunlukta egzersiz yapmaları ve yaptıkları egzersize uyacak şekilde beslenmeleri, çoğu yaşamsal faaliyetlerinden vazgeçmelerine veya ağır kısıtlamalar yapmalarına neden olmaktadır.
  • Bigoreksiya görülen bireyler kendilerini zorunlu hissettikleri için egzersiz programlarını sıklaştırmaktadırlar.
  • Bigoreksiyalı bireyler vücutlarının çelimsiz olduklarını düşündükleri için, başkalarının kendi bedenlerini görmelerini istememekte, genellikle daha hacimli görünmek için kat kat giyinmektedirler.
  • Bigoreksiya semptomlarının bireylerin profesyonel yaşamlarındaki başarılarını da etkilediği görülmüş, egzersiz programları nedeniyle işlerini aksattıkları saptanmıştır.
  • Bigoreksiyanın en önemli tanımlayıcı semptomlarından biri olan kas memnuniyetsizliği bireylerin yasal olmayan ilaçlar (androjenik steroidler) veya ergojenik besin desteklerini kullanmalarına yol açmakta, bu da ciddi sağlık problemlerine neden olmaktadır. Bireyler bu ilaç ve besin desteklerini daha kaslı olabilmek uğruna bir çare olarak değerlendirmekte ve bu yöntemlerin zararlarını önemsememektedirler.
  • Bigoreksiyanın mı steroid kullanımına neden olduğu yoksa androjenik steroid kullanımının mı bigoreksiya oluşmasını tetiklediği net olarak bilinmemektedir. Rohman ve arkadaşlarının yaptığı çalışmada, bigoreksiya görülen bireylerin %73’ünün bigoreksiya gelişimi öncesi steroid kullandıkları, kas kütleleri istedikleri düzeye ulaştığında steroid kullanımını kestikleri, ancak ondan sonra vücutları ile aşırı derecede takıntılı hale geldikleri saptanmıştır.
  • Bigoreksiyada en sık görülen davranışlardan biri sürekli olarak vücudunu kontrol etmedir. Aynaya veya ayna benzeri yansıtıcı bir maddeden (CD, mağaza vitrinleri vb.) sık sık bakarak kaslarının gelişim durumu ve mevcut kas kütlelerini kontrol etme, ayna karşısında özellikle kol ve bacak kaslarını kasarak nasıl göründüklerini irdeleme, kas kütlelerinin artışına yönelik gelişmeleri takip etme, bigoreksiya görülen bireylerin çoğunun tekrarladığı hareketlerdir.
  • Alfano ve arkadaşları, vücudunu kontrol etme davranışının toplumdaki tüm bireylerde görülebileceğini söylemiştir. Bireyin vücudunu kontrol etme sıklığının aşırı derecede artmasıyla bu davranışın psikopatolojik bir sorun haline geleceğini vurgulamışlardır.
  • Contesini ve arkadaşları, bigoreksiya semptomları görülen bireylerin beslenme durumlarını değerlendirmiş, bigoreksiyalı bireylerin beslenmede başlıca amaçlarının vücut kas kütlelerini arttırmak ve vücut yağ yüzdelerini azaltmak olduğu, bu nedenle de yüksek proteinli düşük yağlı beslenme programı uyguladıkları rapor edilmiştir.
  • Murray ve arkadaşları, bigoreksiyaya sahip bireylerin yeme psikopatolojilerinin katı kurallardan oluştuğunu; vücutta kilogram başına alınması gereken protein miktarı ile hesaplanan diyeti düzenli olarak tükettiklerini, her birkaç saatte bir acıkmış olunmasa da beslendiklerini ve günlük beslenme programlarına uyamadıklarında anksiyete, suçluluk veya stresli olma gibi tavır ve davranışları gösterdiklerini saptamışlardır. Bigoreksiya görülen bireylerin daha fazla kas kütlesine sahip olma ile ilgili takıntılarının psikopatolojik düzeyde ciddi yeme bozukluklarına yol açtığı bulunmuştur.
  • Çok kuvvetli olma isteği.
  • Düşük özsaygı.
  • Bireyin kendi vücudundan memnun olmaması/ hoşnutsuzluk.
  • Vücut yapısı, fiziksel uygunluk.
  • Sınırlı beslenme (diyet).
  • Psikofarmakolojiklerin kullanımı.
  • Besin takviyesi (protein, vitamin vs.).
  • Yabancılaşma.
  • Narsizm, Narsist bireyler mükemmel olmayı arzu etmektedirler ve kendilerini çok beğenmektedirler. Bunun yanında vücut geliştiriciler de narsistik eğilimler göstermekte ve vücutlarını geliştirmeyi saplantı haline getirmektedirler.
  • Medya
  • Akran baskısı
  • Akranlar arasında popüler olma isteği (kendini başkalarına beğendirme isteği)
  • Alay konusu olma
  • Bireyi başkaları ile karşılaştırma
  • Olumsuz duygulanım

Geliştirilen odaklanma teorilerinde, medyanın her iki cinsiyet için de vücut algı bozukluğu oluşumuna neden olabilecek bir risk faktörü olduğu üzerinde durulmaktadır. Son yıllarda medya ve kültürün, kadınların vücut görünümleri üzerine odaklandığı, bunun da kadınlarda vücutları ile ilgili takıntılarının gelişimine sebep olduğu saptanmıştır. Erkeklerin de özellikle erkek fitness dergilerinde ve medyada mevcut olan erkek fiziksel görünümü ile ilgili fikirlere odaklandıklarını ve bunları özümsediklerini, bunun ise paralelinde vücut memnuniyetsizliği, kendi bedenleri ile ilgili takıntılar, bigoreksiya ve yeme tutum değişikliklerine yol açtığı bulunmuştur.

