Temmuz 8, 2021
Temmuz 8, 2021

Bağlanma teorisi yetişkinlerin romantik ilişkilerde yakınlığı algılayışları ve tepkileri ile ilgili olarak 3 ana bağlanma stili olduğunu öne sürer. Bunlar; güvenli, kaygılı ve kaçıngan bağlanma modelleridir. Toplumdaki herkes bu 3 bağlanma stilinden birine sahiptir. Çok nadir olarak da son ikisinin (kaygılı ve kaçıngan) karışımıdır. Hangi bağlanma stiline sahip olduğumuz da çekildiğimiz ya da aşık olduğumuz kişilerden, ilişkilerimizde yaşadığımız sorunlara ve içine düştüğümüz kalıplara kadar birçok konuya ışık tutar. Her bireyin kendi bağlanma stilini öğrenmesi ve anlaması, sağlıklı ilişkiler kurabilmesi açısından elzemdir.

Peki İlişkilerde Bağlanma Sorunu Olanlar? Hadi biraz da bunu konuşalım mı? İlişkilerde bağlanamayanları nasıl anlarsınız?

  • Bir anda gelecek hayalleri kurmaya ve size karşı çok yoğun olmaya başlar.
  • Asıl hedefi kendini karşı tarafa değerli ve farklı hissettirmektir.
  • Daha başlarda eski ilişkilerini ve bu ilişkilerinden aldığı yaraları anlatmaya başlar. Ve nedense bu ilişkilerde hep o mağdurdur.
  • Size ‘sen diğerlerinden farklısın’ tarzında mesajlar verir.
  • Bağlanma ve aşk konularında ısrar eder ancak sizin ilginizi hissettiği anda kaçmaya başlar.

Bir sonraki yazımda bu durumda neler yapabilirizi konuşalım

Not: Unutmayalım ki hiçbir bağlanma stili yanlış değildir, hepsi kişi için hayatta kalmak adına bir çeşit başetme yöntemidir.

Yazar

Rümeysa ŞAHİN
Psikolog
Temmuz 8, 2021
Temmuz 8, 2021

Size yogayla nasıl tanıştığımı anlatmak istiyorum, bugünlere gelmek için attığım ilk adımı.

Kendimi eskiden taze bir nergis gibi hissediyordum; mutlu, güzel kokulu, parlak renkli, heyecanlı; fakat bir eksik vardı, topraktan koparılmıştım. Kaynağımdan çok uzakta, bir apartman dairesinde, vazoda günlerimin geçip bitmesini bekliyordum.

İşte böylesine yoğun bir buhrandayken yoga ile tanıştım. Kaynağıma aslında ne kadar da bağlı olduğumu anlamam için önce kendimi ayrı sanmam gerekiyormuş meğer. Yoganın beni benliğimle buluşturması için önce kaybolmam gerekiyormuş. Kaybolmuştum da hakikaten.

Yıllarca ailemden uzak, yatılı okumuştum bir o şehirde, bir bu şehirde. Hayat bu ya, hep karşıma iyi bir akıl hocası çıktı gittiğim yerlerde. Şimdiyse lise bitmişti ve artık bambaşka bir hayat başlamak üzereydi. İşte yoga maceram da bu sıralarda başladı. Her çarşamba Gurudwara Yoga Merkezi’nde film izlerdik. Neden mi? Üniversiteye yeni başlamıştım ve yeni tanıştığım bir arkadaşım beni buraya getirdi. “Bugün yogaya gidiyorum, film gecesi var, gelmek ister misin?” diyerek. Yoga nedir bilmiyordum, arkadaş kimdir doğru düzgün tanımıyordum, İstanbul Anadolu yakasına yeni geçmiştim, adresi boşver deniz ne tarafta kalıyor onu bile bilmiyordum (biz Akdeniz insanı için adres tarifinde denizin konumu önemlidir, hep güneydedir, sabittir, referanstır). Fakat bu kadar referans yoksunluğuna rağmen içimden bir ses ‘git’ dedi.

Yoga merkezinde film mi izlenirmiş canım, demeyin. Ben yoganın yapılamaz yaşanır bir yol olduğunu o günlerde öğrendim. Yoga için en önemli noktalardan olan “farkındalık”ın ve hayatı bomboş izlemektense gerçekten gözlemlemenin canlı kanlı örneklerine tanık oldum. Burada insanlar farkındaydı, uyanıktı. Ben de uyanığım demeyin, hayır, hepimiz uyanığız sanıyoruz ama çoğumuz her gün önünden geçtiği nalbur dükkanını görmez, çoğumuz işe gidip gelirken yanından geçtiği meyve ağaçlarını fark etmez, çoğumuz ayaktayız fakat uyuyoruz, bunu bile fark etmiyoruz. Belli bir rutinimiz var, her şey için, o rutinden çıkmıyoruz. Sarhoşların “araba yolu biliyor” diyerek direksiyona oturması gibi, bedenimiz yolu biliyor fakat biz sarhoşuz, ne yaptığımızı bilmiyoruz. Rutine oturtana kadar dikkat veriyoruz yaptığımız işe, fakat işler rutine girince uyku moduna geçiyoruz. Biz buna aramızda “omuriliğe bağlamak” deriz. Vücut bir işlemi öğrenirken sinyaller beyne gidip gelir, bilinçli ve farkında yaparız, araba sürmeyi öğrenirken ilk haftalarda nasıl da dikkatli olduğunuzu hatırlayın. Fakat vücut bu işlemi öğrendikten sonra sinyaller beyne kadar gitmez, omurilikte bu işleme dair otomatik cevaplar hazırlanmıştır, artık fark etmeden yaparız, artık arabada zihnimizde patronla kavga ederken sağa sinyal vermeyi düşünmeyiz, vücut otomatik olarak sinyalini verir, direksiyonu sağa kırar, eve sağ salim varırız. Çünkü artık araba yolu biliyordur. Ne gerçekten arabadayızdır yol boyunca, ne de patronun karşısında, hayatımızdan dakikalar hatta belki saatler silinmiştir, biz fark etmeden ömür akıp gitmiştir. “Oo… Ne ara 40 olduk ya?”, “Görüyor musun ne çabuk bitti okul, göz açıp kapayıncaya kadar?”, “Bu çocuklar ne ara evlenme çağına geldi ya huu?” diye kaç kere şaşırdık ve daha kaç kere şaşıracağız?

