Travma sadece zihinsel olarak deneyimlediğimiz bir şey değildir. Travma, bedenimizde de deneyimlediğimiz bir şeydir. Hepimiz için travma kendisini bedensel olarak farklı şekillerde gösterir. Bu bazen sindirim sistemi problemleri olarak, bazen baş ağrısı, migren olarak bazen de bedenin farklı bölümlerinde ağrı olarak kendisini gösterebilir.
Bedenlerimiz gün içinde bizimle iletişim halinde fakat çoğumuz gündelik hayatta bir bedenin içinde olduğumuzun farkında değiliz, onun bize gönderdiği duyumsamalardan, sinyallerden kopuk durumda yaşıyoruz. Gün içerisinde sürekli kendimizi meşgul tutarak örneğin sosyal medyada zaman geçirerek, televizyon izleyerek vb. kendimizi şimdi ve burada dan uzaklaştırıyoruz. İyileşme yolculuğumuzun bir kısmı bedenlerimize geri dönerek başlıyor. O anda mevcut olarak, kendimize hislerimizi, duyumsamalarımızı hissetmek için alan açarak.
Somatik Deneyimleme travma ve kronik stresin neden olduğu olumsuz etkileri iyileştirmeye yönelik beden ve sinir sistemi odaklı psiko-biyolojik bir yaklaşımdır. Peter Levine’ e göre “Travmanın kökeni travmatik olayın kendisinde değil sinir sisteminin bu olaya verdiği tepkide yatar.” Bedenimizde saklanan deneyimleri yine bedenimizin doğal iyileşme kapasitesinden yararlanarak ve kaynaklarımızı keşfetmeye odaklanarak sinir sisteminde biriken gerilimin sağlıklı bir şekilde boşaltılması amaçlanmaktadır. Beden duyumsamalarına odaklanarak sinir sisteminin ve fizyolojinin yeniden düzenlenmesine ve beden zihin arasında doğal bir akış oluşmasına yardımcı olur.Doğum travması başlangıçta annenin yaşadığı travma olarak algılanabilir.
Bebek için geçerlidir ve anne rahminde başlar. Bebek annenin hissettiği her şeyi hisseder. 0-2 yaştaki negatif kaygıların tüm hayatı etkilediğini düşünürsek anne rahminde bebeğin nasıl bir yetişkin olacağının tohumları atılır. Doğumun zorluğu doğum anındaki travmalar çocuğun problemlerinin temeli olabilir. Oyun terapisinde çocuğun böyle bir travması varsa ortaya çıkar.
Şimdiki anda yaşamak ve şimdiki anı fark etmek değildir ve anlaşılması gereken iki boyutu vardır. İlk boyut mevcut an içinde olanları fark etmek, ikinci boyut ise tüm bu fark ettiklerimizi karşılama biçimimiz. O yüzden bilinçli farkındalığa, algılama ve algılananı kabul etmenin karışımından oluşan bir yaklaşım diyebiliriz çünkü sadece algılamak, dikkatten ibarettir; bilinçli farkındalık ise mevcut anı bilinçli bir akıl açık, sevgi ve şefkat dolu bir kalple algılamaktır.
Süreçlerimize , travmalarımıza baktığımızda Mindfulness’ın kavramsal değil, deneyimsel olduğunu söylemek çok da yanlış olmayacaktır. Aşağı yukarı hepimiz yaşamda ne yapmamız gerektiğini biliyoruz fakat uygulamaya gelince sınıfta kaldığımızı söyleyebiliriz. Mindfulness bu anlamda bize kavramsal olarak ne yapmamız gerektiğini öğretmenin yanı sıra bunları hayata geçirmeyi sağlayacak bir dizi beceriyi kazandırır. Beden her zaman kayıt tutar. Psikoloji alanındaki birçok farklı çalışma; düzenli yapılan mindfulness meditasyonu ve mutluluk arasında anlamlı bir ilişki bulgulamıştır Tüm bunların ışığında bilinen bir tablo var ki o da mindfulness’ın olumlu duygu durumunu koruduğu ve dolayısıyla da hem fizyolojik hem psikolojik rahatsızlıklardan arınmış bir esenlik halini desteklediğidir.
Düzenli mindfulness meditasyon uygulaması yapan bireylerin daha sağlıklı ilişkiler kurduğu görülmektedir.
Şimdiki an içerisinde gerçekleşenlere dikkat etmeyi, bu dikkatin niteliğini fark etmeyi ve tüm bu fark edilenleri acele ile yargılamaksızın kabul etmeyi içerir. Bilinçli farkındalık sadece şimdiki anda yaşamak ve şimdiki anı fark etmek değildir ve anlaşılması gereken iki boyutu vardır. İlk boyut mevcut an içinde olanları fark etmek, ikinci boyut ise tüm bu fark ettiklerimizi karşılama biçimimiz. O yüzden bilinçli farkındalığa, algılama ve algılananı kabul etmenin karışımından oluşan bir yaklaşım diyebiliriz çünkü sadece algılamak, dikkatten ibarettir; bilinçli farkındalık ise mevcut anı bilinçli bir akıl açık, sevgi ve şefkat dolu bir kalple algılamaktır.
Mindfulness’ın kavramsal değil, deneyimsel olduğunu söylemek çok da yanlış olmayacaktır. Aşağı yukarı hepimiz yaşamda ne yapmamız gerektiğini biliyoruz fakat uygulamaya gelince sınıfta kaldığımızı söyleyebiliriz. Mindfulness bu anlamda bize kavramsal olarak ne yapmamız gerektiğini öğretmenin yanı sıra bunları hayata geçirmeyi sağlayacak bir dizi beceriyi kazandırır. Peki ya son zamanlarda duyduğumuz aslında hep bizimle olan Öz-şefkat.
Nedir bu öz-şefkat?
Öz-şefkat temelde kişinin hatalar karşısında kendisine karşı anlayışlı ve destekleyici olmasıdır.Başkalarına karşı kibar, anlayışlı olmak, şefkat göstermek her zaman daha kolaydır.