Mükemmeliyetçilik ile ilişkili psikolojik problemler, muhtemelen bireylerin kendilerini aşırı derecede yüksek standartlar ile karşılaştırmaları ve kendilerini daha eleştirel değerlendirme eğilimleriyle yakından ilişkilidir.

Bigoreksiya ile çocukluk çağı ihmal ve istismarları arasında da ilişki olduğu kabul edilmektedir. Weingarden ve arkadaşlarının gönüllü erkek yetişkin bireyler üzerinde yaptığı çalışmada, bireylerde vücut dismorfik bozukluğu gelişmesinin en büyük nedenlerinin başında çocukluk çağı istismarlarının geldiği saptanmıştır. İstismara en çok ilkokul ve ortaokul çağlarında maruz kalındığı bulunmuştur.

Bireyin yaptığı sporun tipi, vücut yapısının spora uyumu için belirli bir fiziğe veya vücut ağırlığına sahip olmasını gerektirebilmekte, bu durum bireylerde baskı oluşturarak bigoreksiya gelişimini tetikleyebilmektedir. Yeme davranışı bozukluğunun, estetik görünümün önemli olduğu spor dallarında daha yaygın olarak görüldüğü bildirilmiştir. Bigoreksiyanın da belirli vücut hacmi veya kas kütlesi gerektiren güreş, vücut geliştirme gibi sporlarla ilgilenenlerde bigoreksiya gelişme riskinin daha yüksek olduğu saptanmıştır.

Bigoreksiya Bazı sonuçları:

  • Kardiyovasküler hastalık.
  • Karaciğer veya böbrek sorunları.
  • Prostat kanseri.
  • Erektil disfonksiyon.
  • Burkulma ve kas yırtıkları.
  • Yeme bozuklukları.
  • Değişen regl döngüsü.
  • Akne

Önleme ve tedavi için, psikolojik destek ve diyetisyen desteği önemlidir.

Sağlığımızı tehlikeye atmadığımız her spor sağlıklıdır. 🙂

                                                                               

Yazar

 

Feyza DİLMEÇ

Psikolojik Danışman

Ağustos 23, 2021
Ağustos 23, 2021

 

Ülkece zor dönemlerden geçmekteyiz. Pandemi ile mücadele ederken deprem,yangın,sel gibi afetlerle daha çok üzüldük. Duygu durumumuz beslenmemiz üzerinde rol oynarken bazı besinler de mutluluk için ihtiyacımız olan serotonin hormonunun salgılanmasına yardımcı olmaktadır.

Peki, bu besinler nelerdir? Gelin hep beraber bu besinleri inceleyelim.

1.YUMURTA

Anne sütünden sonra en kaliteli proteine sahip olan yumurta, yüksek oranda triptofan içerir. Günlük beslenmenizde tüketeceğiniz yumurta hem tok kalmanıza hem de kendinizi daha iyi hissetmenizi sağlayacaktır.

2.KAHVE

Kokusuyla bile mutlu etmeye yeten kahvenin, antioksidan içeriği ile ruhsal durumu iyileştirdiği düşünülmektedir. Sağlıklı bireyler günde 2-3 fincan kahve içebilir tabi kilo kontrolü için kahvenizi  şekersiz ve şurupsuz tercih etmenizde fayda var.

3. BADEM

Badem içerdiği triptofan ile serotonin salgılanmasını sağlayarak mutluluğumuzu arttırır. Bademde bulunan E vitamini ve magnezyum stres kontrolünü sağlar. Mutluluğunuz için günde 12-14 adet çiğ badem tercih edebilirsiniz.

4. MUZ

Potasyum kaynağı olan muz da yüksek oranda triptofan içererek serotonin salgılanmasında rol oynar. Gün içerisinde tüketeceğiniz bir küçük boy muz ile kendinizi daha mutlu hissedin.

5. BİTTER ÇİKOLATA

Serotonin ve endorfin seviyelerini arttırarak gün içerisinde daha mutlu hissedilmesine yardımcı olan bitter çikolatayı gün içerisinde kahvenizin yanına iki küçük kare alarak tüketebilirsiniz.

6.SOMON

Somon, elzem yağ asitleri olan EPA ve DHA bakımından zengin olmasıyla beraber iyi bir triptofan kaynağıdır. Depresyon riskini azaltan somonu haftada bir tüketmeye çalışıp mutluluğunuzu arttırın.

7. PROBİYOTİK BESİNLER (KEFİR,YOĞURT)

Probiyotikler, sindirim sistemi ve bağışıklık sistemimiz üzerinde oldukça olumlu etkiye sahiptir. Mutlu bağırsak mutlu insan diyerek probiyotik besinlerin tüketimine özen göstermeliyiz.