Hayatı omuriliğe bağlamış gidiyoruz. Hiçbir şeyin tadı tuzu yok, çünkü biz yokuz. Biz orada değiliz. Gözlerimiz açık fakat görmüyoruz. Kulaklarımız açık fakat duymuyoruz. Arka planda anlaşılmaz bir ses ve görüntü  kirliliği var, kendimizi açıp hayata bir anlam katamıyoruz. İşte tam da hayatın anlamını sorgularken tanıştım ben yogayla. Tesadüflere inanmam, planlı bir buluşmaydı bence bu. Çünkü yeni bir şehir, yeni bir okul ve yeni arkadaşlar hayatıma girerken, her zaman yaptığımız gibi her şeyi omuriliğe bağlamamayı öğrendim yogayla. Yeni hayatıma yeniden doğarak başladım. En ihtiyacım olan zamanda ve yerde, değişim gelip beni buldu. İşte bu güzel yolculuğa böyle başladım. Yoganın ruhsal bir yolculuk olduğunu başından beri görerek ve bunu kabul ederek ilk adımımı attım. Yoga merkezine gelip 5-10 asana yapıp eve geri dönmek değildi yoga benim için; yaşadığım her anda, söylediğim her sözde, gördüğüm her şeydeydi. Apaçık sandığım her şeyin altında başka mesajlar gizli olduğunu o günlerde öğrendim. Deneyimlerim arttıkça bunun ne kadar doğru olduğuna hayret ettim. “Yok canım, bu açık seçik bir şey, başka bir şey olamaz!” iddiasında bulunduğum her anda hayat beni yanılttı. Her defasında altından başka anlamlar çıktı ve ben bir daha hayret ettim.

Demem o ki hayatı omuriliğe bağlamayın, bugün yeni bir başlangıç yapın. Bugün başka bir sokağa sapın, bugün çocuğunuza başka davranın, bugün patronunuza gören gözlerle bakın. Göreceksiniz ki bakış açınız değiştikçe hayatınız değişecek, insanların size bakış açısı değişecek, insanlar değişecek ve sonunda dünya değişecek.

Yoga yolundaki tüm dostlarıma selam olsun, sevgiyle kalın.

Yazar

 

Dr. Arya Doğan

Yoga Eğitmeni

Temmuz 8, 2021
Temmuz 8, 2021

İnsan kitlesi arasında her bireyde rastlandığı gibi birçok zihinde parıltıyı söndüren bir ayrıntı olan sabit fikirli olmanın zorluğu oldukça yorabilir. Kendi doğrularımızdan vazgeçmek aslında hiç de zor değil.

  Gündelik yaşantımızın içerisinde olduramadıklarımız bizi zedeleyen ve kalıntılarıyla hapseden ayrıntılar elbette ki mevcut. Yaşanan olay örgüleri tekerrür boyutuna geçtiğinde artık gard alınmaya başlar. Bir başka boyutu ise kişinin kendi iç dünyasında yenemediği kendisiyle alakalıdır. Ben bilirimciliğin önüne geçilemez had safhası; karşı bireye söz hakkını verse dahi kendi doğrusunu savunacağı anı bir kaplanın ceylanı avlamak için pusuya yatarak beklemesi gibi pozisyona girer. Halbuki biz insanların en büyük açlığı “anlaşılmak” iken, rant oluşturup yarış haline girerek basit bir doğru için hırpalanıyoruz.

   Fikirler kurşun geçirmez temalı bir kavramdan devam edecek olursak, bunun göstergesi insanların kişisel görüşlerini kabul etme zorundalığı olduğu gerçeğini doğurmadığını anlamamız en sağlıklısıdır. Ruhumuzu neyin arındıracağını bizden başka hiç kimsenin bilmediğini de biliyoruz. Ve kendi reçetemizi yazacak farkındalıkla iyileşeceğimiz birçok konu var. Biz insanlar; kendi gücümüzü keşfederken, insan psikolojisinin hangi dilden anlaşılır hale geldiğini de biliriz. Saygı duyulmadığı takdirde saygı görülemez. Ne kadar özveri, o kadar da anlayış… Her şey kendini farketmekten geçiyor, farkederek empati haliyle karşı bireye verilen hak; kendimize sunduğumuz hakkı doğuruyor. Her konuda anlaşabileceğimiz seçeneğimizin olduğu gerçeği de yadsınamaz hale geliyor.

Yazar

Gülşah YILMAZ
Psikolog
Temmuz 7, 2021
Temmuz 7, 2021

Degerli okuyucular, sizlerle gunumuzde ekmek aslanin agzinda diye tbir ettigimiz ve bireylerin bir is bulup gercekten o is yerinde calisma arkadaslarina, calistigi kuruma duyulan guven ile ilgili bilgiler verecegiz. Universite mezunu olsun yada olmasin, bir is yerinde calisiyor isek isin basinda ilk onemli olan nokta aslinda durustluk, guven, kendini guvende hissedebilmedir. Iste butun bunlar olunca emin olun hem orgut hemde calisanlar ileriye daha ileriye yani basariya gidilen yolda hep birlikte gerekeni yaptiklarindan dolayi mutlu ve huzurldurlar. Basari uzun vadede ortaya cikmaktadir.  Basarinin ortaya cikmasinda etkisi olan personelin kendi icindeki iletisim ve guvenin ust seviye olmasi basarinin birlikte gerceklestirildigi ve sonlandirildigi nokta olabilmektedir. Güven kavramı genel anlamda, dürüstlük ve doğruluk ile eşdeğer tutulmaktadır. Güven, bireyin gereksinimlerinin olumlu bir şekilde karşılanacağına dair bir güven duygusu olduğu anlamına da gelmektedir. Öğretmenlerin kendi içlerinde ve öğretmen-kurum arasında güven olgusunun hakim kılınması, beraberinde kurumsal vizyon ve misyonun gerçekleştirilmesinde itici bir unsur olarak kendisini göstermektedir. Güven olgusu, ekip, örgüt ve örgütler arası anlaşmaların bileşik etkileşiminden meydana gelmektedir. Örgüt içerisindeki değerler, inançlar ve normlar örgüt kültürü ile birbirlerine bağlıdırlar. Örgüt içerisinde bilgi akışının doğru olması, personelin gerek birbirleri ile gerekse yönetim ile karşılıklı olarak samimi ve açık davranışlar sergilemeleri örgütsel güveni meydana getirmektedir. Buda orgüt içerisinde güven olgusunu sağlamlaştirır. Örgütsel güven, bireylerin çalışma arkadaşları ve yönetime karşı güvenini etkileyen davranışsal, duygusal ve zihinsel faktörlerden oluşmaktadır. Personelin calistiklari kuruma karşı beslemiş oldukları güven eğilimi olarak tanımlanan örgütsel güvende personelin birbirlerine beslemiş oldukları güven ile kuruma beslemiş oldukları güven farklıdır. Bu da kisilerin güveninin kişi ile örgüt arasında farklılık ortaya koyduğunu göstermektedir. Bir birey bulunduğu kurumda müdüre güven duyabilir, fakat bu durumdan aynı güven derecesini kuruma karşı da beslemiş olduğu çıkartılamaz.