• Peki bu anlayışı ve şefkati kendinize ne kadar gösteriyorsunuz? • En son kendinize ne zaman teşekkür ettiniz veya ne zaman kendinizi sevdiğinizi dile getirdiniz? • Bir hata yaptığınızda sende insansın hata yapabilirsiniz başkalarına söylediğiniz kadar kolay söylüyor musunuz yoksa uzun süre verdiğiniz kararla, söylediğiniz sözle ilgili pişmanlık mı duyuyorsunuz? • İçinizdeki ses sürekli yine yapamadın, sen beceriksizsin, yeteneksizsin diyorsa o sesi nasıl karşılıyorsunuz? • Bir arkadaşınız, tanıdığınız sizin hata olarak gördüğünüz bir şey yaptığında ona söylediğiniz ile sizin kendinize söylediğiniz cümleler farklı mı? • Farklıysa neden bu kadar farklı? • Kendiniz iyi şeyler yaptığınızda ödüllendiriyor ama en ufak bir hatada kendinizi yerden yere mi vuruyorsunuz? Kendinize neden bu kadar acımasız olduğunuzu sormak yerine şu soruları sorabilirsiniz. • Kendimi bu kadar acımasız eleştirdiğimde bedenimde neler oluyor? • Hangi durumlarda kendimi eleştiriyorum? • Kendimi eleştirdikten sonra ne oluyor? • Kendime şefkat duyduğum zamanlar var mı, bunlar ne zaman? • Zorlu duygularıma nasıl bakım veriyorum? Kendimize şefkat gösterebilmemiz dileğiyle…
Dr. Dick Read İngiliz bir kadın doğumcu, 1920’ li yıllarda kadınları kloroform ile uyutarak, bebekleri forseps ile doğurtan bir doktor.
Bir gün doğuran bir kadına yardım etmesi için köyün birine çağırılır. Yağmur sebebi ile zor, çamurlu bir yolculuk yapar. Eve gelip, kapıdan girdiğinde doğuran kadın ile karşılaşır. Doğum kasılmaları sırasında kadının kendi kendine hareket ettiğini, sessiz bir şekilde doğumu karşıladığını görür. Yavaş yavaş içeri girer, hazırlıklarını yapmaya başlar. Bebeği doğurturken kullandığı aletleri çıkarır, kloroformunu hazırlar. (Bu yıllarda kadınlar doğumda bayıltılarak forseps denilen bir alet yardımı ile bebekleri doğrultuluyormuş.)
Tam maskeyi kadına uzatırken; kadın konuşmadan eli ile istemediğini ifade eder. Doktor şaşırır ve olduğu yerde durup sadece doğuran kadını izler. Doktor olarak yapabileceği bir şey yoktur. Kadın sakin bir şekilde bebeğini doğurur, kucağına alır. Doğumdan sonra doktor kadının bakımını yapmak üzere yanına gider ve sorar: “Neden kloroformu istemedin ve ağrımadı mı?” diye. Annenin verdiği cevap ise “Ağrımadı, ağrıması mı gerekiyordu?” olur. İşte bu doğum sonrasında, doktor düşünür; Evde doğumunu izlediği bu kadın ile hastanede ekonomik ve eğitim düzeyi daha yüksek olan kadınların doğumunu karşılaştırır. Evdeki kadının doğumuna korku getirmediğini fark eder. Bunun üzerine bir sürü çalışmalar yapar. Ona göre doğumu durduran, ağrının hissedilmesine ve artmasına neden olan şey korkudur. Yaptığı bu çalışmaya Korku-Gerginlik-Ağrı Çemberi adını verir.
“Doğumdan korkuyu silip, kaldırırsanız gerginlik ve ağrı da otomatikman ortadan kalkar” der. Anne adayı hamilelik süresince yeterli bilgiyi ve güveni aldığında bu çemberdeki korkuyu yenebilir. Korkuların giderilmesi ve bedenin rahat doğum yapabilmesi için doğumun fizyolojisini anlamak çok önemlidir. Bahsettiğimiz çemberden korkuyu kaldırmak için en temel ihtiyaç bilgidir. Bilgi korkunun panzehridir. Alınan bu bilgiler ile annenin bedenine ve bebeğine güveni artar. Ardından bedenin tanınması ve bedeni bırakmayı öğrenmek gerekir.
Gebelik ve doğum her ne kadar doğal ve fizyolojik bir olay olsa da, kadın için büyük bir stres kaynağı olabilir. Bu yüzden annelerin doğumlarına fiziksel, zihinsel ve ruhsal olarak layıkıyla hazırlanması oldukça önemlidir. Özellikle psikolojik açıdan oldukça hassas olunan bu dönemde kuşkusuz doğuma hazırlık eğitimlerinin rolü büyüktür. Annenin doğumuna, anneliğe, evliliğine, doğumdan sonra hayatında olabilecek değişikliklere bu eğitimlerle birlikte hazırlanması psikolojik iyilik haline oldukça etki etmektedir.
Gebelik ve doğum şekli kadınların doğum sonrası süreçlerine direkt olarak etki ederek; anne bebek bağlanması, doğum sonrası depresyon, davranış ve duyusal süreçlerde değişikliler, sorunları algılamada ve stresle baş etme şekillerinde farklılık olmasına sebep olabilir. Kısaca hamilelik süreci ve özellikle doğum anı hem bebeğin hem de annenin kaderine etki eder. Bu sebeple bir gebenin hamile kaldığı andan itibaren ve belki de öncesinden, neden ebeveyn olmak istediğini irdelemesi ve anneliğe geçiş sürecini tamamlaması önemlidir.
Özellikle ilk gebeliklerde doğum anında olacakların bilinmezliği kadınlarda hamileliğe veya doğum şekillerine karşı korku ve endişeyi artırabilir. Bu yaşanan endişe ile baş etmenin en güzel yolu doğru kaynaklarca doğru bilgiye ulaşmaktır. Doğuma Hazırlık Eğitimlerinde gebe kalındığı andan doğum sonrası döneme kadar olabilecek birçok durum için verilen doğru bilgi kadınların doğum eylemine yaklaşımlarını etkileyecek ve hamilelik sürecindeki yaşantılarında olumlu sonuçlar almayı kolaylaştıracaktır.
Doğuma hazırlıkta çok önemli olan bir diğer konu ise doğum sonrası dönemde alınacak destektir. Doğum sonrası dönemde değişecek olan düzene anne ve babaların birlikte hazır olmaları ve süreç içinde sosyal desteği ne ölçüde kabul edeceklerini bilmeleri önem taşımaktadır. Alınacak olan desteğin anne ve baba adayını yeni hayatlarına adapte edebilmek için belli çerçevede yapılması ve abartılmaması oldukça önemlidir. Özellikle doğum sonrası dönemde anneanne ve babaannelerin bebeği fazla sahiplenmesi yeni doğum yapan annenin içgüdülerini dinlemesini engelleyebileceği gibi anne ve bebeğin bağlanma süreçlerinde de olumsuzlukların olmasına sebep olabilir. Bu yüzden doğum sonrası dönemde yeni annenin etrafından ne gibi destek almak isteyebileceğine doğum öncesindeki dönemde karar vermesi gerekmektedir. Almak istedikleri desteğin türü ile ilgili ailelerin bilgilendirilmesi hem destek verecek kişilerin işini, hem de yeni anne ve babanın işini oldukça kolaylaştıracak ayrıca anne- bebek bağlanması üzerinde mutlak olumlu sonuçlar alınmasını sağlayacaktır.