Yazımı bitirmeden önce sizlere küçük bir ara öğün tavsiyesi vermek istiyorum. 1 küçük boy muzu dilimleyip buzdolabı poşetine koyun üzerine 1 tatlı kaşığı kadar kakao ekleyip poşeti sallayın. Çikolatayı anımsatan sağlıklı muz dilimlerinin yanına mis gibi türk kahveniz eşlik etsin mutluluk sizinle olsun 🙂

Yazar

Roja Dilan Durgun

Diyetisyen

Ağustos 17, 2021
Ağustos 17, 2021

Psikolojik sağlamlık ve mutluluk

Bireyin bedensel ve psikolojik sağlığını korumada çok önemli olan mutluluk duygusu bireyin yaşamına dair olumlu düşünce ve duygularının miktarca üstünlüğüdür ve bir kişinin hayatta ki en genel amaçlarındandır. Peki bu mutluluk nasıl bir şey dediğinizi duyar gibiyim mutluluğun herhangi bir formülü yok kişiden kişiye değişen bir olgudur örnekle pekiştirecek olursak kimine göre mutluluk bir kap yemek kimine göre lüks bir otelde tatil yapmaktır. Sahip olduklarımızdansa; erişemediklerimiz, kazandıklarımızdansa; kaybettiklerimiz, imkanlarımızdansa; kısıtlı yanlarımız daha çok gündemimizde oluyor. Bu hissiyatlarımızda daha çok negatife odaklı beynimizin payı büyük. İyi oluş hâlimizi korumak için negatiflerle pozitifleri dengelemeye ihtiyacımız var. Bunlar için neler yapmalıyız birkaç etkinliğe göz atalım:

– Her günün sonuna geldiğimizde elimize bir defter alalım ve bu bizim mutlu günlüğümüz olsun. Gün içerisinde bize iyi gelen bizi mutlu eden olgulardan 3 tanesini yazalım. Bu 3 şeyi yazarken; olayın bizim için taşıdığı anlamı da düşünerek bu mutluluğun nedenini de yazalım. Örneğin; uzun zamandır konuşmadığım bir arkadaşımı aradım. Anılarımızı konuşmak keyifliydi.

– Bizleri geleceğe bağlayan en kıymetli şeylerden biri de hayallerimiz. Hayatta hiçbir şeyin sonsuz olmadığını ve tüm zorluklarında birgün olup biteceğine inanmak çok önemli. O gün bize ne kadar yakın ne kadar uzak bugünden kestirmek zor olabilir. Ancak bu içinde bulunduğunuz sizin kötü diye nitelendirdiğiniz günlerin artık bittiğini aydınlığa ve rahatlığa kavuştuğunuz günleri hayal ederek bir mektup yazabilirsiniz. Neler yazacağınız tamamen size kalmış kalem sizin hissiyat sizin 🙂

Unutmayın mutluluk hayatı ustaca yaşama sanatıdır, sevgiler.

Yazar

  •  
  •  
  •  
  •  
Caner TANRIVERDİ

Psikolojik Danışman & Aile Danışmanı

Ağustos 17, 2021
Ağustos 17, 2021

Vajinismus Vajinanın Panik Atağıdır

Vajina iç dudaklar hizasından başlayıp rahim ağzında sonlanan işaret parmağı uzunluğunda bir organdır. Tüp biçimindedir ama kulak kanalı ya da burun deliklerinin durduğu gibi her zaman açık durmaz. Esneme yeteneğine sahip olduğu için ‘potansiyel boşluk’ olarak tanımlanır. Bu özelliğiyle tıpkı bir çoraba benzer.

Çorabın lastikli kısmına benzer dar bir kısmı vardır Buda arkasının vajinanın dışa yakın bölümünde yer alır ve burada ‘aşk kasları’ adını verdiğimiz pelvik taban kasları bulunur.

Aşk kaslarının beş önemli görevi vardır.

  1. İdrar yolu, vajina ve makatı desteklemek
  2. İdrar ve dışkı kaçırma engellemek için biraz büzgeç görevi görmek
  3. İdrar ve dışkı yapmayı sağlamak
  4. Hızlı kasılmalarla cinsel yanıtla rol oynamak
  5. Vajinismusdaki gibi giriş yasak tepkisine neden olan tehlikelerden kişiyi korumak.

Seks Yapma Korkusu

Vajinismus ilk cinsel dönemini yaşayan kadınlar da penisin vajina girmesini önlemek için istemsiz olarak aşk kaslarının kasılması sonucu meydana gelen bir tür vajina spazmı ya da kasılması olarak tanımlanır. Bu kasılmalar  gerçek bir cinsel ilişki girişiminde olduğu gibi bu girişimin yalnızca hayal edilmesi ile bile oluşabilir. 

Vajinismuslu  kadın tehlike hissettiği için cinsel ilişki sırasında aşk kaslarını istemsiz olarak kasar. Kadın vajinasına parmağını sokabiliyorsa, adet döneminde vajinal tampon kullanabiliyorsa, aplikatör ile vajina içine ilaç çıkabiliyorsa, rahat jinekolojik muayene olabiliyorsa ve penis vajina  birlikteliğini içeren bir cinsel  birleşme yaşayabiliyorsa tehlike hissetmiyor demektir.

Vajinismustaki kasılma idrar yolunun kalça kemiğine doğru geri itilmesine ve zedelenmesine neden olur. Vücut bu zedelenmeyi beyne haber verince beyin bu sinyali ağrı olarak algılar.

Cinsel ilişkiye girme sırasında idrar yolu açıklığını ya da ‘Perine’ adı verilen vajina deliği ve makat deliği arasındaki yapıya uygulanan bası da ağrıya neden olabilir. Aşk kasların kasılması vajina çapını daraltarak ağrıya neden olabilir.

Deneyim eksikliği ilk cinsel ilişki sırasında yanlış açı ile penisin vajina girme denemelerine yol açabilir. Bu nedenle vajina duvarına idrar yolunda rektal kanalına çarpmaya ve dolayısıyla ağrıya neden olur.