Örgütsel güvende yardımseverlik, açıklık ve dürüstlük cok onemli faktorlerdir. Calisan personelin herhangibir cikar gozetmeksizin iyi niyete dayali olarak calistigi kuruma destegini vermesi bireyin yardimseverliligini ortaya cikartmaktadir. Tabiki yardimseverlik duygusu icerisinde zor durumda kalan personelin, örgüt tarafından destek göreceğini düşünmekte ve çabasını çalışma yönünde kullanmaktadır. Yardımsever olan bir birey, farkli bireyleri bir araya getirerek kişilerarası bilgi paylaşımını da meydana getirmektedir. Açıklık ise, calisan personellerin bilginin paylaşımı esnasında calistigi kuruma karşı açık bir duruş sergilemeleridir. Sahip olunan bilginin herhangi bir saklama ya da filtreleme yapılmadan olduğu gibi ortaya koyulması, kişinin sözlerinde kendisine güvenin duyulmasını da beraberinde getirmektedir. Dürüstlük ise personelin fikirlere örgüt genelinde inanışı simgelemekte, kişi davranışı ve yapısındaki bütünlüğü ifade etmektedir. Soylenilen soz ile dusuncelerin davranis uzerindeki etkisinin gerektigi gibi olmasi bireylerin durustce birbirlerine davranislarini etkileyecektir. Durustluk veya guven olmadigi zaman seffaf olunmaz ve orgut icerisindeki guven ortadan kalmis olmaktadir.

Gunumuz sartlarinda Wuhan’da ortaya cikan ve tum dunyayi ele geciren Covid-19 sorunu orgutlerde maddi  zararlara sebep olmaya baslamistir. Bu sebepten dolayi orgut icinde calisan personel biraz daha kendi icinde kucuk gruplar halinde bir kumelesme meydana gelip, o kumeler icinde daha fazla iletisime gecmeye baslamislardir. Bu kumelesme durumu orgut icinde ayrima ve guven duygusunun, aciklik ve durustluk gibi olgulari yikma durumuna gecmistir.  Bu sebepten dolayi orgutlerde gruplasma oldugu durumlarda personelin bu ve bunun gibi durumlari ortadan kaladirabilmelerine yardimci olmak adina hizmet ici egitimler verilerek, bireylerin orgutu gruplar degil tum personelin bir grup olarak calistiklari zaman daha hizli basari elde edilebilecegi onemle belirtilmelidir.

Yard. Doc. Dr. Figen YAMAN LESINGER

Yazar

Figen YAMAN LESİNGER

Yrd. Doç. Dr.

Haziran 24, 2021
Haziran 24, 2021

Spor psikolojisi, sporcuların optimal düzeyde performanslarını ve iyi oluşlarını sağlamak için psikolojik bilgi ve becerilerin kullanıldığı bir uzmanlık alanıdır. Bu alan spor katılımcılarının gelişimsel ve sosyal yönleri ile spor ortamları ve organizasyonlarıyla ilişkili sorunları sistematik olarak ele alır.

Spor psikolojisi, psikolojik durumların atletik performansı, egzersizi ve fiziksel aktiviteyi nasıl etkilediğini inceler. Bazı spor psikologları, performansı ve motivasyonu artırmak için profesyonel sporcular ve antrenörler ile çalışırken diğer profesyoneller, insanların refahını arttırmak için çalışmalarında egzersiz ve spordan yararlanır.

Spor psikolojisi sporcuların karşılaştığı problemleri ele almak için bazı strateji ve prosödürleri kullanır. Bunların başlıcaları şunlardır:

Performans geliştirme için bilişsel ve davranışsal beceri eğitimi: hedef belirleme; görüntü ve performans planlaması; konsantrasyon ve dikkat kontrol stratejileri; sporda özgüven, benlik saygısı ve yetkinlik gelişimi; bilişsel davranışçı öz denetleme teknikleri; duygu yönetimi, sportmenlik ve liderlik becerileri.

Danışmanlık ve klinik müdahaleler: atletik motivasyon; yeme bozuklukları ve kilo yönetimi; madde bağımlılığı; keder, depresyon, kayıp ve intihar; aşırı antrenman ve tükenmişlik; cinsel kimlik sorunları; saldırganlık ve şiddet; atletik yaralanma ve rehabilitasyon; kariyer geçişleri ve kimlik krizleri.

Danışma ve eğitim: spor organizasyonu danışmanlığı; genç sporcuların aileleriyle iletişim sağlama; antrenörlerin motivasyon, kişilerarası ve liderlik becerileri ve yetenekleri ile ilgili eğitimler; psikolojik zorlukların erken teşhisi ve önlenmesi ile ilgili olarak antrenörlerin ve yöneticilerin eğitimi.

Görüldüğü gibi bir spor psikoloğu destek verdiği kurum ve bireylere başarı ve iyi oluş konularında azımsanamayacak düzeyde katkı sağlar. Yazımızı bitirirken spor psikolojinin psikolojinin alt dallarından biri olduğunu ve bilgi ve beceri gerektirdiğini hatırlatmak isteriz.

Haziran 24, 2021

Okul Öncesi Disleksi Müdahale Programı dört bölümden oluşmaktadır. Bu bölümler;

  • Otomatik Patern,
  • Kısa Süreli Bellek,
  • Görsel İşlemleme,
  • Fonolojik Farkındalıktır.

Otomatik Patern

Akıcı okumanın başarılı bir biçimde gerçekleşmesi, altında yatan süreçlerinin sağlıklı çalışmasıyla ilgilidir. Akıcı okumayı doğrudan etkileyen bu süreçlerden biri de Otomatik Paterndir. Otomatik Patern becerileri okul öncesi dönemde gelişmeye başlamaktadır (Wolf 2014).

Otomatik Patern uygulamasındaki en temel esas; nesneler, harfler, sayılar ve renklerin olabildiğince hızlı fakat doğru bir şekilde ifade edilmesi gerekliliğidir. Otomatik Patern uyaranlarının, Otomatik Patern testlerinin özellikle dislektik bireylerin eğitimi alanında önemli bir yer edinmesi büyük ölçüde onun okuma ve işitsel kısa süreli bellek kapasitesi ile olan güçlü ilişkisine bağlıdır.  

Otomatik Patern özünde bulunan hızlı isimlendirme, dikkat, görsel ayırım, görülen ile semantik bilginin entegrasyonu, fonolojik özellikler ve sesletim gibi farklı bileşenleri kapsar. 

Bu bileşenlerin her biri Otomatik Patern görevinin tamamlanması için hayati öneme sahiptir (Siddaiah ve Padakannaya, 2015). Otomatik Patern, işitsel kısa süreli bellek ve akıcı okuma arasında güçlü bir ilişki bulunmaktadır.Otomatik Patern bu ilişkide yordayıcı rolü ile öne çıkmaktadır.  

Diğer bir ifadeyle, Otomatik Patern testinden düşük puan alan bir öğrencinin okuma performansında ve işitsel kısa süreli bellek kapasitesinde sorunlar olabileceği yüksek bir olasılıkla tahmin edilebilir (Siddaiah ve Padakannaya, 2015).