Doğuma hazırlık eğitimleri kişiyi sadece bebeğini doğurmaya hazırlamaz. Aynı zamanda kişinin kendi doğumuna (varsa eğer kendi doğumundaki travmatik süreçleri çalışmasına), annesi ile olan ilişkilerini sorgulamaya, cinselliğine, hayattan beklentilerine, yolculuğuna ve hedeflerine bakmasını da sağlar. Amacı anne adayının kendine olan güvenini pekiştirmek, varsa kaygılarından arındırmak, psikolojik olarak kendi bedenine ve bebeğine karşı güven duygusunu artırmak ve eğer ihtiyaç duyulursa destek almasını sağlamaktır.
Unutmamak gerekir ki gebelik esnasında düzeni bozan her şey stres faktörü olabilir. Bu nedenle geçici görünen pek çok sorunun hasıraltı edilmeden desteklenmesi gereken süreç, hamilelik dönemidir. Bu süreç içinde yaşanan psikolojik iniş çıkışlar hormon kaynaklı olup ne kadar normal olursa olsun fazlalaştığı zaman mutlaka destek alınmalıdır. Bu konuda alınacak destek ise hem fizyolojik hem de psikolojik anlamda yeterli bilgisi ve yetkisi olan uzmanlardan talep edilmelidir.
İlişikilerinde sorun yaşayan birçok insan varken, ilişikilerini düzenli yürütebilen ve bunu başarabilen de birçok insan var… Peki sizce bu insanların sizden farkı ne? Sizde bu soruyu defalarca kendinize sormuşsunuzdur. ( Ben nerede hata yapıyorum? , Neden İlişkim istediğim gibi yürümüyor?, Neden Yürütemiyorum?, Herşey yaptım , ama olmadı… vs) gibi. Daha birçok şekilde kendinizi suçluyor şekilde sorular sorabilrsiniz ve hatta cevap bulamadıkça öfkeleniyor olabilirsiniz… Gelin bu sorularınıza birlikte bakalım.
Konuya tam da buradan girmek istiyorum: Denge… Ne kadar verirseniz , o kadar alırsınız.
Ben çok fedakarlık yaptım ama karşılığını bulamadım diyenler olacaktır içinizde. Yine hatırlatıyorum size; denge… Bir çocuğu düşünün; ayakta durabilmesi , yürüyebilmesi için bedenini dengede tutması gerekir.
İlişkilerde aynen bu biçimde şekillenir. Yani kişi öncelikle kendisini tartmalı ve kendi özdengesini kurması gerekmektedir. Sonrasında ise, karşı tarafa verdikleriniz ile karşı taraftan aldıklarınızın terazide eşit gelmesi oldukça mühimdir. “Ben çok sevdim , o çok sevmedi, Ben çok uğraştım ama çok uğraşmadı…” yani terazi şaştı. Burada önemli olan eşit kalabilmenizdi…
Denge bir ilişkinin olmazsa olmazı ise de, diğeri de kişinin kendine yüklediği anlamdır. Kişi kendini sevgiye değer bulmuyorsa , karşı taraftan da sevgi alamayacaktır. “Yok ben kendimi sevdim, o beni sevmedi …” düşüncesine kapılmayarak “ ben kendime değer verdim, ben kendi sınırlarımı korudum, karşı tarafın sınırlarına saygı duydum, ben empatik bir anlayış ile karşı tarafa yaklaştım” cümlesini içimizde güvenerek kurabildiysek eğer, işte önemli olan budur.
Bir önceki yazımda aldatma konusunu; aldatılan kişinin bakış açısıyla ele almıştık. Bu defa ise aldatan kişi olma durumundan bahsedeceğiz.
Hayatınızda ciddi bir ilişki varsa ve siz başka birinden etkileniyorsanız veya partnerinizi aldatıyorsanız ne yapmalısınız? Öncelikle kendinize şunu sormalısınız: Bunun karşılığında ödeyeceğim bedel nedir? Kişi aldatırken ne kurulu düzeninden vazgeçmek ister ne de başkasına duyduğu ilgiden ve böylelikle arada kalmış hisseder.
Aslında burada devreye terazi sistemini sokmak gerekir; terazinin bir kefesinde aldatıldığı ortaya çıktığında ödeyeceği bedeller, diğer kefede ise halihazırdaki ilişkisi yer almalıdır. Ve dikkat etmeniz gereken bir diğer boyut ise aldatma üçgenindeki 3. şahsın sizden beklentileri neler?
Özellikle son dönemlerde bekar erkeklerin evli kadınlarla birlikte olma durumuna çok sık rastlanılıyor bunun sebebi ise kadının evli olmasının erkeğe karşı beklentilerini düşürmesi ve erkeğin bu esnada çok daha az sorumluluk üstlenmesi yer alıyor. Ve tabiki bu da o an için rahatlatıcı bir faktör oluyor.
Diğer pencereden baktığımızda kadın evli bir erkekle ilişki yaşıyorsa şu sözleri çok fazla duyacaktır; ‘Karımla aram iyi değil. Artık evli gibi değiliz zaten. Çocuklar için boşanmıyorum.’ Bu sözlerle erkek aslında bir süre hem kadını oyalamış oluyor hem de evliliğindeki eksik tarafları 3. kişide tamamlamış oluyor. Ve sonuç olarak o kendi ilişkisinde tam hale gelirken siz yalnızca bu eksikliği tamamlayan bir araç olmuş oluyorsunuz.
Araştırmalara göre partnerlerini aldatan çoğu erkeğin halihazırdaki ilişkisindeki cinsel hayatı daha da hareketlenmiş oluyor. Çünkü suçluluk psikolojisiyle erkek partnerinin üzerine daha da titremeye, onu ilgilere boğmaya ve hiç yapmadığı jestleri bile yapmaya başlıyor.
Eğer aklınızda bir şekilde aldatma fikri yatıyorsa, yani partnerinizi aldatmayı düşünüyorsanız neden buna ihtiyaç duyduğunuzu, partnerinizde veya ilişkinizde nelerin yolunda gitmediğine dikkat etmenizde fayda var. Unutmamalıyız ki böyle bir durumda ilişkinizi başkalarının ilişkileri ile kıyaslamak yerine kendi ilişkinizle kıyaslamalısınız. Çünkü akıl aldığınız kişiler yorum yaparken sizin gibi hissetmiyor. Kendi ilişkinize odaklanın; size getirileri ve sizden götürülerine dikkat edin. Ve eğer sağlıklı bir ilişki istiyorsanız bazı noktalarda seni, beni değil bizi düşünmelisiniz. Biz bu ilişki için ne yapmalıyız?