Eğer vajina kuruysa ilişkiye girmeye çalışmak sütüme arttırdığından ağrıya neden olabilir. Kuruluk cinsel uyarıda eksiklik, hormon bozuklukları, ilişkinin uzun sürmesi gibi durumlarda da meydana gelebilir. Daha önce travmatik deneyimler nedeniyle beyinden gelen uyarılar ilişkiye girmeden önce de ağrıya neden olabilir. Erkek kadını ilişkiye yeterince hazırlamışsa vajina penisi almaya hazırsa ve doğru açıyla giriş yaparsa her zaman acı yaşanacak ya da kanama olacak diye bir durum söz konusu değildir. Aksine kanama olması ya da bunun günlerce sürmesi sağlıklı bir durum değildir. Genellikle tahriş olan vajina yapısı gündelik ve özensiz ilişki ile kanamaya müsait bir hal alır, dinlenme ve iyileşme sağlanmazsa sürekli sürtünmeden kadın ağrı ve sızı yaşayabilir.

Vajinismus vajinanın panik atağıdır. 

Vajinismusun en temel tanısı o an geldiğinde kadının panik atak benzeri bir durum yaşamasıdır. Vajinismus da sadece vajina etrafındaki bölgede değil buna eşlik eden diğer kas gruplarında da kasılmalar olabilir.

Tüm vücutta bir kasılma, endişe, korku, tiksinme ve panik hali olur. Kadın bacaklarını sıkıca kapatır ve elleriyle partnerini iter. Bilinci açık olsa dahi tüm gücüyle parteri reddeder , nefesimin kesildiğini bile hissedebilir. Genellikle vajina bölgesine müdahale sona erdiğinde kasları gevşer ve normale döner.

Vajinismus‘ta görülen fiziksel ve duygusal belirtiler her kadında farklılık gösterebilir bu nedenle Vajinismusun tanısının konulabilmesi için sürekli ve yineleyici bir biçimde görülmesi gerekir

Ağrıdan korkmak

Arıdan korkmak vajinismus da sık görülen bir durumdur. Vajinismuslu kadınlar İçin  ilk cinsel birleşme her zaman ağrıyı çağrıştırır. 

Bu ağrı kişinin ilk dönemlerinde gerçekten yaşadığı bir ağrı olabileceği gibi daha önce hiç yaşamadığı hayali bir ağrı algısı da olabilir.

 Bu ağrı, sinir sistemine gönderdiği sinyallerle aşk kaslarının kasılmasına neden olur. Yapısal olarak bu kasılma vajinanın çapını daraltarak birleşmenin gerçekten ağrılı olmasına yol açar. Ayrıca vücudundan ve işlevlerinden korkma vajinismus kadınlarda sık karşılaşılan bir durumdur.

Kendi cinsel organını yapısı ve yeri hakkında bilgi sahibi olmayan pek çok kadın vardır. Bu bilgisizlik, cinsel organları ve cinselliğe karşı olumsuz bir tutum gelişmesine neden olarak vajinismusu ortaya çıkarabilir .

Vajinismusun Cinsel Terapi İle Tedavisi

Vajinismus kader olmadığı gibi, vajina ile ilgili anatomik bir problem de değildir. Cinsel uyarılmalar ile ıslanıp, genişleyen ve uzayan vajina aslında penisi içine almak için hazır bekler. Vajinismus kadının cinselliğe bakış açısına ve seks konusunda doğru olmayan düşüncelerin ve inançların neden olduğu korkular tarafından yönetilen önemli bir cinsel işlev bozukluğudur. Vajinismus çözülemeyecek bir sorun açılamayacak bir engel değildir. Vajinismus altında yatan psikolojik nedenlerin belirlenmesi ve etkilerini ortadan kaldırılması cinsel terapi ile mümkündür. Alanında uzman tecrübeli ve cinsel terapist tarafından gerçekleştirilecek cinsel terapi ile kadının cinselliğe karşı korkusunu yenerek aş kaslarını kontrol etmeyi öğrenmesi bu sayede de zevk aldığı ve zevk verdi mutlu bir cinsel hayata kavuşma sağlanabilir

Disparoni nedir?

Vajinismus dışında cinsel ilişki zorlaştıran diğer bir rahatsızlık da disparonidir. Disparoni kadının cinsel ilişki sırasında ya da sonrasında ağrı ya da acı hissetmesidir Disparoninin iki türü vardır

1)Cinsel birleşme de ağrı vajina girişindeyse Yüzeysel Disparoni

2)Ağrı vajinanın derinliklerinde yani karın bölgesi yakınında ise Derin Disparoni  adını alır.

Disparoni basit bir enfeksiyondan kaynaklanabileceği gibi önemsenmesi gereken çok ciddi hastalıkların habercisi olabilir. Bu nedenle cinsel birleşme sırasında ya da öncesinde nedeni bilinmeyen bir an yaşanması durumunda öncesine jinekolağa sonra da bir cinsel terapiste başvurulmalıdır. Jinekolojik muayene sonucu konulan disparoni tanısının devamında yapılması gereken cinsel terapi tedavisinde amaç disparoninin altında yatan psikolojik ya da fiziksel nedenlerini su yüzüne çıkarılarak bu sıkıntının ortadan kaldırılmasıdır. Disparoni tanısının konulabilmesi için kadının mutlaka bir jinekolojik muayeneden geçmesi gerekir. Disparoni tedavi edilmediği takdirde kadının cinsel birleşme sırasında keyif almasını engeller zamanla vajinismusa sebep olur. 

