Kasım 16, 2021

J.Alan Lee’nin Çoklu Aşk Biçimleri

İnsanlar dünyaya gözlerini açtıklarında tek bir amaç için güdülenmiştir: hayatta kalmak. Bu hayatta kalma amacı zamanla şekil değiştirerek her birey için farklı şekilde anlamlandırılmıştır. İnsanlara bu hayattaki amacınız nedir? diye sorulduğunda genellikle aldığımız cevaplar “sağlık, huzur, mutluluk, para, aşk…” olur. Temelde amacımız yaşamak olsa da bu yaşam içeriğinin ana temasının ne olacağı herkeste farklı olduğu gibi, her tema da kendi içinde dünya üzerinde var olan insan sayısı kadar farklılık gösterecektir. Bu farklılığı en bariz şekilde göreceğimiz tema ise aşktır. Her bireyin sevme-sevilme anlayışı farklıdır. Bu farklılıklar, bireylerin ebeveyn tutumları, yetiştirilme biçimi, yaşadığı travmalar, genetik yatkınlıkları, etnik kimliği ve çevresel faktörler gibi birçok kompleks yapılardan etkilenmektedir. Dünyada bu kadar çok farklı “aşk” anlayışı varken, tek bir aşk türünün olduğunu söylemek doğru bir genel geçer tanımlama olmayacaktır.

Kanadalı sosyolog John Alan Lee, çok boyutlu aşk biçimlerini ele alan kuramında bizlere 6 temel aşk biçiminin olduğunu, aşkın hiçbir zaman siyah ve beyazdan ibaret olmayan renkli bir tablo olduğunu öne sürmektedir. Lee, aşkın doğadaki üç temel renge benzer olduğunu söyler. Diğer bütün renkler, bu üç temel rengin farklı oranda karışımlarından meydana gelir. Benzer şekilde hiçbiri bir diğerine indirgenemeyen 3 temel aşk biçimleri vardır. Bunlar: Tutkulu aşk (eros), oyun gibi aşk (ludus) ve arkadaşça aşk (storge). Bu biçimlerin ikili birleşimi ikincil aşk türlerini ortaya çıkarır. Arkadaşça aşk ve oyun gibi aşk birleşerek mantıklı aşkı (pragma), tutkulu aşk ve oyun gibi aşk birleşerek sahiplenici aşkı (mania), tutkulu aşk ve arkadaşça aşk birleşerek özgeci aşkı (agape) oluşturur. (Akt., Açıkel, 2013)

Lee’nin birincil ve ikincil sınıflandırmasına göre,

  • Tutkulu aşk (eros): Güçlü bir fiziksel çekimle başlayan aşk tipidir. Bu tip aşk, sevecenlik, iletişimde açıklık, ilişkide güvende olma, tutku, ilişkiye güvenli bağlanma ile ilişkilidir.
  • Arkadaşça aşk (storge): İhtirasa değil benzerliğe, birbirini gözetmeye ve ilgileri paylaşmaya dayanan, arkadaşlığın ön planda olduğu, zamanla gelişen aşk biçimidir.
  • Oyun gibi aşk (ludus): Aşkın oyun ya da keyifli bir yaşantı olarak algılandığı aşk biçimidir. Bu tip aşk, bağlayıcılığı düşük, eğlence ön planda, cinselliğin ve tutkunun önemli olduğu, yoğun duygusallıktan yoksun, kısa süreli ve çok eşliliğe açık bir ilişki türüdür. ( Uzun Özer ve Tezer, Türk Psikolojik Danışma ve Rehberlik Dergisi, Cilt: III Sayı: 30)
  • Sahiplenici aşk (mania): ‘Tutkulu aşk’ ve ‘oyun gibi aşk’ türlerinin bir araya gelmesiyle ortaya çıkmaktadır. Kıskançlık, güvensizlik ve sahiplenmenin hakim olduğu bu aşk türünde yoğun duygular ön plandadır.
  • Mantıklı aşk (pragma): ‘Arkadaşça aşk’ ve ‘oyun gibi aşk’ türlerinin bir bileşimidir. Partnerin eğitim, meslek, maddi kaynakları ve aile yapısı gibi özelliklere öncelik verilen, ilişkinin devamlılığının olması beklendiği aşk türüdür. Mantıklı aşk biçimine sahip kişiler mantıklı ve gerçekçidir. Partnerinin varlığına ve konumuna göre ona değer biçer ve onun ekonomik olarak güvenilir olmasını ister (Knox ve Schact, 2010).
  • Özgeci Aşk (Agape): Karşısındakini kusurlarına rağmen seven, onun iyiliğini kendi iyiliğinden üstün gören bir aşk biçimidir. Aşk bu kişiler için bir görevdir ve bu görevi en üst potansiyelini kullanarak yapmak isterler. ( M, Açıkel, 2013)