Z kuşağının oldukça hakim olduğu bu cümleyi birçoğunuz duymuşsunuzdur. Kendinize bu cümleyi kurduğunuz hiç oldu mu? Yaşadığınız zor olaylardan sonra kendi içinize bakıp adeta dağılan o benliğinizi toparlamak…
Yaşamımız büyüklü küçüklü zor olaylarla doludur. Ve her zorluk her insanda farklı bir iz bırakır. Bireylerin zorluklara verdikleri tepkiler, bunlarla baş etme becerileri de bireyden bireye değişmektedir.
Kendini toparlama gücü olumsuzluklara karşın başarılı olabilen ve bu zorluğa rağmen ayakta kalabilen, yeni durumlara uyum sağlayan bireyleri işaret etmektedir. Latince ‘’resiliens’’ yılmaz, sağlam anlamına gelmekte. Esneklik ve eski hale kolayca dönmek… Bazı araştırmacılar kendini toparlama gücünü, yılmazlık ya da psikolojik sağlamlık olarak da tanımlıyor. Fakat bana göre en güzel karşılığını ‘’kendini toparlama gücü’’ olarak buluyor. Yılmaz bireyler hacıyatmazlara benzetiliyor ; aldıkları darbelere karşı yıkılmayan, ayağa kalkan.
Araştırmacılar yılmazlık kavramından bahsedebilmek için yaşamda zorlu bir olay yaşamanın ve bununla baş etmiş olmanın şart olduğunu söylüyor.
Peki hangi bireyler bu zorlu yaşam olaylarıyla baş edip kendilerini toparlayabiliyor ya da hangileri bu konuda zorlanıyor? Problem çözme ve stresle başa çıkma becerisine sahip, sosyal becerileri olan, mizah kapasitesi, uyum, iyimserlik, empati becerisi, özyeterliği ve benlik saygısı yüksek bireylerin kendini toparlama gücü yüksekken; stresle ve problemle baş etme becerisi düşük, kronik hastalıkları olan, bağımlı, şiddet eğilimi olan, düşük zihinsel kapasiteye sahip, erken yaşta cinsel deneyim yaşamış, ihmal ve istismara maruz kalmış, psikolojik sorunlar yaşayan bireylerin kendini toparlama gücü düşüktür.
Psikolojik olarak sağlam bir birey için şüphesiz ‘’ailede yılmazlık’’ kavramından da bahsetmeliyiz. Problemlerle başa çıkabilen ve yeni durumlara uyum sağlayabilen aileler olmak da yılmazlık adına çok çok önemlidir. Yılmaz bir ailede büyüyen bireyler olumlu duyguları daha fazla yaşayan, sosyal yeterliği yüksek, problem çözme becerileri yüksek, iyimser, umut ve şükran duyguları ile yetişmiş bireyler olacaktır. Şiddetin olduğu, dağılmış bir aileye sahip, eğitim düzeyi düşük, düşük sosyoekonomik seviyede olan, suç işlemiş bireylerin olduğu, ebeveyn kaybının olduğu, kronik ya da psikolojik hastalıklara sahip ailelerde ise kendini toparlama gücü adına riskler söz konusudur.
Toplumsal olarak yılmaz bireyler yetiştirmek adına çocuk ebeveyn ilişkilerini güçlendirmek, anne baba eğitimleri düzenlemek, problem çözme becerilerini kazandırmak, sosyal becerilere de en az akademik beceriler kadar önem vermek, şiddete ve akran zorbalığına karşı toplumu bilinçlendirmek, ihmal ve istismara dur demek, okul- veli- öğrenci ilişkilerini kuvvetlendirmek, değerler eğitimi konusunda özen göstermek oldukça önemli. Yoksulluğun, ihmalin, şiddetin ve istismarın olmadığı; bireylerin yasalarla, sosyal çalışmalarla korunduğu bir dünya yaratabilmek kendini toparlama gücüne sahip bireyler yetiştirmenin ön koşuludur.
Bilgisayar ve internet pek çok alanda yaşamı kolaylaştırırken, oyun ve eğlence aracı olarak da giderek yaygınlaşan bir ilgi alanı haline gelmiştir. Her geçen gün bir adım daha ileriye giden teknolojik gelişmeler, şehirleşme ve oyun alanlarının yetersizliği gibi nedenlerle geleneksel oyun etkinliklerinin yerini dijital oyunlar almıştır. Hemen her yaşta kullanıcısı olan bu oyunlara özellikle gençler yoğun ilgi göstermekte ve oyun oynayarak geçirdikleri süre giderek artmaktadır. Çok değil, 10-15 yıl öncesine kadar çocuklarımızı “Sabahtan beri dışarıdasın. Yeter artık, eve gel!” diye uyarırdık. Günümüzde ise tam tersi bir durumla karşı karşıyayız ve şu cümleyi kuruyoruz: “Saatlerdir o oyunun başındasın, biraz dışarı çık da temiz hava al!”
Çocukların, saatlerce hatta bazen günlerce bilgisayar başından kalkmaması ya da sadece tuvalete gitmek için kalkıyor olması, anne-babalara tanıdık gelecektir. Oyun bağımlıları, ya çok nadir yemek yerler ya da yemeklerini oyun oynarken yemeyi tercih ederler. Fiziksel efor sarf etmedikleri ve çok az iletişim kurdukları için de yakın gelecekte çeşitli sağlık sorunları yaşamaları muhtemeldir. Günümüzde teknolojiyi yakından izleyen gençlerin dijital oyunlara daha fazla ilgi gösterdiği ve dijital oyunların gençler arasında popüler kültür imgesi olduğu bir dönemin yaşandığı söylenebilir. Sağlıklı yaşam biçiminin parçası olarak aşırıya kaçmadan dijital oyunları oynamanın normal olduğu, hatta oyunların duygusal boşalma ve rahatlama gibi olumlu katkıları da bulunduğu kabul edilmektedir. Ancak, oyun oynama isteği kişi tarafından kontrol edilemiyor, duygu ve düşüncelerde, sosyal yaşamda değişime neden oluyor ise problemin varlığından ya da bağımlılıktan söz edilmektedir. Kimyasal bağımlılıklara karşı toplum olarak duyarlı olsak da oyun bağımlılığı gibi, davranışsal bağımlılıklar konusunda ne yazık ki aynı özveriyi gösteremiyoruz. Bu tip durumlarda anne-babalar, “Biraz büyüsün bırakır.” “Benim çocuğum kendi kendine oyunlardan kurtulur.” “Zamanla bırakır.” “Tatilde oynasın da, okul başlayınca bırakır.” gibi düşüncelere sahipler. Oysa durum öyle değil. Uzmanlar, oyun bağımlılığı için psikolojik destek alınmasının şart olduğunu belirtiyorlar!