Cinsel organlardan ve pelvis de ağrı ve içeri girme bozukluğu

Son yıllarda bilimsel literatürde vajinismus ve disparoni kavramları cinsel organlar da ve pelvik de ağrı ve içeri girme bozukluğu adı altında tek bir tanım da birleştirilmiştir. Bu tanım da ifade edilen tanı konulabilmesi şu koşullara bağlıdır 

1)Cinsel birleşme sırasında penis imajına girememesi

2)Vajinaya girme eyleme ya da girme girişimleri sırasında vajinaya da pelvis de belirgin ağrı hissedilmesi

3)Vajinaya girme eyleminin gerçekleşmesi beklenirken ya da vajinaya girme sırasında ya da sonrasında vajinada ya da pelvikte ağrı hissedilecek konusunda belirgin bir korku ya da kaygı duyulması

4)Vajina girme girişimi sırasında pelvik taban kaslarını çok gelerek ya da sıkarak penisin vajina girmesinde sürekli ya da yineleyici güçlük çekilmesi

Tanının konulabilmesi için bu dört belirtinin en az altı aydır devam ediyor olması ve hem kadını hem de partnerin de hem de aralarındaki ilişki da klinik açıdan belirgin bir sıkıntıya neden olması gerekmektedir.

Ayrıca cinsel işlev bozukluğuna sınıflandırılmasında yer alan bir tanı konulabilmesi için söz konusu belirtilerin cinsel köken olmayan bir ruhsal bozuklukla daha iyi açıklanmaması, eşin kaba güç kullanmaması gibi partnerler arasında ciddi bir sorundan ya da ilişkideki gerginlik yaratıcı başka bir faktörden de kaynaklanmaması gereklidir. 

Bir sonraki yazımız ‘Erken Boşalma’ ile görüşmek üzere…

Keyifli Okumalar 🙂

Yazar

Bigem VAROL

Uzman Psikolojik Danışman

Ağustos 17, 2021

Bağlı Ve Mutlu İlişki İçin İpuçları

İlişkilerde bağlılık ve mutluluk arayışı… En baştan başlayacak olursak; ilk buluşmada insanlar sohbet ederek, ortak alanlardan bahsederek birbirlerini tanımaya çalışırlar. Ailenizden, hobilerinizden, geçmişinizden, geçmiş ilişki deneyimlerinizden söz edebilirsiniz fakat her şeyi anlatmamakta fayda var. Özellikle de olumsuz ilişki deneyimlerinizi. Onun yerine geçmişten kısaca bahsetmek daha iyi olabilir. Böylelikle hem daha gizemli kalırsınız ki gizem her zaman ilgi çekicidir hem de ileride bunun kullanılmasını veya problem olma olasılığını ortadan kaldırırsınız.

Özeliniz her zaman olmalı; kendi alanınız… İlişkinin tanışma süreci içeren daha ilk başları bağlılık için çok önemlidir. Fakat ‘bağlılık’, ‘bağımlılık’ değil.  Kendi alanınızı korumak sizi karşının gözünde her zaman daha değerli kılar. Bazen alanınıza girmeye çalışıldığında ve siz de buna tolerans gösterdiğinizde, bir kereden bir şey olmaz diyebilirsiniz fakat karşıya şöyle bir izlenim vermiş olursunuz; ‘Bu benim için alanını bırakabilir.’ Böylece sizden bir şekilde fazlasını isteyecektir.

Sınırınızın azaldığı o ilk ana dikkat etmekte fayda var. Daha ilişkinin başlarındaki bu tip durumlar ilişkinin nasıl yol alacağına, nasıl şekilleneceğine dair sinyaller verir.

Bu sebeple karşınızdakini hiç kırmadan kendi alanınızın varlığını ona hissettirin böylelikle ilişkinizin daha sağlıklı dinamikler içermesini sağlamış ve güvenli bağlanmanın, mutluluğun temelini atmış olursunuz.

Bir sonraki ipuçlarında görüşmek üzere.  Şimdilik sağlıcakla kalın.

Yazar

Rümeysa ŞAHİN

Psikolog

Ağustos 17, 2021

Disleksi nedir? Disleksinin belirtileri nelerdir?

Merhabalar değerli okurlar. Bu ayki yazımızda disleksi ve disleksinin belirtilerinden bahsedeceğiz . Bu iki başlığı sizlere sırayla açıklayıp anlatmaya çalışacağım…

Disleksi , normal veya normal üstü zekaya rağmen akıcı okuma ve okuduğunu anlama sorunlarıyla kendini gösteren nörolojik temelli bir öğrenme farklılığıdır. Bu tanımda dikkat etmeniz gereken en önemli şey çocuğunuzda herhangi bir zihinsel engelin bulunmaması durumudur. Normal Veya normal üzerinde bir zekadan bahsediyoruz ! Problem çocuğun akıcı okuma ve okuduğunu anlama eylemlerini gerçekleştirememesidir. Her durumda olduğu gibi bu konuda da endişelerimizi en doğru şekilde tespit edip doğru analiz yapabilmemiz çok önemlidir. Disleksinin akıcı okuma ve okuduğunu anlama problemi olduğunu bilmeli ve ona göre çözüm arayışına girmeliyiz.

Özgül öğrenme güçlüğü kategorisinin alt alanlarından olan disleksi, özgül öğrenme güçlüğü grubunun yaklaşık % 85’ini oluşturmaktadır.

Dislektik bireylerin en belirgin özellikleri ise ;
-Yaşıtlarına oranla geç okuma ve okumaya karşı isteksizlik.
-Okuma hızında yavaşlık ve akıcılık eksikliği.
-Harfleri temsil ettikleri seslerle ilişkilendirme güçlüğü.
-Okurken harfleri karıştırma.
-Okurken harf, hece atlama veya ekleme.
-Kelimenin sonlarını uydurarak, yuvarlayarak okuma.
-Okuduğunu anlama ve anlatmada güçlük yaşama.
-Başkasının okuduğunu daha iyi anlama.
-Kelimeleri hecelemekte ya da seslerine ayırmakta zorlanma. -Sözcükleri doğru telaffuz edememe.
-Sözcükleri, harflerinin yerini değiştirerek söyleme.
-Birbiri ile kafiyeli kelimeleri fark etmekte zorlanma.
-Kelime ve kavramları karıştırma veya hatırlamakta güçlük.
-Hızlı yönergeleri veya birden fazla sıralı yönergeyi anlama güçlüğü. -Yüksek sesle grup içinde okuma yapmaktan kaçınma diye sıralayabiliriz.