Özellikle sesli akıcı okumada Otomatik Paternin çok güçlü bir yordayıcı olduğu farklı çalışmalarla ortaya konmuştur (Christo ve Davis, 2008; Kasperski, Shany ve Katzir, 2016; Kim, Park ve Lombardino, 2015; Lipka, 2017; Papadopoulos, Spanoudis ve Georgiou, 2016).

Otomatik Patern Etkinlikleri Kitabı alanında Türkiye’de ilk ve tek olma özelliğine sahip bir çalışma sistematiğidir. Okul öncesi dönemde dislektik bireylerin Otomatik Patern becerilerindeki gelişimini dört aşamada gerçekleştirmeyi hedeflemektedir. Ayrıca alanında ülkemizde yapılan çalışmalara kaynaklık etmektedir. 

Kısa Süreli Bellek

Bellek, yaşananları, öğrenilen konuları, bunların geçmişle ilişkisini bilinçli olarak

zihinde saklama gücü, akıl, hafıza olarak açıklanmaktadır (TDK, 2010).  

Kısa süreli bellek, beyne duyusal uyaranlarla gelen bilgilerin, uzun süreli bellekteki bilgilerle karşılaştırıldığı ve işlemlere tutulduğu etkinlik alanıdır. Dislektik bireylerde daha çok kısa süreli bellek sorunları görülür. Kısa süreli işitsel -görsel bellek sorunları genellikle birlikte ortaya çıkar. Alanda yapılan birçok çalışma dislektik bireylerin kısa süreli bellek işlevlerinin normal örnekleme göre daha düşük olduğuna işaret etmektedir (Cain, Oakhill ve Bryant, 2004; Kesikçi ve Amado, 2005; Schuchardt, Maehler ve Hasselhorn, 2008; Turgut, 2008).Kısa süreli bellek, etkin bellektir. Öğrenme etkinliğinin hızına uygun olarak bilgiler hatırlanır, anlamlandırılarak davranışa dönüştürülür. Kısa süreli belleğe, bu özelliğinden dolayı ‘çalışma belleği’ de denilmektedir. Okunan bir yazının içeriği, bellekteki bilgilerin hatırlanma hızı, kapsamı, çağırılması, anlama ve anlamlandırma işlemlerinde geçen zaman gibi faktörler okumayı etkileyen faktörlerdir (Joshi, 2005). Araştırmalar, akıcı okuma bozukluğu olan bireyin yazılı sözcüklerin fonolojik kodlamasında ve metnin anlaşılmasında yaşadıkları güçlüklerin bir tür bellek sorunundan kaynaklandığını öne sürmektedir (Warrington, 1991). Farnham-Diggory ve Gregg de (1998) okuma düzeyleri orta ve iyi derecede olan çocukların bellek testlerinden aldıkları puanların da yüksek olduğunu göstermiştir. Bu bulguların yanı sıra, sembolleri sıralama belleği ile okuma düzeyi arasında anlamlı ilişki olduğunu gösteren bulgular da, araştırmacıların dikkatlerini ses ve sembolü kaynaştırma, sıralama ve kısa süreli belleği ölçme konularına çekmektedir. Okuma güçlüğü bulunan bireylerde kısa süreli bellek performansları ile yapılan çalışmalarda bu bireylerin işitsel-sözel ve görsel-sözel kısa süreli bellek performanslarında sorunlar olduğu gözlenmektedir (Erman, 1997; Jorm, 1979). 

Özetle kısa süreli bellek özellikle işitsel kısa süreli bellek süreçleri okuma, okunulan metni anlaşılması ve hatırlanması açısından önemlidir. Bu noktadan hareketle okul öncesi dönemde dislektik bireylerin işitsel ve görsel kısa süreli bellek kapasitelerinin gelişimi ilerleyen dönemde akıcı okuma ve okuduğunu anlama becerileriyle sıkı sıkıya bağlantılı olduğu bilinmektedir.

Görsel İşlemleme

Söz konusu öğrenmek olduğunda, gözler bu beceride oldukça uzmandır. Çocuklarımızın okulda aldığı bilgilerin %80’i görsel kaynaklıdır. Gözlerin arkasında sanılandan çok daha önemli bir süreç gerçekleşmektedir. Görsel bilginin içeri girdiği andan itibaren beyin, gördüklerini yorumlamaya ve bir sonraki adımını planlamaya başlar. Bu sürece görsel işlemleme adı verilir. Görsel işlemleme becerilerinin akademik başarıda ne kadar kritik bir öneme sahip olduğunu bilinmektedir. Çocuklar metni okurken, yazım hatalarını bulurken, bir matematik problemi çözerken veya bir model yaparken, görsel işlemleme becerilerini kullanırlar.

Okul Öncesi Disleksi Müdahale Programı Görsel İşlemleme bölümü bahsedilen alanlarda bireylerin gelişimini tamamlamaya yönelik tasarlanmıştır.  

Fonolojik Farkındalık

Bireylere hayat boyu kullanılacağı temel dil becerilerinin kazandırılması, doğru ve etkili bir şekilde planlanmış ilk okuma ve yazma öğretim süreci ile mümkündür. İlk okuma yazma öğretimi için yeterli hazır bulunuşluğa ulaşılmasında birçok beceri önemli rol oynamaktadır. Bu becerilerden bir tanesi de fonolojik farkındalıktır. Fonolojik farkındalık harf ve harfin işleyişi arasındaki ilişkiyi anlamak için ön koşul niteliğinde olan sözlü dil becerisidir.

Çocuğun okuma-yazma becerisi için yeterli hazır bulunuşluğa ulaşmasında ve bu becerinin istenilen nitelikte kazandırılmasında bedensel, bilişsel, duyuşsal ve sosyal yönden gerekli tüm bilgi, beceri ve deneyimlere sahip olmasının yanı sıra, fonolojik farkındalık becerisinin de oldukça önemli olduğunu ortaya koyan çalışmalar vardır (Anthony ve Francis, 2005; Burns, Roe ve Ross, 1992; Chard ve Dickson, 1999; Durgunoğlu ve Öney, 1999; Erdoğan, 2009; Goswami ve Bryant, 1990; McGee ve Morrow, 2005; Torgesen, Morgan ve Davis, 1992; Wright, Stackhouse ve Wood, 2008).

Fonolojik farkındalık; okuma-yazma ile güçlü bir ilişkisi olan, gelişen ve kelimeyi oluşturan sesleri tanıma, ayırma, manipüle etme ve ortak seslerden oluşan kelimeleri fark etme görevleri ile ilgili bir beceridir (Anthony ve Francis, 2005). Fonolojik farkındalık, konuşma dilinin farklı yollarla daha küçük bileşenlere bölünmüş olabileceğini ve seslerin manipüle edilebileceğini anlamaktır (Chard ve Dickson, 1999).  

Fonolojik farkındalık, konuşma dilindeki sözcükleri hecelerine ve seslerine ayırma yeteneği ile birlikte konuşma dilindeki birimlerle ilgili zihinsel işlemler yürütebilme yeteneği olarak tanımlanır (Denton, Hasbrouck, Weaver ve Rıccıo, 2000).  