Amerikan Tıp Birliği’nin tahminlerine göre; gençlerin % 90’ı dijital oyunlar oynuyor ve oyuncuların % 15’i oyun bağımlısı. Dünya çapında oyun pazarının büyüklüğünün 110 milyar dolara, Türkiye’de ise 750 milyon dolara vardığı düşünülürse rakamların korkutuculuğu apaçık ortada.
Mayıs 2019’da Dünya Sağlık Örgütü, oyun bağımlılığını; resmen bir hastalık olarak kabul etti. Ayrıca DSÖ, oyun bağımlılığının tıpkı kumar bağımlılığı gibi değerlendirilebileceğini belirtti. Dijital oyun bağımlılığı, henüz mevcut tanı sistemleri tarafından bir hastalık olarak kabul edilmemiş ise de, bu kavram otuz yıldan bu yana bilimsel yazında yer almaktadır. Özellikle son yıllarda yarattığı problemler nedeniyle psikiyatri kliniklerine başvuruların artması, ailelerin destek ve çözüm arayışları, araştırmacıların ortaya koyduğu kanıtlar ve prevalans oranları endişeleri arttırmıştır. Gelecekte psikiyatri, pediatri ve toplum ve ruh sağlığı alanında çalışan profesyonellerin dijital oyun bağımlılığı ve eşlik eden problemler ile daha fazla karşılaşacaklarını tahmin etmek zor değildir.
DİJİTAL OYUNLAR NE ZAMAN ÇIKTI?
İlk ticari oyun olan Computer Space’in 1971 yılında piyasaya sürülmesi ile başlayan dijital oyun endüstrisi bugün dünyada 24,75 milyar dolar bütçesi ile medya dünyasının önemli bir bölümünü oluşturmakta ve bir milyarın üzerinde kullanıcısı bulunmaktadır. Oyun endüstrisinin özellikle 90’lı yıllardan itibaren artan büyüme hızı beraberinde hızla tüketilen ve yeni sürümleri piyasaya çıkan farklı türlerde dijital oyunları ortaya çıkarmıştır. Bugün oyuncu tercihleri doğrultusunda şekillenmiş çok sayıda ve farklı türde oyun bulunmaktadır.
OYUN BAĞIMLILIĞIN NEDENLERİ
• Nedenini bulun ve çözüm üretin: Bilgisayar, tablet ya da telefonda oyun bağımlılığının birçok nedeni olabilir. Bu aşamada önemli olan, bağımlılığa neden olan etkenlerin bulunması ve üzerine gidilerek çözüm üretilmesidir. • Saygı ihtiyacı: Dijital oyunlarda kişi, ne kadar zaman geçirirse diğer oyuncular arasında kabul görme ihtimali o kadar artar. Doğal olarak; kişinin saatlerce oyun başından kalkmamasına neden olur. Bunun farkında olan geliştiriciler, oyun tasarımı yaparken; oyunda olabildiğince fazla zaman geçirilmesine yönelik olarak çalışırlar. • Sosyal çevre ve aile içi iletişimde sorunlar: Aile içerisinde ve sosyal çevresinde yeterince saygı görmeyen çocuklar, dijital oyunlara yöneldiklerinde ve burada başarılı olduklarında, diğer oyuncuların saygısını kolayca kazanabilirler. Dolayısıyla, çocuklar saygı ihtiyaçlarını oyunlar üzerinden giderebildiklerinde, ne yazık ki oyun bağımlılığı için en kuvvetli adaylar konumuna gelirler.
• Çekingenlik: Birçok kişinin aynı anda oynadığı oyunlarda bağımlılık riski daha fazladır. Çok kişiyle oynanan oyunlar olarak bilinen multiplayer oyunlarda, oyuncu; gerçek yaşamda karşılaştığı zorlukları görmezden gelir. Onun yerine oyun esnasında yarattığı karakteri kendisiyle özdeşleştirir. Eğer kişi, sosyal yaşamında çekingen biri ise bu tip oyunlarla ilgilenmesi muhtemeldir. Diğer nedenler: Çocukları ve gençleri oyun bağımlılığının pençesine bırakan nedenler arasında şunlar da sayılabilir: • Günlük hayatta yaşanan problemlerin sıklaşması • Stres yüküne neden olan yaşam koşulları • Psikolojiyi etkileyen olumsuz olaylar • Kötü hissettiren olay ya da durumlardan kaçma arzusu • Kendini bir topluluğa ait hissetme isteği • Gerçek hayatta doyuma ulaştırılamayan sosyalleşme isteği • Rekabete yatkınlık • İçe dönüklük • Yalnızlık hissi • Sosyal iletişimde yaşanan handikaplar • Öz saygıda yetersizlik • Aileden kaynaklanan sorunlardan kaçma isteği • Oyun bağımlılığının nedenleri arasında aile içindeki yetersiz iletişim çok önemli bir yer tutar. Ailenin; çocukla yeterince ilgilenmemesi, tutarlı olmayan davranış ya da sözler ve ailede yaşanılan fiziksel ya da sözlü şiddet olayları, çocukların oyun bağımlılığı kıskacına girmesine neden olmaktadır.
OYUN BAĞIMLILIĞININ BELİRTİLERİ
Kumar bağımlılığı ile yüksek oranda benzer özellikler gösteren oyun bağımlılığının belirtileri son derece açıktır. Sağlık kuruluşlarının verilerine göre aşağıdaki maddelerden en az 5 tanesine sahip olanlar, oyun bağımlısı olma ihtimali yüksek kişiler olarak kabul görürler. Eğer, çocuğunuzda bu belirtilerden 5 ya da daha fazlasını gözlemliyorsanız en kısa zamanda bir pedagog ile iletişime geçmeniz önerilir. • Hayatının merkezine oyunları koyuyorsa, • Okul ve ders başarısında gözle görülür bir düşüş varsa, • Herhangi bir sebeple oyun oynayamadığında yoksunluk işaretleri gösteriyor, agresifleşiyor ya da içine kapanıyorsa, • Ne kadar fazla süre oyun oynarsa, o kadar iyi hissettiğini söylüyor ya da hareketleri ile ifade ediyorsa, • Dijital oyunlarla daha az zaman geçireceğini söylüyor ve bunu istiyor ama başarılı olamıyorsa, • Önceleri severek yaptığı aktiviteleri artık yapmak istemiyor, bunun yerine oyun oynamayı tercih ediyorsa, • Okuldaki ya da gerçek hayattaki çevresi ile daha az iletişim kuruyor ve sorun yaratıyorsa, • Ne kadar oyun oynarsa oynasın, hep çok az oynadığına dair yalan söylüyorsa, • Her kötü anında oyun oynamayı kendine bir kaçış yolu olarak görüyorsa, • Sosyal çevresini önemsemiyor, eski arkadaşları ile görüşmek yerine oyunlara yöneliyorsa, • Oyun oynarken daha önce görmediğiniz kadar mutlu, enerjik ve coşkulu oluyorsa, • Davranışları ve ruh hali; depresyon ve anksiyete gibi sorunları çağrıştırıyorsa tehlike çanları çalıyor olabilir. Yukarıdaki belirtilerin net bir şekilde gözlemlenmesi ve sıklıkla tekrar etmesi durumunda, uzman hekim kontrolü tavsiye edilebilir.