Bu belirtileri farkettiğinizde bulunduğunuz konuma en yakın rehberlik araştırma merkezine giderek ilgili uzmanlarla çocuğunuzun dislektik bir birey olup olmadığını öğrenebilirsiniz. Ağustos ayı yazımızın sonuna geldik. Eylül ayında disleksinin avantajları ve dezavantajlarını konu alacağımız yazımızda buluşmak dileğiyle. Sevgi ile kalın…

Züleyha ÇİFTALAN

Uzm. Özel Eğitim Öğretmeni

Ağustos 11, 2021
Ağustos 11, 2021

Çocuğum disleksi mi ?

Son yıllarda anne ve babaların özellikle birinci sınıf düzeyinde olan çocuklarında gözlemledikleri okuma ve yazma problemi konusu en büyük endişelerden biri olmaya başladı. Çocuklarının akranlarına oranla geride olması bir anne babayı en çok hüsrana uğratan ve düşündüren durumlar arasındadır. Böyle durumlarda ebeveynlerin ilk yapması gereken şeyler aslında çocuklarının geleceği için hayati önem taşımaktadır. Peki aileler akranlarına oranla farklılık gösteren çocukları için neler yapmalıdırlar? En acilinden harekete geçmeli ve gözlem sürecine başlayarak ilk adımı atmalıdırlar. Çocuklarındaki problemi veya farklılığı analiz edebilmek ve sorunu belirleyebilmek çocuklarına yapacakları en büyük iyilik olacaktır. Sorunu veya sorunları gözlemleyip tam olarak belirledikten sonra sorunların nedenleri araştırılmalı.

Bunun içinde çocuklarını bir çocuk ve ergen psikiyatrisine götürerek önceliği bir uzmanın ellerine bırakmalıdırlar. Uzmanların yapacakları testler tetkikler ve yönlendirmelerle çocuğunuzun mental reterdasyonu mu ( zihinsel engel v.b ) yoksa duygusal bir problemi mi olduğu ve ya dislektik olup olmadığı tespit edilecektir. İşte tam olarak doğru yol böyledir. Böylelikle Aklınızda hep dönüp duran konuya gelmiş olduk.

Çocuğum disleksi mi? Evet Çocuğunuza uzmanlar tarafından disleksi tanısı konuldu. Şimdi yeni bir yola daha en başından en doğru şekilde başlıyorsunuz… Disleksi nedir? Belirtileri nelerdir? Disleksiden korkmalı mıyız? Disleksinin avantajları var mıdır? Disleksinin dezavantajları var mıdır? Ve merak ettiğiniz her şeyi sizlere en açık en doğru şekilde anlatacağım. Disleksinin belirtileri hakkında konuşacağımız yazımızda buluşmak dileğiyle. Sevgi ile kalın.

Yazar

Züleyha ÇİFTALAN

Uzm. Özel Eğitim Öğretmeni

Ağustos 11, 2021

Kendimize Ne Kadar Şefkatli Davranıyoruz ?

Hepimiz zaman zaman kimse beni sevmiyor, kimse beni beğenmiyor gibi serzenişlerde bulunduk. Hayatın bizi savurduğu dönemlerde kendimizi ve başkalarını suçladık. Şimdi başkalarını bir kenara bırakalım da kendimize bakalım istiyorum. Kendinize şunu sorun, Kendimi ne kadar seviyorum?, Kendime ne kadar değer veriyorum?Başkalarına gösterdiğimiz anlayışı, sevgiyi, şefkati ve hatta desteği kendimize ne kadar veriyoruz bunu görelim hep beraber.

Yazımı okuyan siz değerli okuyucularım ile küçük bir oyun oynayalım, her şeyi daha net görebilmek için aşağıdaki maddeler üzerinde dikkatlice düşünüp ve cevaplayalım istiyorum.

· En sevdiğiniz kişiyi düşünmenizi istiyorum. (arkadaşınız, sevgiliniz, eşiniz, anne veya babanız ve kardeşiniz)

· Şimdi de o kişinin yaşadığı en kötü anı düşünün.

· Acısını sizinle paylaşıyor ve sürekli başına gelen talihsizlik sebebiyle kendisini suçluyor, kendisine kötü davranıyor.

· Siz o kişiye neler söylersiniz?

· Ona nasıl yaklaşırsınız?

· Ses tonunuzu yükseltir misiniz? Ona öfkelenip bağırır mısınız?

Şimdi de kendinizin en kötü anınızı düşünmenizi istiyorum. Hayatın size oynadığı en kötü hamlesini, en acılı anınızı, hatta intihara en yakın hissettiğiniz anınızı düşünün.

· Bu durumlarda kendinize nasıl davrandınız?

· Kendinizi nasıl teselli ettiniz?

· Kendinize bağırdınız, öfkelenip kendinize zarar verdiniz mi?

Bizler bazen sevdiğimiz kişiye gösterdiğimiz desteği, anlayışı ve şefkati kendimize gösteremiyoruz. Kendimizi sevmek konusunda biraz bencil ve acımasız davranıyoruz. İşte burada devreye ÖZ-ŞEVKAT giriyor. Öz- Şefkat; kişinin kendisine de sevdiği kişiye davrandığı gibi davranmasıdır.