Özetle Lee, bizlere aşkın hiçbir zaman tek bir renkten ve boyuttan oluşmadığını, aşkın birtakım genelleme ve sınırlarla tanımlanamayacak kadar özel olduğunu ifade etmiştir. Bu dünyada her birimiz benzersiz yaratılmışken, benliğimizi renklendiren en güzel parçalardan biri olan aşkın da benzersiz ve özel olması kaçınılmazdır. Aşkı sizin için en güzel renkte yaşamanız dileğiyle…

Yazar

Buse UYGUN

Psikolojik Danışman

Kasım 16, 2021
Kasım 16, 2021

Madde Kullanım Bozuklukları

İşlevselliğini bozacak ve davranışlarında değişime neden olacak seviyede sık madde kullanılması önceden madde bağımlılığı ya da madde kötüye kullanımı olarak isimlendirilmekteydi. Zihinsel durumumuzu değiştiren maddeler şu anki adlandırmayla madde kullanım bozukluklarına yol açar. Kafein haricindeki bütün maddeler için bu geçerlidir. Maddenin uzun süre kullanımı; psikotik bozukluklara, duygudurum bozukluklarına, kaygı bozukluklarına, obsesif kompulsif ve ilişkili bozukluklara, uyku-uyanıklık bozukluklarına, cinsel işlev bozukluklarına, deliryuma vb. rahatsızlıklara sebep olabilir.

Pek çok kullanıcı öncelikle az miktarlarda başlayıp kullanım miktarını gittikçe artırmaktadır. Bunu kontrol etmeye çalışsak da başarısız oluruz ama tamamen bırakmak gözümüze imkansız gibi görünse de, bırakmayı denemek yerine kullanım miktarını azaltabiliriz. Zamanımızın çoğu maddeyi edinmek ve kullanmak arasında kaybolur. Sosyal ilişkilerimiz sekteye uğrar ve yakınlarımızla tartışmamıza sebep olur. Maddeyi aldığımızda vücudumuz etkisine alışacağından dolayı aynı etkiyi sağlamak için daha çok kullandığımızda tölerans geliştirmiş oluruz. Töleransla birlikte daha önce kullandığımız miktardan daha az etkileniriz ve giderek artan dozlarda tüketme isteği bizi ele geçirir. Bu istek, madde kullanımı ve kumar oynama gibi davranışlarımızda dopamin salgılanmasıyla ilintilidir. Beyin kimyamızı etkileyen davranışlarımız ve davranışlarımızın tekrarını kolaylaştıran salgıladığımız hormon. Kısır döngü gibi görünen bu durumun üstesinden gelebilmemiz mümkündür. Yeşilay Danışmanlık Merkezini arayıp ücretsiz şekilde psikososyal desteğe ulaşabiliriz. 115’i tuşlayarak yakınlarımız veya kendimiz için bilgi ve bağımlılık hizmeti alabiliriz.

“Bırakabilirim fakat bu olmadan yapamıyorum”, “İstesem bundan uzaklaşırım aslında”, “Bir kereden bir şey olmaz deyip başladım ama bağımlı oldum”, “Arkadaş ortamında denedim ve sonra hayatım mafvoldu”, “Çevremdekileri teker teker kaybediyorum bu durum yüzünden” gibi birtakım cümleler kullanıcılar tarafından dile getirilmektedir. Değişmek istemek madde kullanım bozuklukları yaşayanlar ve çevresi için çok önemlidir. Yakınımızdaki kullanıcılara terapi alma konusunda destek olabiliriz. Grup terapisinin bağımlılıklarda çok etkili olduğu uzmanlar tarafından ortaya konmuştur. Gruptaki kişilerle özdeşleşmek ve gözlemlemek, ‘bağımlı düşünce sistemi’ne iyi gelmekte ve farkındalığı artırmaktadır. Madde kullanım bozukluğu olanlar, gerçeklik kavramlarının bozulduğunu ve düşünce süreçlerinin sıkıntıya uğradığını bilmelidir.

Bağımlılık Psikolojisi yazarı Twerski’nin aktardığına göre bağımlılık, maneviyatın karşı tezidir; bağımlılıktan kurtulmak, -illa bir dine olmasa da- maneviyata geçişi gerektirmektedir. Şunu da eklemek gerek, nüksün yaşanması önceki gelişmeleri silmez. Güçlü yanlarımızı sıralayıp olumlu kişilik özelliklerimiz üzerine düşünelim. Olumsuz öz imgemizi ve de düşük özsaygımızı değiştirebilmek için gerçekten yeterli biri olduğumuza inanmamız gerek. Esenlikler diliyorum.

Uzman Klinik Psikolog Nilgün Kurtgün

Yazar

NİLGÜN KURTGÜN

Psikolojik Danışman

Kasım 16, 2021
Kasım 16, 2021

Evlilikler Neden Biter ?