Konuşma dili yeteneğinin bir parçası olan fonolojik farkındalık cümlelerin kelimelerden, kelimelerin hecelerden ve hecelerin de seslerden oluştuğunun farkında olma bilgisidir (Allor, 2002). Fonolojik farkındalık, seslerle harfler arasındaki ilişkiyi anlamak için ön koşul niteliğinde olan sözlü dil becerisidir (Torgesen ve Wagner, 1998).

Yapılan tanımlardan yola çıkarak fonolojik farkındalık ile ilgili şu özellikler sıralanabilir:

Okul Öncesi Dönemde Gelişmeye Başlar:

Çocukların bu dönemdeki gelişimi ve bu dönemde elde ettikleri beceriler onların formel okuma-yazma sürecine kolay bir geçiş yapmasını sağlar. Okul öncesi dönemde kazanılan ve okuma-yazma gelişimini kolaylaştıran becerilerden biri de fonolojik farkındalık becerisidir (Pullen ve Justice, 2003; Roskos, Christie ve Richgelds, 2003).  

Gelecekteki Okuma Başarısı İçin Önemlidir:

Bireylerin, kelimelerin hecelerden ve seslerden meydana geldiğini anlamaları yazılı dilin şifresini çözmelerine ve alfabe prensibini kazanmalarına yardımcı olur. Alfabe prensibi yazılı dilin konuşma dilini temsil etmesidir. Okuma ve yazma gelişimine yardımcı olmak için, çocukların yazılı dil ile konuşma dili arasındaki ilişkiyi bilmeleri, kelimelerin harflerden meydana geldiğini ve bu harflerin kendilerine ait sesleri olduğu bilincine ulaşmaları önemlidir (Phillips, Menchetti ve Lonigan, 2008). Sesler ve harfler arasındaki ilişkiyi keşfeden çocuk, sahip olduğu sözcük dağarcığı bilgisini de buna ekleyerek okumayı öğrenir (Share, 2004).  

Geliştirilebilir ve Öğretilebilir Bir Beceridir:

İlk okuma-yazma ile ilgili yapılan araştırmalarda oldukça önemli bir yere sahip olan fonolojik farkındalık, özenli planlanan bir eğitim süreci ile geliştirilebilir (Chard ve Dickson, 1999). Bu eğitim sürecinde fonolojik farkındalığı öğretmek için öncelikle parçalarla bütün arasındaki ilişkiden başlanılmalıdır. Ardından cümlelerin kelimelere bölünebileceği ve kelimelerin bir araya gelerek cümleleri oluşturduğu gösterilmelidir. Başlangıç düzeyinde bütün-parça ilişkisini kavrayan çocuklar kelime seviyesi ya da kelime farkındalığı çalışmalarına başlamalıdır. Bu aşamada da kelimenin hecelerden meydana geldiği anlatılmalıdır. Bundan sonra seslerle ilgili çalışmalar yapılmalıdır. Yapılan çalışmaların hepsinde kolaydan zora doğru gelişen bir süreç izlenmelidir.  

Fonolojik Farkındalık Becerisi Kendiliğinden Gelişmez:

Konuşma dilini kullanmanın ve anlamanın tersine fonolojik farkındalığın kendiliğinden gelişmeyeceğini bilmek önemlidir. Birçok çocuğa doğrudan öğretilmezse çocuklar bu beceriyi geliştiremezler. Birçok uzman fonolojik farkındalığın doğuştan gelen bir beceri olmadığını ve çeşitli deneyimler sonucu kazanıldığını söylemektedir. Fonolojik farkındalık öğretilmediği takdirde öğrenilmediğinden ve bu beceri okuma becerisi için önemli olduğundan birçok uzman fonolojik farkındalık eğitimini ilk okuma-yazma eğitiminin ön koşulu olarak önerir (Rubba, 2004). Bu süreçte öğrenciye planlanmış bir öğretim verilmeli ve alıştırma şansı sunulmalıdır.

Okuma Problemlerinin Belirleyicisidir:

Araştırmalar okuma problemi yaşayan çocukların erken teşhisinde fonolojik farkındalık becerisinin önemli olduğunu ortaya koymaktadır. Başka bir deyişle fonolojik farkındalık becerilerinde bazı problemler yaşayan çocuklar okumada da problemler yaşamaktadır. Yeterli derecede fonolojik farkındalık becerisine sahip olmayan çocuk, kelimeleri okumak için sesleri harmanlayamayacaktır. Bu beceri fonolojik farkındalık ile açıklanmaktadır.  Akıcı okuma problemi yaşayan çocuklar fonolojik farkındalığın birçok görevini yerine getiremezler. Bu çocuklar ilk sesi ve son sesi benzeyen kelimeleri diğer çocuklara göre daha güç fark ederler. Ayrıca konuşulan kelimelerin parçalardan oluştuğunu anlayamamaktadırlar ve bu parçaların yazılı dildeki karşılıklarını da keşfedememektedirler. Bu çocuklar yaşıtlarına göre dildeki sesleri geç öğrenirler. Bazı sesleri hiç kullanmadıkları gibi bazılarını da hatalı olarak kullanırlar; böylece dillerinin anlaşılabilirliği düşük olur. Fonolojik farkındalığın bu görevlerinde zorluk yaşayan çocukların akıcı okuma problemleri de yaşamaları fonolojik farkındalığın okuma becerisinde yaşanan problemlerin belirleyicisi olduğunu da ortaya koyar (Ege, 2006; Olofsson ve Niedersoe, 1999; Phillips, Menchetti ve Lonigan, 2008; Torgesen ve Wagner, 1998). 

Okul Öncesi Disleksi Müdahale Programı Fonolojik Farkındalık bölümü, yukarıda da belirtildiği gibi çözümleme stratejisine dayalı bir çalışma sistematiğidir. Cümle, kelime, uyak, ses çözümlemesine dayalı etkinlikleri bağımsız ve akıcı bir şekilde gerçekleştiren birey sürecin sonunda/okuma-yazma öğrenme sürecinde  ortografi oluşturma becerisi kazanır.

Haziran 24, 2021

Disleksi; normal ve ya normalüstü zekaya rağmen, akıcı okuma ve okuduğunu anlama sorunlarıyla kendini gösteren nörolojik temelli bir öğrenme farklılığıdır. Özgül öğrenme güçlüğü kategorisinin alt alanlarından olan disleksi, özgül öğrenme güçlüğü grubunun %85‘ini oluşturmaktadır.