Öz-Şefkat konusunda dünyanın önde gelen uzmanlarından biri olan Dr. Kristin Neff, ‘Acı çektiğimiz zamanlarda en sık başvurduğumuz sorulardan biri ‘Neden Ben?’ sorusudur. Bu soru yalnızlaştırıcıdır. Sanki diğer herkes sorunsuz, acıdan uzak, mutlu ve normal hayatlar sürüyormuş gibi düşünürüz. Kendimizi diğerlerinden ayırma eğilimini destekler.’ demiş.

Oysaki acı hayatın bir parçasıdır. Farklı yollar ve farklı sebepler ile herkesin hayatına girmiştir. Zaten mükemmel hayat diye bir şey yok. Yani dünyanın neresine giderseniz gidin, her insanın maruz kaldığı bir sıkıntı, bir sorun, bir acı bulabilirsiniz. Herkesin acı ile baş etme yolları farklıdır. Öz-Şefkat ile acımızı kabullenip onu insan olmanın bir parçası olarak görebiliriz. Yani kısaca kendimize en iyi arkadaşımız gibi davranmak, zor zamanlarda kendimize sevgi ve anlayış göstermek, en iyi arkadaşımıza söyleyeceğimiz sözleri ve davranışı kendimize de yöneltmektir. Öz şefkat sadece ruhsal sağlığımızı değil, bedensel sağlığımızı da korur. Motivasyonumuzu arttırarak hedeflerimize ulaşmamızı sağlar.

ÖZ-ŞEFKATİN YARARLARI NELERDİR?

· Mutluluk,

· Hayatı kabullenip sevmek,

· Yaşamdan tatmin olmak,

· Sağlıklı yaşam (ruhsal+bedensel)

· Mutlu ikili ilişkiler,

· Diğer insanlar ile iyi ilişki,

· Daha az depresyon, kaygı ve stres

· Öz-saygı ve özgüvende artış, diye sıralayabiliriz.

Sonuç olarak gerek ruhsal gerekse bedensel sağlığımız kendimize ne derecede duyarlı ve sevecen olduğumuzla yakından ilişkilidir. Şefkat, türümüzün devamı için bir zorunluluktur ve kendine şefkatli davranan bireylerin çevrelerine ve tüm dünyaya şefkatle yaklaştıkları araştırmalarla gösterilmiştir.

ÖZ-ŞEFKATİNİZİ GELİŞTİRMENİN YOLLARI;

· Öz şefkatle ilgili bir defter tutun ve bu deftere öz şefkatin sizin için neler ifade ettiğini yazın. Bu kelimeyi duymak sizde ne gibi duygular uyandırıyor ya da kendinize yeterince öz şefkat gösterdiğinizi düşünüyor musunuz? Tüm bu soruları cevaplamak, öz şefkatinizi geliştirmek için harika bir başlangıç olabilir.

· Gün içerisinde kendinize karşı merhametsiz davrandığınız, kendinizi acımasızca eleştirdiğiniz anları bir deftere yazın. Bu eleştirilerin altında yatan nedenlere odaklanın.

· Mükemmeliyetçilik huyunuzdan bir an önce vazgeçin. Bu dünyada siz de dahil olmak üzere kimsenin mükemmel olmadığını kabul edin. Her zaman elinizden gelenin en iyisini yapmaya odaklanın ancak işler istediğiniz gibi gitmediğinde kendinizi acımasızca eleştirmekten kaçının.

· Kendinize bir çocuğa yaklaşır gibi sevgi ve şefkat dolu yaklaşın. En ufak hatanızda kendinizi yerden yere vurmaktan kaçının ve kendinize karşı anlayışlı olmaya özen gösterin. Önemli olanın hatalarınızdan ders çıkarmak olduğunu unutmayın.

· Her gün sizi mutlu edecek 3 şey yapın!

· Öz-Şefkat üzerine videolar izleyip kitaplar okuyabilirsiniz.

· Hayatı tüm zorlukları ile sevmek için kendinize sebepler yaratın.

Alan Cohen, ‘ Şu an kendinizi olduğunuz halinizle sevmeniz, kendinize cenneti bağışlamanız demektir. Ölene kadar beklemeyin. Eğer beklerseniz şimdi ölürsünüz. Eğer severseniz şimdi yaşarsınız.’ Sözlerini hatırlatarak son olarak kendinizi sevmenin, kendinizin en iyi arkadaşı olup şefkat göstermenin ne kadar önemli olduğunu vurgulayalım.

KENDİNİZLE VE HAYATLA BARIŞTIĞINIZ, ŞEFKAT DOLU GÜNLER DİLERİM! 🙂

Yazar

Feyza DİLMEÇ

Psikolojik Danışman

Ağustos 11, 2021

Neden Davranışları Değiştirmek İçin Bedene Odaklanmalıyız?

Beynin bedenin komuta merkezi olduğunu sarsıcı araştırmalar son 20 yıla dayanıyor. Vagal sinirlerin %80’i bedenden iç organlar aracılığıyla beyne bilgi ulaştırır. Kalan %20 ise bilgi ise beyinden bedene ulaştırılır. Bu nedenle bedenimizi desteklemek önemlidir. Düşüncelerin veya davranışları değişimi bedenle başlar. Kendimizi güvende hissettiğimizde ve öz düzenleme için gerekli kaynaklarımız olduğunda duygularımızı ve düşüncelerimizi değiştirmek daha kolaydır. Çünkü kendimizi güvende ve rahat hissettiğimizde, farkındalığımız yükselir ve böylece kendimizi daha iyi kontrol edebiliriz. Harekete geçmeden önce bir an durup düşünürüz. Bu duraksadığımız anda, düşünebilir, diğerleriyle empati kurabilir, planlayabilir, kararlar verebilir ve problem çözebiliriz.
Fizyolojik durumumuz, düşüncelerimizin ve davranışlarımızın tonunu belirler.