Evlenirken çiftler birbirlerine, bir ömrü sevgi ve saygı ile omuz omuza sürdürebilmek, iyi ya da kötü her durumda yan yana olabilmek adına söz verir. Ancak zamanla eşler arasında anlaşmazlıklar, tartışmalar yaşanabilir. Çünkü evlilik, her durumda birbirini onaylaması gereken iki kişinin beraberliği değildir. Her ilişkide olduğu gibi çiftler arasında da inişler-çıkışlar yaşanması olağandır. Bu noktada mühim olan; çiftlerin iyi bir arkadaşlık kurabilmiş olması, kriz anlarıyla birlikte baş edebilmesidir. Kadın ve erkeğin birbirini yargılamadan, suçlamadan, anlayışlı şekilde dinlediği ve konuşabildiği bir evlilikte, zaman zaman görüş farklılıkları ve çatışmalar yaşansa dahi mutlaka anlaşmanın bir yolu bulunacaktır. Etkili iletişimin esas olduğu ve temelinde saygı bulunan bu evlilikler, Gottman (1999) tarafından “duygusal zekalı” olarak nitelendirilmektedir.
Etkili iletişimin yanı sıra, hiçbir anlaşmazlığı çözemediği gibi büyüterek çıkmaza sokan “Dört Atlı”dan kaçınılması da mutlu bir evliliğin devamı için oldukça önemlidir. Peki nedir bu “Dört Atlı”?

  1. Eleştiri:
    Tamamen sen dili kullanarak kurulan cümleler içerir. Karşı tarafın sadece bir davranışı olumsuz karşılanmış olsa bile, genel ifadelerle onun kişiliğine, benliğine yönelik yargılayıcı değerlendirmeler vardır.
  2. Hor Görme:
    Eleştirinin daha kırıcı bir boyutu olarak düşünülebilir. Gottman (1999), bu atlının sıfat yakıştırma, göz devirme, küçümseme, alay etme, kara mizah ile karakterize olduğunu belirtmektedir.
  3. Kendini Savunma:
    Eleştiri ve hor görmeye maruz kalan bir kişinin kendini savunmaya başlaması kaçınılmaz olacaktır. Yine sen dili kullanılacak ve bu şekilde tartışmalar karşılıklı olarak daha sert bir hale bürünecektir.
  4. Araya Duvar Örme:
    Üç atlının şiddetini giderek artırdığı, anlaşmanın imkansız hale geldiği evliliklerde sıkça karşılaşılır. Eşlerin biri ya da ikisi karşılık vermeyi bırakır, umursamaz görünür, iletişim tümüyle kopar.
    Bu dört atlıya eşlik eden birçok olumsuz etmenle sorunlar içinden çıkılamaz duruma gelebilmekte ve evlilikler, boşanma ile sonuçlanabilmektedir. Ancak bu, kaçınılmaz bir son değildir. Durumun farkına vararak boşanmak istemeyen eşler; çift terapisine gitmeye karar verdiklerinde, özellikle bu dört atlı üzerinde durularak evlilik içerisinde var olan görünür ya da daha derindeki problemler çiftle birlikte ele alınmakta, terapist gerekli gördüğünde eşlerle birebir görüşmeler de yapılmaktadır. Bunun sonucunda çiftlerin kararıyla ayrılıklar yaşanabildiği gibi terapi süresince birbirleriyle etkili iletişim kurmayı ve çatışma anlarını birlikte çözümlemeyi öğrenmiş olan pek çok çiftin daha mutlu bir evliliğe adım attıkları da bilinmektedir.