OYUN BAĞIMLILIĞININ ZARARLARI
Teknoloji bağımlılığı kategorisi altında değerlendirilen ve internet ekseninde yer alan oyun odaklı bağımlılıklar, çocukların ve gençlerin hem fiziksel hem de sosyal gelişimlerini ciddi şekilde olumsuz etkilemektedir. Bilgisayarda ya da telefon ve tabletlerde bağımlılık derecesinde oyun oynayan çocukların karşılaşması muhtemel zararlar arasında şu maddeler gösterilebilir. • Yaşına uygun olmayan oyunlarda gördüğü görüntüler ve duyduğu seslerden kaynaklı olarak psikolojik travmalar, • Kişilik gelişiminde ortaya çıkan olumsuzluklar, • Sosyal çevresini yitirmeye bağlı olarak yalnız kalma eğilimi, • Gerçek hayatta; okuluna, ailesine ve arkadaşlarına yabancılaşma, • Duyarsızlık, • Uzun süre hareketsiz oturmaktan dolayı vücut ağrıları, • Baş ağrıları, • Bağırsak ve mide problemleri, • Aşırı kilo alma ya da verme, • Kronik yorgunluk, • Ellerde ve bileklerde ağrı, uyuşma ve/veya his kaybı şeklinde kendini gösteren Karpal Tünel Sendromu, • Uzun süre ekrana bakmaya bağlı yaşanan göz rahatsızlıkları, • Okul ve derslerde belirgin başarı kaybı, dikkat eksikliği, • Temizliğe yeteri kadar önem verilmemesi sonucunda ortaya çıkan hijyen problemleri
OYUN BAĞIMLILIĞI NASIL ÖNLENİR? TEDAVİSİ NASIL OLMALI?
Anne-babalar tarafından alınacak bazı tedbirler ile dijital oyun bağımlılığının önüne geçmek mümkün. Her ne kadar ilerlemiş bağımlılıklarda uzman desteği şart olsa da, başlangıç düzeyindeki oyun bağımlılıklarında önlem alınabilir. • Öncelikli olarak; anne-babalar, çocukları ile sıkı bir iletişim içinde olmalı. Böylece, ortaya çıkabilecek her türlü probleme karşı hızlı biçimde çözüm üretebilirsiniz. Aile içindeki iletişimi güçlü olan çocukların sosyal yaşamlarında da aynı pozitifliği devam ettirmeleri daha kolay olacaktır. • Oyunları, çocuklarınıza oyun ya da ceza gibi sunmayın. Mesela; verdiğiniz görevi başarıyla tamamlarsa oyun oynayabileceğini söylemeyin. Hatalı bir davranışı sebebiyle de oyun oynamasını yasaklamak gibi yanlış bir tutum içerisine girmeyin. Bunun yerine çocuğun ilgisini çekebilecek herhangi başka bir aktiviteye yönlendirmeniz daha sağlıklı olacaktır. Birlikte sinemaya veya tiyatroya gidebilir, sanatsal etkinliklere katılabilir, spor yapabilirsiniz. • Çocuklarınızın ekran başında fazla zaman geçirmesini önlemek için değerlendirebileceğiniz en kolay yöntemlerden biri, onunla zaman geçirmektir. Beraber yapacağınız aktivitelerle çocuğunuzun ekrana bağımlı olmasını önleyebilirsiniz. • Faydalı oyunlara yönlendirerek eğlenmesini sağlarken, aynı zamanda zihinsel becerilerinin de gelişmesine destek olabilirsiniz. • Çocuğunuzun hangi dijital oyunu oynadığını ve o oyunda nelerle karşılaşabileceğini araştırın. Fiziksel ya da psikolojik şiddet ve argo gibi çocuk gelişimini kötü etkileyen unsurlar olup olmadığını kontrol edin. • Çocuğunuz size bir şey anlatırken, onu iyi dinleyin. Sağlıklı bir iletişim içinde olduğunuzu hissettirin. • Çocuğunuzun fazla oyun oynamasından şikayetçiyseniz biraz da kendinize bakın. Ona, “Çok oyun oynuyorsun!” derken siz saatlerce telefonla ilgileniyorsanız hiçbir anlamı olmayacaktır. • Eğer, çocuğunuzu oyunlardan uzaklaştıramıyorsanız belli sürelerde oynamasını sağlamaya çalışın.
Bütün bu öneriler işe yaramıyorsa, yapabileceğiniz en iyi şey; uzman yardımı almaktır. Özellikle gelişim psikolojisi alanında çalışan bir uzmanın yardımı ile oyun bağımlılığı konusunda hızlı ve kalıcı çözümlere ulaşılabilir.
Ruhsal Bozuklukların Tanısal ve İstatiksel El Kitabı’nın 5. Versiyonuna göre (DSM 5) narsisizm, erken erişkinlikte başlayan, çeşitli bağlamlarda ortaya çıkan büyüklenme (üstünlük biçimde görülme beklentisi ve başarılarını abartma), yoğun düzeyde beğenilme gereksinimi ve empati kurma becerisinin eksikliği ile karakterize olan yaygın bir örüntüdür.
Çocuklukta soğuk, eleştirel, memnuniyetsiz ve benmerkezci ebeveynlerle büyümüş olan narsisistler, derinlerde hissettikleri utanç ve yalnızlık hisleriyle baş edebilmek adına yaşamlarının erken çağlarında öz benliklerini terk ederler ve kendilerine sahte bir benlik oluştururlar. Fakat bu yeni sahte benlik dıştan sağlam ve yıkılmaz gibi görünse de sınırsız başarı, zeka, güç ya da güzellik düşlemleriyle çokça meşgul olan narsisistler, elde etmek istediklerine ulaşamadıklarında, başkaları tarafından terk edildiklerinde, etrafındakiler kendilerine karşı sınır çizdiğinde, fikirleri başkaları tarafından kabul görmediğinde ya da eleştirildiklerinde “narsisistik yaralanma” yaşarlar.