Neler bize yardımcı olabilir?
*Zihinsel molalar (Örneğin: eğlenceli bir kitap okumak, müzik dinlemek, resim yapmak, yaratıcılığınızı ortaya koyabileceğimiz hobiler, oyun, filmler)
*Fiziksel molalar (Örneğin: hareket etmek, dans etmek, yürüyüş yapmak, esneme hareketleri)
*Duyusal deneyimler (Örneğin: tada, dokunmaya ya da harekete odaklanmak)
*Topraklanma pratikleri (Örneğin: birkaç derin nefes alma)
*Sosyal destek almak (Örneğin: Yardım istemek, bir arkadaş veya ebeveyn ile bağ kurmak, görüşmek)
Otonom sinir sistemi herhangi bir durumu yanıtlarken iyi ya da kötü bir davranış diye ayrıştırıp yargılayarak davranışları ortaya koymaz. Çünkü sinir sisteminin amacı bizi yaşamda tutmaktır, bunun için de potansiyel riskleri yönetir.

Haydi dünya turuna çıkalım…
Her yeri gezdiğinizi hayal edin, telefonunuzu otelde unuttunuz yön bulmak için bir navigasyonunuz yok elinizde yalnızca haritanız var. Seyahate başladınız, hava güzel, aracı kullanıyorsunuz, korona bitmiş, kendinizi güvende hissediyorsunuz, her şey kontrol altında. Bu sırada ventral durumdasınız. Az sonra biraz hava almak için camı açtınız ve hoop haritanız uçtu, tam o sırada önemli bir kavşağa geldiniz ve nereye döneceğiniz hakkında hiçbir fikriniz yok. Tam da bu an sempatik seferberliğe geçtiniz an.
Bir kaç yol denediniz ama bir türlü ana yola ulaşamıyorsunuz. Her denediğiniz yol yanlış çıkıyor. Artık araba kullanmaktan, sıcaktan, yolu bulamamaktan bıkkın ve yılgın hissediyorsunuz kendinizi. Burası da hareketsizlik ve çaresizlik hissettiğimiz dorsal vagal durum. Sinir sistemimizi tanırsak her bir durum içerisinde olmak bizim için daha az korkutucu olur. Tepkilerimizin altındaki biyolojiyi anlayabilirsek davranışlarımızdan daha az utanırız. Bu da bize sistemimizin aktif operatörü yapar, yani sürücü koltuğunda otururuz.
Geçmiş deneyimlerimiz ve otomatik tepkilerimiz ne olursa olsun sinir sistemimizi anlayarak, fark ederek, şefkat vererek ve öz düzenlemeye destek verebiliriz.

Peki Nasıl Bedene dönebiliriz ve An’da kalabiliriz?

Odaklanmanın en basit tanımı ; bulunduğumuz “an”da ne kadar devamlı ve farkındalıkla kalabilmektir. Sporcuların bedeni her zaman o anın içindedir fakat zihinleri için aynı şeyi söylemek bazen zorlayıcı olabiliyor. Zihin geçmişte yapılan bir hatada kalabilir veya gelecekte olabileceğini varsaydığı bir durum nedeniyle kaygılanabilir. Bu durum her sporcunun çoğunlukla yaşadığı bir psikolojik olaydır. Burada psikolojik olarak güçlü sporcuları diğerlerinden ayıran faktör zihinlerini ne kadar çabuk tekrardan bedenleriyle senkronize ederek “an”a odaklanabilme yetenekleridir. Nefes ile bedene geri dönebileceğimizi unutmamak gerekir. Bunun için de sporcularla nefes ile bedene nasıl geleceği üzerine çalışmalar yaparız.  Nefes bedenimizin en önemli mental uyaranıdır. Nefese odaklanarak beden algımızı artırabilir ve tekrardan hızlıca odaklanabiliriz. Stresli bir anda ne düşüncelerimize ne de duygularımıza tam olarak güvenip onlara tutunamayız. Bu nedenle ilk odaklanmada yoğunlaşmamız gereken bizi duygu ve düşünce karmaşasından kurtaran ve bedensel algımıza yani şimdi ve buradaya dönmemizi sağlayan nefestir.

Mindfulness bu çalışmalarda sıklıkla kullandığımız bir kavramdır. An’da kalabilme şimdi ve buraya gelebilme yetisidir. Bir sonraki aşamamız ise somut, sporcunun da rahatlıkla seçebileceği basit teknik yönlendirmedir. Bu teknik yönlendirme sporcunun mevkiine ve o andaki saha içi sorumluluğuyla eşdeğer olmalıdır. Sporcu hangi spor dalında bulunduğu ve hangi mevkiinde olduğunu göz önünde bulundurarak yönlendirilmelidir. Burada da amaç sporcuyu  farkındalıklı gerçekle yüzleştirip  hem zihinsel hem de bedensel olarak önümüzdeki pozisyona geçişini kolaylaştırmaktır.

Süreci ;  beden davranış zihinsel çalışmalardan kısa kısa örnekler vererek sizlere aktardım . Umarım keyif alırsınız. En önemlisi ; psikolojik süreçte performansınızı maksimum seviyeye ulaştırmak için her zaman uzman spor psikologlarından düzenli destek almanızı önererek yazıma burada son vermek isterim.

Keyifli okumalar.

Yazar

Gözde ACARAY

Uzman Psikolog