Yazar

Beyza Nur YÖNDEM

Psikolog

Kasım 16, 2021
Kasım 16, 2021

Duygusal Körlük Sendromu

Hiçbir tehlikeden korkmamak nasıl bir duygu olurdu? ‘Korkusuzluk’ kulağa çok hoş gelen bir kavram olsa da insanın varlığını sağlıklı bir şekilde sürdürebilmesini mümkün kılmayan bir durumdur.
Sinir sistemindeki bir değişiklikle insanın yaşama şeklini nasıl değiştirebileceğinin en uç ve nadir görülen örneklerinden biri olan ‘Kluver-Bucy Sendromu’ korkusuzluğu mümkün kılan patolojik bir durumdur. Korku ve öfke yaratan durumlara azalmış motor ve sözel tepki verme şeklinde görülen bu bozukluk, korku duygusunda azalmanın yanı sıra yeme dürtüsünde kontrolünü kaybedercesine artma, anormal yemek yeme, cinsel dürtülerde artma-hiperseksüalite ve parafilik davranışlar şeklinde belirti vermekte ve insan hayatını bir çok yönden olumsuz etkileyebilmektedir.
Adını Heinrich Klüver ve Paul Bucy’ den alan Klüver-Bucy Sendromu, ilk kez 1937 yıllarında maymunlarla yapılan bir deneyde beynin bitemporal bölgesinde lezyonlara bağlı nörodavranışsal değişikliklerin görülmesiyle fark edilmiş, 1955 yılında epilepsi hastası bir bireyin bilateral temporal lobektomi operasyonunda insanlarda varlığı dikkat çekmiştir. Halk arasında duygusal körlük dediğimiz bu hastalığa temelde ‘Herpes Simplex’ virüsününe bağlı beyin enfeksiyonu neden olmaktadır. Bunun dışında, temporal lob travmaları, CO zehirlenmesi, subdural kanama, inme, epilepsi, beyin tümörleri veya alzheimer hastalığı gibi hastalıklara bağlı temporal lop lezyonlarıda neden olan faktörler arasında sayılabilmektedir. Temporal lop, konuşma, hafıza, işitme ve duyguları düzenleme gibi işlevlerde görev aldığından bu bölgedeki hasarlar ve lezyonlar hasta bireyin konuşma sorunları ve hafıza problemleri yaşamasına, üzüntü, mutluluk, acı, sevinç, korku ve öfke gibi tanımladığımız duyguları hissetmemesine neden olmaktadır. Başlarda bireyler sadece konuşmakta zorlanmakta, künt duygulanıma sahip olarak mimiklerini kullanamadan düz bir yüz ifadesine sahip olmakta ve streotipik hareketler yapmaktayken sonrasında yaralandığında, vücudunda herhangi bir kesik, yara, yanık olduğunda acı hisssetmeme ve ağrıya acıya tepki vermeme kendinin ve başkasının acısını tanımlayamama ve empati kuramama şeklinde devam etmektedir. Bu nedenle adına ‘Duygusal Körlük Sendromu’ denmektedir. Tıp dilinin ise bilateral temporal lob bozukluğu olarak bildiği bu bozukluk hemen her yaşta ortaya çıkabilse de sıklıkla çocuklarda görülmektedir. Çocuklarda dikkat dağınıklığı, genital organların kendiliğinden uyarılması, konvülsiyonlar ve epileptik nöbetler şeklinde belirti vermektedir. Tanı için, Manyetik rezonans görüntüleme, bilgisayarlı tomografi ve BOS analizi kullanılmaktadır. Tanı kesinleşmesi sonrası tedaviye alınan bireylerde birincil amaç hastanın davranışsal bozukluklarından zarar görmesini önlemektir. Güncel araştırmalarla bir çok yeni tedavi yöntemi deneniyor olsa da deforme olan sinir dokularının tekrar oluşturulmasının mümkün olmaması nedeniyle Kluver-Bucy Sendromunun henüz etkin bir tedavi metodu bulunmamaktadır. Mevcut tedaviler sıklıkla uygunsuz davranış semptomlarını hafifletmeye yönelik ilaç kullanmını içermektedir. Sıklıkla, SSRI grubu ilaçlar haloperidol ve kolinerjik reseptör blokerleri, karbamazepin ve luprolidler reçete edilen ilaçlardır. Birçok yan etkisi bulunan bu psikotik ajanlar hekim muayenesi sonrasında alınmalı ve kontrol altında tutulmalıdır. Klüver bucy sendromu hayatı tehlikesi olan bir hastalık olsa da erken dönem teşhis ve tedavi ile belirtileri kontrol altına alınabilen bir bozukluktur.

Yazar

PSK. DAN. CANER TANRIVERDİ

Kasım 16, 2021

Fonksiyonel Besinlerin Sağlık Üzerine Etkisi

Teknolojinin gelişmesi, diyet ve   hastalıklar arasındaki ilişkiyi anlamamıza olanak vermiştir. Fonksiyonel besinlerin; sağlığımızın korunması ve geliştirilmesindeki rolleri daha çok ilgi çeker hale gelmiştir. Her şeyden önce hiçbir gıdanın mucize olmadığının bilinmesi gerekir. Fonksiyonel besinler hiçbir işlem görmemiş doğal bir besin maddesi olabileceği gibi fonksiyonel bir besin öğesi ile zenginleştirilmiş veya genetik mühendislik yöntemleri ile değişikliğe uğratılmış bir besin de olabilir ve günlük diyetle tüketilebilir. Besin ve besin ögesinin sağlığımız üzerinde olumlu etkileri, bazı kronik hastalıklardan korunmada ve bu hastalıkların tedavisinde katkıları olduğu gösterilmiştir. Örneğin; domateste bulunan likopen, somon balığında bulunan omega-3 yağ asitleri ve soyada bulunan fitoöstrojenler gibi çeşitli meyve ve sebzelerle tahıllar, balık, süt ve et ürünlerinde fonksiyonel özellikli bileşenler bulunmaktadır. Düzenli fonksiyonel besin tüketimi kanser ve kardiyovasküler hastalıklardan korunma ve tedavide, gastrointestinal sistemin sağlığın korunmasında, menapoz semptomların hafifletilmesi, osteoporozun önlenmesi ve göz sağlığın korunmasında etkilidir. Beslenme alışkanlıklarının daha fazla meyve, sebze ve tahıl tüketecek şekilde değiştirilmesi kronik hastalıkların önlenmesinde etkin ve pratik bir yaklaşımdır. Fonksiyonel besinlerin hastalıklar üzerine etkileri ise; Sarımsak-Soğan; Allium türüne ait olan sarımsak ve soğan yemeklerde sık olarak kullanılan sebzedir. Soğan ve sarımsakta insan sağlığına yararlı olan iki kimyasal grup bakımından zengindir. Bunlar flavonoidler ve alkenil sistein sülfoksitlerdir. Sarımsağın Çin ve Japonya’da geleneksel olarak hipertansiyonun tedavisinde kullanıldığı bilinmektedir. Yapılan bir çalışmada her gün sarımsak tüketiminin tansiyonu düşürdüğü ayrıca sarımsağın kolesterolu düşürüldüğüne dair çalışmalar vardır.