Kendilik değerlerinde çocukluktan bu yana var olan yaraları ustalıkla gizleyen narsisistler, çoğu durumda yetişkinlikteki duygusal yaralanmaları kolayca atlatamazlar ve uzun süreler boyunca kin tutarlar. Çünkü narsisistler, eleştiri ve terk dilme gibi durumlar ile sağlıklı biçimde başa çıkmalarını sağlayacak içsel mekanizmalara ve duygusal farkındalığa sahip değildirler. Özel ve eşsiz olduklarına dair yoğun bir inanç taşıyan, temelde oldukça kırılgan ve zayıf bir kendilik değerine sahip olan narsisistler, bu kırılganlıklarından ötürü duygusal yaralanmalara oldukça açıktırlar.
Eleştirildiklerinde ya da terk edildiklerinde kendilerine dair kafalarında oluşturdukları illüzyon dağılır ve kendilerini yoğun bir saldırı altında hissederler. Hayatlarını idame ettirebilmeleri için narsisitik illüzyonlarının devam etmesine ihtiyaç duyduklarından karşısındakilere öfke ve küçümseme yoluyla karşı saldırıya geçerler. Yakın çevrelerinde bulunan kişileri kendilerinin uzantısı olarak algıladıklarından onları kendilerinden ayrı birer birey olarak görmekte zorlanırlar. Dolayısıyla en basit konularda dahi fikir ayrılıkları yaşandığında bu durum onların narsistik yaralar almasına neden olabilir. Özellikle de bu fikir ayrılıkları kalabalık bir ortamda yaşandıysa narsisistler bunu kendine yönelik bir tehdit olarak algılayabilirler ve bu duruma aktif ya da pasif öfke ile karşılık verebilirler.
Narsisistik yaralanmaların örnekleri yalnızca romantik ilişkilerde görülmez. Siyasette, iş hayatında, boşanmalarda ve hatta ebeveynlikte dahi narsisistik yaralanmalardan kaynaklanan intikam, öfke ve saldırılarla sıkça karşılaşılabilir. Narsisistik bireylerin bu tutumları, etraflarındaki kişiler adına oldukça zorlayıcı olabilir. Böyle zamanlarda narsisistik bireylerin öfkeli tepkilerinin aslında çocukluktan kalan yaralarının sızlamasından kaynakladığı unutulmamalıdır. Terapi, daha sağlıklı iletişim yolları bulabilmek ve daha sağlıklı ilişkiler kurabilmek adına oldukça faydalı olabilir.
Kişilik sözcüğü gün içinde hemen hemen hepimizin birkaç kez kullandığı bir sözcüktür. Ancak bu sözcüğü herkes farklı anlamlarda kullanır. Kişilik nedir? Kişiliğin pek çok tanımı yapılmaktadır fakat çalışmacılar tek bir kişilik tanımı üzerinde buluşamamışlardır. Kişilik, kısaca kişinin sahip olduğu genel ve özel özellikleri ve bu özelliklerin o kişinin sosyal yaşamını nasıl yönlendirdiği anlamını taşır.
Kişilik gelişimi yaşam boyunca pek çok faktörden etkilenmektedir.
Aileye Bağlı Faktörler:
Çocuğun istenen ve planlanmış bir bebek olup olmaması, anne babanın yaşı, anne babanın fiziksel ve duygusal durumu, gelir düzeyleri, evde yaşayan insanların sayısı gibi pek çok faktör çocuğun kişiliğini etkiler. Aynı zamanda çocuğun özellikleri de ailenin tutumlarını etkiler. Cinsiyet, çocuğun yapısı, sağlık durumu, doğum sırası ailenin tutumunu etkileyecektir.
Okul, Çevre ve Topluma Bağlı Faktörler:
Çocuğun yakın çevresi ve okul da kişilik gelişiminde oldukça etkilidir. Ayrıca içinde bulunduğu toplumun ve yaşadığı çağın özellikleri de kişiliği etkilemektedir. Örneğin; dini değerler, politik değerler, toplumun belirlediği cinsel roller gibi etkenlerden söz edilebilir.
Çocuğa Bağlı Faktörler:
Tüm insanlar ve çocuklar birbirinden farklı özelliklere sahiptirler. Anne karnında bile farklı özelliklere sahip oldukları görülür. Örneğin; kimi daha hareketlidir, kimi daha az hareket eder, anne karnında hoşlandıkları yatış pozisyonları bile farklı olabilir. Doğumdan sonra bu farklılıklar daha belirgin gözlenir. Bu farklılıklar mizaçtan kaynaklanmaktadır. (Mizaç; kişinin duygusal tepkilerinin yoğunluğu, hareketlilik düzeyi, dikkati gibi özellikleri kapsamaktadır.)
Bebeklik döneminde bile mizaçtan söz etmek mümkündür. Bebeklerin mizaçlarından dolayı çevresel uyaranlara karşı farklı şekillerde tepki verdikleri görülmektedir. Bu tepkiler şöyle gruplanabilir:
Hareketlilik Düzeyi: Bazı bebekler diğerlerinden daha hareketlidirler. Giydirilirlerken kıpır kıpırdırlar, uyurken bile hareketlilikleri devam eder.
Düzenlilik: Bazı bebekler uyuma, beslenme ve tuvalet gibi rutinlerde daha düzenli olabilirler.
Yeni Uyarıcıya Karşı Tepki: Bazı bebekler yeni çevresel uyaranlara karşı daha duyarsızdır ve yeni uyarandan kaçınabilir; bazıları ise yeni uyaranlara daha çabuk tepki verir ve daha kolay uyum sağlarlar.
Dikkat: Bazı bebeklerin dikkati daha kolay dağılabilir, dikkat süreleri daha kısadır, yaptıkları işten kolayca vazgeçebilirler; bazılarının ise dikkat süreleri daha uzundur, bir şey yaparken ondan kolay vazgeçmezler, anne baba veya oyuncakla daha uzun süre oynayabilirler.
Sinirlenme: Bazı bebeklerin diğerlerinden daha kolay ağladıkları ve diğer bebeklerden daha çabuk sinirlendikleri görülmektedir.
Sıcakkanlılık: Bazı bebeklerin daha sokulgan oldukları, kucağa alınmaktan ve kendilerine sarılınmasından diğer bebeklere oranla daha mutlu oldukları, daha kolay kabullendikleri görülmektedir.
Ruh durumu: Bazı bebekler daha neşeli, daha insan canlısı, daha mutludurlar.
Bebeklerin bu tepkileri göz önüne alındığında üçe ayırabiliriz.
Kolay Çocuklar: Bu çocuklar yeni durumlara olumlu yaklaşırlar. Beslenme, uyuma, tuvalet eğitimi gibi biyolojik gereksinimlerinde daha düzenlidirler. Bu çocuklar anne babalarının eğitim tarzına da kolayca uyum sağlarlar. Genelde neşelidirler.