Yapılan bilimsel çalışmalar okul öncesi dönemde dislektik bireylerin en belirgin özelliklerinin;

  • Dil gelişiminde gecikme.
  • Dil edinimi sırasında telaffuz sorunları.
  • Birbirine yakın kelimeleri yanlış sesletme.
  • Kelime dağarcığında yaşıtlarına göre sınırlılık. 
  • İfade edici dil becerilerinin gelişimde sohbet başlatma ve sürdürme alanlarında sınırlılık 
  • Alıcı dil becerilerinde, söylenen karmaşık cümleleri anlama ve yorumlamada zorlanma.
  • Otomatik patern becerilerinde zayıflık.
  • Ardı ardına verilen yönergeleri yerine getirirken sıra takibini yapamama.
  • Uyaklı sözcükleri bulma, ayırt etme ve sıralamada sıkıntı.
  • Eylemleri karıştırır.  
  • Sıra takibi gerektiren bilgileri öğrenmede sıkıntı.  
  • Yönelim becerilerinin gelişimde zorluk
  • Görsel-işitsel dikkat gerektiren etkinliklerde yetersizlik olduğunu ortaya koymaktadır.

Bu bilimsel çalışmalardan yola çıkan DİSENT (Disleksi Araştırmaları Enstitüsü) program geliştirme birimi uzmanları Türkiye’de alanında ilk ve tek olma özelliğine sahip olan, 48-72 aylar arasındaki bireylere doğrudan uygulama yapabilmesini sağlayan ODİST’i (Okul Öncesi Disleksi Belirtileri Testi) geliştirmiştir.

ODİST 5 Alt alan ve 12 bölümden oluşmaktadır. Bu alt alan ve bölümler;

1.Otomatik Patern

  • Renk Paterni
  • Nesne Paterni
  • Şekil Paterni

2.Kısa Süreli Bellek

  • 2 Nesne (İşitsel-Görsel)
  • 3 Nesne (İşitsel-Görsel)
  • 4 Nesne (İşitsel-Görsel)
  • 5 Nesne (İşitsel-Görsel)

3.Görsel İşlemleme

  • Görsel Analojik Muhakeme
  • Görsel Esneklik
  • Görsel Dikkat

4.Gelişimsel Dil

  • İşitsel Algılama
  • İfade Edici Dil

5.Fonolojik Farkındalık

  • Cümle
  • Kelime
  • Uyak
  • Sestir

Literatürde erken tanı için, disleksi açısından klinik görünüme uyan semptomlar risk faktörleri olarak tanımlanmıştır (Doğan, 2012). Sayısız araştırma erken tanı ve müdahalenin önemine işaret etmiştir.

Araştırma sonuçları, risk grubunda yer alan çocukların daha okul öncesi dönemde belirlenebildiğini ve uygun müdahale programları ile desteklendiğinde disleksi ile tanılanma olasılıklarının büyük oranda azaltıldığını göstermiştir. 

Korkmazlar( 2003), erken tanı konduğu ve eğitime vakit kaybetmeden başlandığı oranda çocukların yaşıtlarına yetişebilmekte olduğunu ve gerçek potansiyellerini gösterebildiğini bildirmiştir (Demir, 2005).

Bilimsel araştırmaları merkezine alarak hazırlanmış olan Okul Öncesi Disleksi Belirtileri Testinin temel amacı, okul öncesi dönemde disleksi belirtileri gösteren bireylerin erken dönemde (48-72 ay) tespit edilmesidir. Bu doğrultuda Okul Öncesi Disleksi Belirtileri Testinin geçerlilik ve güvenilirlik çalışmaları 2019 yılında DİSENT (Disleksi Araştırmaları Enstitüsü) tarafından tamamlanmıştır.

Haziran 24, 2021

CİNSEL TERAPİ NEDİR?
Cinsel terapi, cinsel sorunlar konusunda eğitim almış deneyimli psikiyatrist ve psikologlar tarafından cinsel sorunları olan birey ya da çiftlere uygulanan bir tür kognitif davranış tedavisidir.

CİNSEL SORUNLAR NASIL TEDAVİ EDİLİR?
İnsan davranışı ve cinselliği bedensel, psikolojik, sosyal koşullardan etkilenir. Cinsellik sadece cinsel organlarla sınırlı değildir. Cinsellikle ilgili duygular, düşünceler ve yerleşmiş inançlar vardır. Yerleşmiş inançların çoğu zaman hatalı olabildiği bilinmektedir. Cinsel sorunların ve bozuklukların ortaya çıkışında kişinin bedensel ve psikolojik özellikleri ya da ikili ilişkilerin etkileşimleri etkili olabilir. Doğal olarak cinsel sorunların tedavisi de, oluşumunda rol oynayan etkenlere göre değişebilir. Kişi ile görüşülerek sorunu ortaya çıkaran, yerleşmesine neden olan etkenler birlikte incelenir.  Sorunun tedavisinde etkili olacak ilaç veya psikoterapiler seçilir.

Cinsel sorun tıbbi veya biyolojik bir nedene bağlı ise, tedavisi ilaç veya diğer tıbbi tedaviler olacaktır. Bu durumda tedaviyi, ürologlar, kadın hastalıkları ve doğum uzmanları ya da psikiyatristler yaparlar. Eğer cinsel sorun psikolojik etmenlerle ilişkili ise veya tıbbi bir nedene bağlı olarak gelişmiş olsa bile psikolojik etmenler durumu ağırlaştırmışsa, cinsel terapiler uygulanmalı ya da ilave edilmelidir. Cinsel terapileri ise cinsel terapi konusunda eğitim almış psikiyatristler ve klinik psikologlar yapabilir.  Bütün tedaviler gibi cinsel tedaviler de bilimsel veriye dayalı olmak zorundadır.

Yeni bir tedavi yönteminin uygulama alanına girmesi için bilimsel ve etik olarak tanımlanmış süreçlerden geçmesi, etkili olduğunun kanıtlanması ve meslek topluluğunca kabul edilmesi zorunludur. Cinsel tedavilerde kullanılan bir psikoterapi yönteminin belli bir bozukluk için etkili olduğuna, bilimsel ilkelere uygun bir dizi çalışma yapılarak karar verilir.

Dünyada ve Türkiye´de 1970´lerden beri “Cinsel Terapi” ile vajinismus ve erken boşalma olgularının pek çoğu başarıyla, cinsel isteksizlik, erkeklerin sertleşme bozukluğu ve kadınların uyarılma ve orgazm bozuklukları gibi diğer cinsel işlev bozuklukları da büyük ölçüde tedavi edilmektedir. Cinsel sorunun tipine ve sorunlu çifte göre değişiklikler olmakla birlikte, cinsel tedaviler ortalama olarak 2-4 ay ve 6-10 seans sürer, ama kişiye göre bir iki görüşme ile kısa zamanda düzelen vakalar olabildiği gibi, tedavisinin bir iki yıl sürmesi gereken vakalar da olabilir.