 DOMATES :

Potasyum, fosfor, A, C, E vitaminleri ile karotenoidler, polifenoller ve flavonoidler gibi fitokimyasalları içermektedir. İçeriğinde bulunan vitaminlerin ve karotenoidlerin antioksidan özelliklere sahip olduğu ve kalp damar sağlığını desteklediği bilinmektedir.   

SOYA ;

Soyadan elde edilen proteaz inhibitörleri, fitosteroller, saponinler, fenolik asit, fitik asit gibi biyoaktif bileşenlerin fonksiyonel nitelik taşıması ve sağlık üzerine yararlı etkilerinin ortaya çıkarmıştır. Soyada yer alan fitosteroller, kolesterolu düşürdüğü yapılan çalışmalarla kanıtlanmıştır.

ÇAY ;

Yapılan çalışmalar çayın kansere karşı koruyucu etkilerinin olabileceğini göstermektedir. Çay tüketimi arttırılarak koroner kalp hastalıklarında korunma konusunda yapılan çalışmalar kesin sonuçlar vermiş olmasa da çeşitli çalışmalarda yeşil çay ve siyah çay tüketenlerde önemli derecede risk azalması gözlenmiştir. Günde iki üç fincan yeşil çay tüketenlerin obezite kontrolü sağladığı , kolesterol seviyesini düşürdüğü,ödem attığına dair yapılan çalışmalar vardır.

CEVİZ ;

Cevizin içerdiği E vitamini ve diğer antioksidanların (fitosterol ve polifenoller) cevizin fonksiyonel besin olarak kabul görmesini sağlamaktadır. Bu bileşiklerin; kalp damar hastalıklarına, bazı kanser türlerine ve yaşlanmanın olumsuz etkilerine karşı koruyucu rol oynadığı belirtilmektedir E vitamininin LDL kolesterole karşı koruma sağladığı ve kalp hastalıkları riskini azalttığı bildirilmiştir. Cevizin hipertansiyon kontrolu sağladığı,kan damarlarının iç duvarlarını yumuşatmakta ve damarların rahatlamasını sağlamaktadır. Cevizin kalp sağlığı üzerine koruyucu etki göstermesinin; sahip olduğu yağ asidi profili (omega-3 ve omega-9) ve polifenol zenginliğinden kaynaklandığı açıklanmıştır. 

 TURUNÇGİLER ;

Turunçgillerin C vitamini zengini olduğunu ayrıca kan basıncını düşürdüğü yapılan çalışmalarla kanıtlanmıştır.Turunçgil tüketiminin obezite tedavisinde olumlu etkileri olduğu bilinmektedir.   

 ZEYTİNYAĞI ;

antioksidan, antienflamatuvar, antikarsenojenik etkiler göstererek LDL miktarını düşürdüğü bilinmektedir.En önemli bileşenlerinden oleik asit, kan kolesterolünü azaltır, kolon, göğüs ve prostat kanseri oluşum riskini azaltır, kan şekeri ve insülin miktarını azaltır.Kanser ve kardiyovasküler hastalıklara karşı da önemli bir koruyucudur.     

KETEN TOHUMU ;

Keten tohumu, diğer bitkisel besinlerden  daha fazla lignan içerir. Keten lignanları, kanserli tümörlerin, özellikle de göğüs, endometriyum ve prostat gibi hormona duyarlı olanların büyümesinin azaltıldığına dair yapılan çalışmalar vardır. Keten tohumu çayı nefes darlığı, astım, kötü öksürük ve bronşite karşı, keten tohumu unu ise akciğer tüberkülozu, bağırsak ve karın ağrısına karşı kullanılmaktadır.  

  CHİA TOHUMU ;

Antioksidan etki gösterebilen bu fenolik bileşikler hücredeki oksidatif dengenin sağlanmasını destekleyerek kardiyovasküler hastalıklar, dislipidemi, diyabet, kanser gibi kronik hastalıklardan koruyucu olmaktadır. İyi bir omega kaynağıdır. Chia tohumu, kan basıncının dengelenmesini sağlar. Chia tohumu; diyet posası, mineral, protein, yağ (özellikle ALA) bakımından zengin olması nedeniyle diyetlerinizde de alternatif bir besindir. İçerdiği sağlıklı bileşenler sayesinde ağırlık kaybının yanı sıra obeziteye karşı koruyucu olabilmektedir.   