Zor Çocuklar: Bu çocuklar için yeni durumlara uyum sağlamak zordur ve yeni durumlara karşı olumsuz yaklaşırlar. Hatta bazen, uyum gerektiren yeni bir durum karşısında aşırı tepkili olabilirler. Ancak bununla beraber, bu olumsuz tutumla baş edebilirler. Bu tip çocukların anne babalarına daha fazla sorumluluk düşmektedir. Çevreyi çok iyi planlayarak, uygun eğitim yöntemleri kullanarak çocuğun yeni durumlara uyumunu kolaylaştırabilirler. Bu durum bir kez aşılırsa daha sonra çocuğun olumlu tepkiler verdiği görülecektir.
Yavaş Çocuklar: Bu çocuklar da zor çocuklar gibi yeni durumlara kolay adapte olamazlar. Fakat bu yeni duruma uyum sağlayamamada olumsuz bir tepki söz konusu değildir. Bunun yerine bu çocukların yeni uyarana karşı daha az tepki verdikleri görülür. Çoğunlukla yaşamın ilk yıllarında pek sorun yaratmazlar. Okula başlayıp yaşıtlarıyla beraber olmaya başladıklarında sorunlar da baş göstermeye başlar. Bu çocukların ebeveynlerinin yeni duruma uyum sağlamadaki streslerini azaltıcı bir şekilde davranmaları ve bu nitelikte bir çevre sunmaları gerekmektedir. Bunun yanında çocuklarını yeni durumlara alıştıra alıştıra (duyarsızlaştırarak) yavaşça sokmaları gerekmektedir. Bu sırada çocuğa mutlaka anlayışlı ve yumuşak davranmalıdırlar.
Bazı çocukların tam anlamıyla bu üç gruptan hiçbirine girmedikleri, kendilerine özgü daha farklı bir mizaç sundukları görülmektedir. Çocukların doğuştan getirdikleri özellikler çok önemlidir. Çünkü bunlar kısmen de olsa diğer insanların bebeğe/çocuğa nasıl davranacaklarını ve çocuğun içinde yaşayacağı çevreyi belirlemektedir. Çocuk doğuştan getirdiği karakterine uygun olmayan bir çevrede sürekli engellenmeyle karşılaşır ve bu onda kaygı yaratabilir. Örneğin; doğuştan çok hareketli bir bebeğin pasif, sessiz anne babası olduğunu düşünelim. Bebeğin hareketliliği, anne babasına uymamaktadır. Bu uyumsuzluk ebeveynleri şaşırtacak ve yoracaktır. Bu çocuğun baş edilemez olduğunu düşünebilirler. Bunun sonucu olarak sık sık cezaya başvuracaklardır. Aslında temel neden çocukla ebeveynlerinin arasındaki hareketlilik düzeyidir. Ancak bunun sonucu olarak çocuk için sürekli ceza ve engellemelerle dolu, hiç arzu edilmeyen ve uygun olmayan bir çevre oluşacaktır. Bunun yanı sıra zaman içinde çocukların mizaçlarının değiştiği de bilinmektedir. Bunun için çocuğu çok iyi tanıyarak onun gereksinimlerini göz önünde bulundurulmalı ve bu şekilde belirlenecek uygun yetiştirme yöntemleri kullanılmalıdır.
ANNE BABALARA, EĞİTİMCLERE VE DİĞER YETİŞKİNLERE ÖNERİLER
Esnek olun. Çocuğunuzun neleri sevdiğini, neleri sevmediğini öğrenmeye çalışın. Siz ne kadar esnek olursanız çocuğunuz da o kadar az ‘karşı koyan çocuk’ olacaktır. Ancak esnekliği kuralsızlıkla karıştırmayın!
Evinizi mümkün olduğu kadar güvenli bir hale getirmeye çalışın. Etraftaki değerli ve kırılacak eşyaları uzaklaştırın. Onların yerine kırılmayan cinsten daha dayanıklı şeyleri tercih edin. Ancak bu tüm evinizin düzenini değiştirin anlamında değildir. Sadece ev ortamını daha güvenli hale getirmekle alakalıdır. Örneğin; salonun ortasında büyük ve cam bir sehpa yerine daha küçük cam olmayan sehpa tercih ederseniz ebeveynler olarak daha az ‘dur, yapma, elleme’ diyebilirsiniz.
Fiziksel cezadan uzak durun! Bu hiçbir zaman olumlu sonuç vermeyecektir.
Çocuğunuza seçenekler sunun. Meyve saatinde ‘Elma mı yemek istersin, portakal mı?’ diye sormak gibi. Fakat onun verdiği yanıta saygı duyun ve onun tercihini yerine getirin. Eğer yerine getirmeyecekseniz hiç sormamak daha iyisidir.
Gerekli isteklerinizde kararlı olun.
Çocuğun yaptığı bir şeyi aniden kesmeyin. Örneğin; misafirlikten ayrılacaksanız ona ‘Birazdan evimize gideceğiz, oyununu bitirirsen iyi olur.’ diyebilirsiniz. Ya da oyun oynarken ‘Birazdan yemeğe çağıracağım, o zaman sen de yemeğe geleceksin, ben seni çağırınca mutfakta buluşalım tamam mı?’ diyebilirsiniz. Ancak unutmayın ki bazı çocukları birkaç kez uyarmak gerekebilir.
İsteklerinizi emir verir bir tarzda söylemeyin. ‘Bu hırkayı hemen odana götür.’ demek yerine ‘Giderken bunu da odana bırakırsan sevinirim.’ gibi ben dilinin kullanıldığı bir söylem daha uygun olacaktır. Bunu söylerken gülümseyerek, yumuşak bir tonda konuşun.
Eğer uygunsa isteklerinizin sonuna sevdiği bir şeyi ekleyebilirsiniz. ‘Şimdi parktan gidiyoruz, bakkala uğrayacağız.’ gibi. Ama bu asla bir ‘rüşvet’ olarak kullanılmamalıdır.
İstediğiniz şeyi yapması için biraz zaman tanıyın. Hemen ‘Hala ellerini Yıkamadın mı?’ şeklinde azarlamayın. Ona gerektiği kadar zaman tanıyın, gerekiyorsa bir kez daha hatırlatın, hatta yardım edin.
Bazı zamanlarda çocuğunuzun daha fazla desteğe gereksinimi olabileceğini unutmayın. Hastalık, boşanma, kardeş doğumu, taşınma, bir yakının vefatı gibi özel zamanlarda daha anlayışlı davranmanız gerekir. Bir uzmandan destek almaktan çekinmeyin!
J Verilen bu öneriler tüm yaş grupları için uygundur. Sadece yaşanan Örnekler değişecektir. Eğer dikkat ederseniz bu önerilerin yetişkin ilişkilerinde de kullanılabileceğini fark edersiniz!