Cinsel sorunları olanlarda uygulanan ve etkili olduğu bilinen cinsel tedaviler aslında özel bir öğrenme biçimidir. Bu öğrenme sürecinde kişiye temel olarak şunlar öğretilir: Genel olarak psikoterapilerde ve özellikle de cinsel tedavilerde kişiye mahrem ve güvenli bir öğrenme ortamı oluşturulur.  Bu ortamda kişi kendi denetimi altında kendisini, kimliğini, bedenini,  ilişkisini keşfetmeye cesaretlendirilir.  Bu keşif ve öğrenim kişinin özelliklerine göre değişen bir süratte ve derece derece olur. Bu nedenle cinsel sorunun ilaçla tedavisi yapılırken de hasta ile hekim arasındaki ilişkinin önemi vardır ve bazen psikoterapi veya cinsel terapinin bir parçası olarak uygulanır. Zira cinsellik salt bedensel bir sorun değildir.  

BANA EN YAKIN CİNSEL TERAPİST NEREDE?

Web sayfamızdan ‘Bana en yakın terapist nerede’ yazısına tıkladığınızda karşınıza Türkiye haritası çıkacaktır. Size en yakın ili tıkladığınızda orada görev yapan cinsel terapistimizin iletişim bilgilerine ulaşabilirsiniz.


CİNSEL TERAPİSTLERİN ÖZELLİKLERİ NELERDİR?
-Cinsel terapist kendi meslek grubunun temel etik kuralları dışında açık görüşlü, cinselliğe olumlu bakan, tarafsız, hoşgörülü ,esnek ,yargılamayan, farklılıklara saygılı, kendi değerlerini yansıtmayan, bilgili, güvenilir biri olmalıdır.

-Terapistler, hastalarına (danışanlarına) yetki ve özelliklerini açıkça ve doğru olarak anlatmalı, hastanın (danışanın) menfaatini korumalıdır.

-Tanı koymadan önce yeterli bir öykü almalı ve gereken tetkikleri yaptırmalıdır. Yeterli öykü olmadan ya da gerekli araştırmaları ihmal ederek tanı koymak da hastanın zarar görmesine yol açtığından etik bir ihlal sayılır.

-Uygulanacak tedavinin seçiminden cinsel terapist sorumlu olmakla birlikte hastayı olası tüm tedavi çeşit ve olanakları konusunda aydınlatmalı ve onun da fikrini almalıdır. Tedaviden önce söz konusu cinsel sorunun yapısı, uygulayacağı tedavinin özellikleri ve kuralları, bu sorun için uygulayacağı tedavinin etkinliği konusunda hastaya bilgi vermelidir. Deneyim ve eğitiminden bağımsız olarak, tedavi sürecinde karşılaşacağı bazı sorunları göremeyebileceğini, bu nedenle uygun bir danışmanı olması gerektiğini bilmelidir.

-Cinsel terapist hasta ile girdiği tedavi ya da danışma ilişkisi sürecinde hastaya ait edindiği tüm bilgileri ve hasta ile mesleki ilişkisini yasal zorunluluk, hastanın ya da bir başkasının hayatına ya da güvenliğine ilişkin açık bir tehlike durumu dışında saklı tutmak zorundadır.

-Cinsel terapide terapist ile hastanın (danışanın) arasında cinsel ilişki veya herhangi bir yakınlığa yer yoktur. Sadece hasta ile değil hastaya yakın duygusal bağı olan kişilerle veya birinci dereceden yakınlarıyla da hiçbir ikili ilişkiye girmemelidir. Hastayla tedavi ilişkisi dışında ticari veya sosyal ya da herhangi bir başka ilişkiye girmemelidir. 

CİNSEL TERAPİNİN TEDAVİ ETTİĞİ CİNSEL İŞLEV BOZUKLUKLARI NELERDİR?
Cinsel terapinin tedavi ettiği cinsel işlev bozuklukları; vajinismus, erken boşalma, sertleşme bozukluğu, disparoni (kadında ağrılı cinsel ilişki) kadın ve erkekte cinsel istek bozukluğu, kadında uyarılma bozukluğu, kadın ve erkekte orgazm bozukluğudur.

Ancak ülkemizde yaşanan cinsel sorunlara göz attığımızda, cinsel eğitimsizlikten kaynaklanan sorunlar, cinsel bilgi eksikliği, cinsel deneyimin yetersiz olması, cinsellikle ilgili yanlış inanışlar, yetiştiriliş biçimi nedeniyle sağlıklı bir bedene ve psikolojik yapıya sahip bireylerde ya da çiftlerde cinsel sorunlar sık görülmektedir. Bu sebeplerle meydana gelmiş olan cinsel sorunlar da birkaç seans danışmalık verilerek tedavi edilebilmektedir.


CİNSEL TERAPİDE NELER YAPILIYOR? 
Cinsel tedaviler, psikoterapi oturumları muayenehane veya hastanelerde yapılır.

Cinsel terapi bu konuda eğitim almış, deneyimli psikiyatrist ve psikologlar tarafından uygulanır. Cinsel terapiye başvuran kişinin cinsel eşi varsa tedaviye cinsel eşiyle başvurması önerilir. Çünkü bu tedavi başarısını daha da artırmaktadır. Öncelikle her iki partnerle ayrı ayrı görüşülerek cinsel öykü ve cinsel sorun öyküsü alınır. Sorunun alanları belirlendikten sonra tedavi hedefleri çiftle beraber saptanır. Görüşmelerin sıklığı, süresi ve temel ilkeleri belirlenir.

Cinsel bölgelerin anatomisi ve fizyolojisi, cinsel yanıtların işleyişi, yanlış cinsel inanışlar, cinsellik kavramı anlatılır. Daha sonra çeşitli ev ödevleri verilerek cinsel terapi uygulanır.

CİNSEL TERAPİDE NELER YAPILMAZ?
İstismara ve oyalamaya açık bir alan olan cinsel sorunların tedavisinde danışan ya da hasta özellikle şu unsurlara dikkat etmelidir. Cinsel tedaviler, psikoterapi oturumları muayenehane veya hastanelerde yapılır. Görüşmelerin sıklığı, süresi ve temel ilkeleri belirlidir. Tedavilerin bilimsel olarak kanıta dayanması gerekir. Tıbbın, psikiyatrinin ve cinsel terapilerin bilimsel standartlarına olduğu kadar etik kurallarına da uygun olmalıdır. Örneğin, cinsel sorunla başvuran bir hastada psikiyatristlerin muayenesi bedensel incelemelerden değil, davranış, düşünce ve duyguların incelendiği görüşmelerden oluşur. Bedensel bir sorunu olduğunu düşündüğü kişiyi ise kadın hastalıkları ve doğum uzmanı veya üroloji uzmanına  yönlendirmelidir. Psikolog veya hangi branştan olursa olsun doktorun yanında ya da mekanında  cinsel ilişki kurulmaz. Bilimsel olarak böyle bir tedavi yöntemi olmadığı gibi, bu durum tıp ahlakına uygun da değildir.