BALIK YAĞI ;

A ve D vitamini, fosfor, kalsiyum (özellikle kılçığıyla tüketilirse), iyot, çinko, potasyum, sodyum, klor yönünden zengindir. Balık yağı yüksek oranda içerdiği omega-3 yağ asitleri ile kalp damar sağlığı üzerinde olumlu etkileri varır .Balık yağlarının kas ve eklemlerdeki ağrıları da azalttığı bilinmektedir. Astım ;özellikle çocuk yaş grubunda nefes darlığı şeklinde ortaya çıkarak kendisini gösteren bir hastalıktır. Balık yağlarının, kan damarlarının yüzeyini genişletip dokulara daha fazla oksijen girişini sağladığı için astım hastalarına önemli faydaları vardır.                                                                                                                                                                              Fonksiyonel besinlerle, toplumun sağlıklı beslenerek, tedavi harcamaları ve işgücü kayıplarını azaltacağı ve insan hayatının kalitesini artıracağı düşünülmektedir. Bu nedenle fonksiyonel besin üretimi ve tüketimi teşvik edilmelidir.  

 Besinler ilacınız olsun! Sağlıklı mutlu günler.

Yazar

Mutlu OĞUZ

Diyetisyen

Kasım 16, 2021

Çocuklarımızı Cinsel İstismardan Nasıl Koruyabiliriz ?

Cinsel istismar yetişkinlere veya çocuklara karşı dokunma, okşama, öpme gibi izinsiz yapılan eylemlerdir. Özellikle çocuklar cinsel istismardan büyük ölçüde etkilenir ve bu yetişkinlik dönemlerine de yansır. İstismar vakalarının çoğu aileyi tanıyan, çocuğa yakın kişiler tarafından yapılır ve çocuk bazen bunun ne olduğunu anlayamaz ya da ebeveynlerine söylemeye çekinir. Durumunuz ne olursa olsun, acı çekmeden ve korkmadan yaşamayı hak ediyorsunuz. Tacize uğrasanız bile, hatta sizi taciz eden kişi ailenizden biri veya yakın arkadaşlarınızdan biri olsa bile, hukuki ve psikolojik yardım alabileceğinizi bilmelisiniz. Tüm istismar biçimlerini, bunları durdurma ve önleme yollarını öğrenmek hem kendi yaşantınız için hem de istismara uğramış birinin hayatı için fark yaratabilir.
Çocuğun cinsel istismara uğradığı nasıl anlaşılır?

  • Unutmayın; Çocuklar durumu genellikle saklar
  • Kendisi değilde başka bir çocukmuş gibi söyleyebilir
  • Cinsel istismarın farkedilmesi çoğu zaman tesadüfi olduğu için çocuklarla iletişimin güçlü olması, çocuğun ebeveyne güven duyması, ondan korkmaması gerekmektedir.
  • Örneğin; Çocuk sinirli, güvensiz, zayıf, cezalandırıcı, şiddet uygulayan bir anne ya da babaya yaşadığı cinsel istismarı söylemez.
    *Çocuğunuz normalden daha içine kapanık, duygusal ve huysuzsa,
    *Belli belirsiz öfke patlamaları yaşıyor, geceleri kabuslar görüp altına kaçırıyorsa,
    *Evden veya okuldan sürekli kaçıyor, bazı yerler ve kişilerden aniden korkuyorsa,
    *Özel bölgelerinde morarma ve kanama varsa,
    *Tuvalet yaparken sürekli bir ağrı varsa,
    *Oyun oynarken daha önce duymadığınız şekilde argo kelimeler sarf ediyorsa çocuğunuz cinsel istismara uğramış olabilir.

Peki Çocukları Cinsel istismardan Nasıl Koruyabiliriz?
• Çocuğunuza iyi ve kötü dokunmaları anlatın: İyi dokunmalar kişinin sevildiğini önemsendiğini hissettirir. Kötü dokunmalar ise, kişide öfke, nefret, suçluluk duygusu hissettirir. Çocuğunuza böyle durumlarda bağırmasını, yardım istemesi gerektiğinden söz edinin.
• Eğer herhangi birisi özel bölgelerine dokunursa hemen oradan ve o kişiden uzaklaşması gerektiği ya da çığlık atarak etrafındaki kişilerden yardım isteyebileceğini öğretin.
• Yabancılardan herhangi bir madde; çikolata veya oyuncak olabilir almaması ve yabancılarla konuşmaması gerektiğini anlatın.
• Çocuğunuza iç çamaşırı kuralını öğretin: Çocuklarınıza vücutlarının kendilerine ait olduğunu ve hiç kimsenin, kendi izinleri olmadan vücutlarına dokunmayacaklarını öğretin.
• Cinsel bilgiler veren kitaplar çocuğunuzla birlikte okuyun: Cinsel içeren kitaplar alıp çocuğunuzla beraber okuyun ve çocuğunuzu anlatın.
• Çocuğunuza hayır demeyi öğretin:“HAYIR” deme becerisini geliştirmek çocuğu cinsel istismardan korumak için önemlidir. Böylece kendi seçimlerinin olduğunu, birey olarak kabul edildiğini bilir ve istismarcısına da “Hayır” diyebilir. Bu seçimler arasında “Sarıl bakalım amcaya”, “Teyze bir kere öpsün” gibi çocuğun onayı olmayan dokunmalara teşvik etmeyi bırakmak önemli rol oynar.
Çocuklarınız için kimin ne dediğini umursamamaya çalışın, ayıptır, yanlış diyip çocuklarınıza başkalarına emanet etmemeye çalışın. Başkalarının ya da aileden birinin çocuklarınızı rahatsız edecek şekilde dokunmasına izin vermemeye çalışın. Bu şekilde istismara mağdur kalma riskleri daha azalır. Saygı ve Sevgilerimle…