CİNSEL TERAPİLERDE BAŞARI ORANLARI YÜKSEK MİDİR?
Cinsel terapide başarı oranı genellikle yüksektir. Kadın cinsel işlev bozuklukları arasında en sık görülen vajinismus tedavi açısından en yüz güldürücü sorundur. Cinsel terapiye en iyi ve en kısa sürede yanıt veren cinsel işlev bozukluğu olduğu da söylenebilir. Disparoni (ağrılı cinsel ilişki) tedavisi vajinismus tedavisine benzer ve cinsel terapi ile başarı oranı oldukça yüksektir. Bedensel nedenlere bağlı kadın uyarılma bozukluklarında nedene yönelik tedavi uygulanır. Örneğin menopoz dönemindeki hormon tedavileri sorunun çözümünde çok önemli bir yer tutar. Ya da herhangi bir ilaç kullanımına bağlı olarak ortaya çıkan uyarılma bozukluğunda ilacın değiştirilmesi ya da dozunun azaltılması sorunu kolayca çözebilir. Ancak cinsel istek bozukluğu tedavisinde cinsel terapiye yanıt oranı diğer cinsel sorunlara göre daha düşüktür.

CİNSEL TERAPİDE DÜZELEN CİNSEL SORUNLAR NÜKS EDER Mİ?
Cinsel sorunlar nedeniyle başvuran hastaya cinsel terapi eğitimi almış deneyimli psikiyatrist ve psikologlar tarafından cinsel terapi uygulanmalı ve sorun tam olarak düzeldikten sonra tedavi sona erdirilmelidir. Örneğin erken boşalma sorunu olan bir hastanın cinsel terapisi sona erdiğinde sorunun tekrarlama olasılığı bulunmamaktadır. Ancak tamamlanmamış ya da yarım bırakılmış cinsel terapilerde cinsel sorunlar nüks edebilir. Tekrar terapiye alındığında ise hastada depresyon, motivasyon eksikliği nedeniyle tedavi süresi uzayabilir. Öte yandan örneğin; daha önce sertleşme bozukluğu nedeniyle tedavi edilmiş olan bir hastada ileri yaşlarda şeker hastalığı veya kalp damar hastalığı gibi bedensel hastalıklar nedeniyle tekrar sertleşme bozukluğu gelişebilir.

Haziran 24, 2021
Haziran 24, 2021

Dikkatin tanımı günümüze dek üzerinde tam olarak uzlaşı sağlanılamamış beynin en karmaşık fonksiyonlarından biridir. Bu fonksiyon bilgiyi işleyen ve bir konu üzerinde odaklanmayı sağlayan bir fonksiyondur. Sinir sisteminden gelen bilgilerin beynin ön bölgesinde (Froontal lob) işlenmesi bir araya gelmesi gerekmektedir. Bu işlem çevreyle kurulan etkileşime bilişsel aktivitelere bağlı olarak farklı seviyelerde gerçekleşir. Yapılacak olan etkinlikler kullanılacak dikkatin alt unsurunu ve etkinlikleri belirler.
Dikkat: “Duygularla düşünceyi bir şey üzerinde toplama, uyanıklık halini ifade eder.(TDK) Dikkat Becerisi: “İlgili uyarıcıları seçebilme ve uyarıcılara yoğunlaşabilme yeterliliğidir” Çevresel etmenler ve ruhsal durumlardaki değişiklik dikkat becerisini doğrudan etkiler.

Dikkatli olmayı öğretmek;farklılıkları ayırt etme, gruplama, problem çözme, alternatif
düşünme ve konsantrasyon yeteneklerinin geliştirilmesinde belirleyicidir.

Dikkat evde ya da okulda ders çalışmanın en önemli parçalarından bir tanesidir. Dikkatli olmadan öğrenme ve gelişme mümkün olamaz. Dikkat becerisini doğru ve bilişsel antrenmanlarla geliştirmek mümkündür.

DİKKAT TÜRLERİ
Dikkat becerisi karmaşık bir süreçtir, gündelik hayatımızın vazgeçilmez bir parçasını oluşturur, yapılan tüm etkinlikler rutin davranışlarımız dikkat becerisini barındırır. Yapılan uzun süreli araştırma çalışmalar sonucunda dikkatin tek bir süreçten oluşmadığını, bir grup alt süreçten meydana geldiğini ortaya koymuştur.
Dikkatin alt süreçlerinin en çok kabul gören modeli Sohlberg ve Mateer’in (1987,1989 2001) deneysel nöropsikolojinin klinik vakalarına dayalı hiyerarşik modelidir. Bu modele göre dikkat şu bölümlere ayrılabilir;

Çevremizin ve uyarıcıların farkında olmak dikkatin hangi türünün kullanılacağın belirlenmesinde oldukça önemlidir. Check Up (Yapılandırılmış Dikkat Programı) program içeriği dikkatin tüm alt unsurlarını içeren sistematik bir şekilde planlanmış etkinliklerden oluşmaktadır.

DİKKAT EKSİKLİĞİ NEDİR?
Dikkat Eksikliği: Bireyin sosyal ve öğretim hayatında güçlük, okul çalışmalarında odaklanma, yönergeleri yerine getirme, görevleri tamamlama ve sosyal etkileşim gibi bir dizi davranış problemine neden olan nörolojik bir bozukluktur.

DİKKAT DAĞINIKLIĞI NEDİR?
Dikkat Dağınıklığı: Zihinsel ya da eylemsel olarak bir işle meşgul olurken dikkati toparlayamama yapılan eyleme konsantre olamama durumunu ifade eder.

Mental Bozuklukların Tanısal ve Sayımsal El Kitabı (TheDiagnosticand Statistical Manual Of MentalDisorder (DSM) ‘ na göre sendromun adı Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğudur Dikkat Eksikliği/Bozukluğu (DEP) Sendromdan farklı bir bozukluk değil süreçte Hiperaktivitenin olmadığı bir alt tip olarak tanımlanır.

Haziran 24, 2021
Haziran 24, 2021

Genellikle gündelik hayatın akışına kapılıp çoğu zaman problemlerimizi çözmeyi erteleriz. Bu yüzden bu problemlerimiz birikebilir ve yaşam kalitemizi düşürür, hayattan zevk almamızı engeller. Kişi bu olumsuz davranışların ve psikolojik problemlerden kurtulmak için bireysel psikoterapiye başvurmalıdır.

Uzman bir psikoterapist eşliğinde, danışanın var olan problemlerinin bireysel olarak ele alınarak çözüldüğü bir psikoterapi çeşididir. Her psikoterapist farklı ekollerden yararlanabilir. Bu nedenle tedavinin ne kadar zamanda, nasıl geçeceği ile ilgili belirleyici özellikler bu ekollere bağlı olarak değişmektedir.

Bireysel psikoterapide amacı danışan ve terapist birlikte belirler. Terapinin bazı amaçları vardır. Bu amaçlar duygusal zorlukların üstesinden gelmek, tutumunu davranışını değiştirmek, önemli kararlar almak, kendine güvenin artması, psikolojik bozuklukları yok etmek, kendini daha iyi tanımasını ve anlamlandırmasını sağlamaktır. Kişi kendi iç dünyasına yolculuk yapar ve kendisinde olan psikolojik sorunların giderilmesine olanak sağlar.