Yazar

Hatice ÖZTÜRK

Uzman Klinik Psikolog

Kasım 2, 2021
Kasım 2, 2021

Sokakta Çocuk Ve Spor

Sosyal bir olgu olarak spor kendini keşfetmede, yenilenmede ve sağlıkta önemli bir rol oynamaktadır. Sporun özellikle sosyalleşme sürecindeki etkileri, bireyler ve toplumlar arasında dostluk ve kardeşliğe olanak sağlayarak dünya barışına olumlu katkı sağlamaktadır. Dolayısıyla spor sosyolojisi alanında bilimsel çalışmaları teşvik eden toplumlar, olgunun toplumsal yaşamdaki işlevlerini daha verimli bir şekilde analiz edebilmekte ve toplumsallaşma sürecini daha etkin yaşayabilmektedir.

Dünyanın bu yüzyılda hızla küreselleşmesiyle birlikte toplumu oluşturan bireylerin toplumda yer edinme çabaları hızla artmıştır. Toplumları oluşturan fertlerin yaşam mücadeleleri olumlu ya da olumsuz birçok değişimi beraberinde getirmiştir. İnsanlar için yaşanan değişimler ve olumsuz sorunlar yaşadıkları çevreleri de etkilemeye başlamıştır. Günlük yaşamınızdaki gelişme veya değişimin toplum üzerinde büyük etkisi vardır. Toplumsal değişimin bir sonucu olarak ortaya çıkan sokaktaki çocukların iş ve yaşam sorunu, tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de özellikle metropollerimizde de ciddi bir sorundur. Kasabalardan kentlere taşınan ve bu yerleşik düzene yerleşen bireylerle birlikte kentlerdeki hızlı ve çarpık yerleşmelerin de etkisiyle aile ve toplumsal yapıda değişimler meydana gelmektedir. Bu değişimlerin okuryazarlık oranındaki değişimini gösterirsek sokak çocukları konusu merkezi yönetim ve yerel yönetimlerle birlikte idarenin de menfaati doğrultusunda ele alınması gereken konulardan biridir.

Sokakta yaşayan çocuklar; ailelerin çocuklarına desteklerin azalması, aile içi şiddetin giderek artması ve birçok ekonomik sorun nedeni ile ailenin ekonomik sorumluluğunu paylaşan ve sokakta çalışarak aileye katkıda bulunmaya çalışan çocuklardır. Literatürdeki tanım ve sınıflandırmalara bakıldığında sokak çocukları kavramının “şemsiye kelime” işlevini üstlendiği söylenebilir. Bu çatı altında farklı çocuk grupları bulunmaktadır (örn. sokak çocukları, suçlular, dilenciler ve yürüyüşçüler).

Bu çocuklar için sokak para kazandıkları ve hatta oyun oynadıkları yaşam alanları olarak gördükleri ve yaşamlarını idame ettikleri yerdir. Sokakta çalışan çocukların birçoğu geceleri eve gidemiyor ve ailevi rahatsızlıklar da bu durumda etkili olabiliyor. Bireyin sosyal bir varlık olarak toplumdaki yerini alabilmesi, doğumdan itibaren psikososyal ihtiyaçlarının karşılanması, toplumsal hayata dahil edilmesi gereken olguların öğretilmesine ve yükseltilmesine bağlıdır. Bireyin kendisine yönelik olumlu tutumunu aynı zamanda benlik saygısını ve kendini kabul etmesini içeren benlik saygısı, bireyin hayatında karşılaşacağı olaylarla baş etmede önemli bir kişilik özelliğidir. Bireyin çevresindeki kişilerin tutumları ve ona değer verme biçimleri benlik saygısının gelişimini olumlu ya da olumsuz yönde etkileyebilir.

Ebeveynler ve öğretmenler, çocukların erken yaşlardan itibaren iyi bir benlik imajı geliştirmeleri için işbirliği içinde çalışmaya özen göstermelidir. Eğitim sistemimizde, fiziksel aktivite egzersizi ile benlik kavramı arasındaki yakın bağlantı, sadece ilk ve orta eğitimciler ile öğretmenler tarafından çok az bilinen bir konudur. Bu nedenle çocukların fiziksel ve zihinsel gelişimleri büyük bir izolasyon içinde gerçekleşir. Benlik kavramı yaş, cinsiyet, performans, sosyoekonomik durum, beden imajı, etnik grup, çevre ile etkileşim gibi birçok faktörden etkilenir. Spor pratiğinin benlik kavramına etkisinden bahsetmek mümkündür. İnsan yaşamının her alanında gerekli benlik kavramı, bireyin fiziksel aktivitelerinden, kısa hareketlerden etkilenir. Fiziksel aktivitenin beden imajından memnuniyet ve benlik saygısı üzerindeki etkilerini ortaya çıkarmak amacıyla yapılan araştırmalarda araştırmacılar; Benlik saygısı, beden imajından memnuniyet ve egzersiz arasında dolaylı bir bağlantı olabileceğini belirtmişlerdir.

Bir eğitim aracı olarak kullanılan sporun, çocuğun her yönden gelişimi için büyük önem taşıdığı bilinmektedir. Takım üyesi olarak spor oyunlarına katılım; aynı zamanda çocuğun yardım etme, birlikte çalışma, diğer ekip üyelerine saygılı olma ve oyun düzeni duygularını da geliştirir. Yüzyıllar boyunca, spor için ilişkilerin ve sosyal bağların güçlendiği bir yön hep olmuştur. Sporun özellikle Türkler arasında insanların hayatında çok önemli bir yeri olduğu bilinmektedir. Tüm toplumlar, beden eğitimi ve spora verilen önemle gelecek nesillerin güçlü, sağlıklı, güvenli ve ahlaklı bir şekilde yetişeceğinin bilincindedir ve çocuklarını sporla tanıştırmada önemli rol oynarlar. Ancak okullar, çocukları sporla tanıştırmakta da aktif bir rol oynamaktadır. Günümüzde aileler spor faaliyetlerine eskisinden daha olumlu bakmakta ve çocuklarını spora teşvik etmektedirler. Spor etkinliklerinin çocukların okullaşmasını olumsuz etkilediğine inanan aileler bulunurken, bu tabu büyük ölçüde kırılmış ve aileler belirli ücretler ödeyerek çocuklarını spor faaliyetlerine yönlendirmektedir. Spor genel bir konuysa ve aile içinde konuşuluyorsa çocuklar spora daha fazla ilgi duyabilir ve katılabilirler. Aile bireyleri arasında da spor yapan birinin olması bireyi spora teşvik eden bir diğer unsurdur. Ancak ailede spor yapan birey olmasa bile birey spor faaliyetlerine katılma eğilimi gösterir. Bu da gençlerin sporun olumlu psikolojik ve fiziksel etkiler yarattığının farkında olduklarını göstermektedir. Ülkemizin geleceği sağlıklı ve ahlaklı nesillerin yetişmesine bağlı olduğundan beden eğitimi ve spor diğer tüm toplumlarda olduğu gibi Türk toplumunda da önemli bir yer tutabilir.

Yapılan bir çalışmada; Sokakta yaşayan ve çalışan çocuklar olgusu, dünya gündeminde önemli bir yer tutan ve öncelikli olarak çözülmesi gereken ekonomik ve sosyal bir sorundur. Bugün dünya çapında yaklaşık 200 milyon çocuk sokaklarda yeterli eğitim, sağlık ve temel haklardan yoksundur. Sokakta yaşayan ve çalışan çocukların sorunu, sadece kırsala göç, işsizlik vb. nedenlerini açıklamak yeterli değildir. Çünkü ülkenin sorunlarının günümüz dünyasının sorunlarından soyutlanarak açıklanması, çalışmaları çözüm aramaya zorlamaktadır. “Sosyal veya bireysel bir sorunun netliği ile ilgili tüm sorulara verilen yanıt oranı, bu sorunun çözümüne yönelik ipuçlarının keşfedilmesiyle paralel olarak gerçekleşir.” Bu bağlamda sokakta yaşayan ve çalışan çocukların multidisipliner sorunu ülke ve dünya sorunlarından ayrı düşünülemez.

Spor, sağlıklı nesiller yetiştirmek ve böylece çağdaş toplumlar yaratmak için eğitimin ayrılmaz bir parçasıdır. Spor daha çok genç nesillerin sosyal olarak gelişmiş, bedenen ve ruhen sağlıklı kişilikler kazanmalarına yardımcı olurken, diğer yandan gençler yapıcı, yaratıcı, üretken, sağduyulu, hoşgörülü, ahlaklı, terbiyeli, kendine güvenen ve iyi insan davranışlarına sahip bireylerdir.  Spor, sosyalleşme sürecine olumlu katkı sağlar. Bu nedenle spor eğitimi alan kişilerin sosyalleşme sürecini daha etkin yaşamaları kaçınılmazdır.

Yazar

Figen YAMAN LESİNGER

Yrd. Doç. Dr.

Ekim 21, 2021
Ekim 21, 2021

Neden Aldatılırız?

‘Kendini gerçekleştiren kehaneti’ hiç duydunuz mu? Bir şeylerden çok korkarız ve başımıza gelir, sizce neden? Kişi korktuğu şeyi çokça düşünmeye başlar ve işte aslında tam da bu noktada onu önlemek yerine ona daha da fırsat tanımış olur.

Örneğin aldatılmaktan çok korkan kişi sıkça düşünmeye başlar ve kendince önlem aldığını düşünerek partnerini çokça kısıtlamaya, stalklamaya, kıskanmaya başlar. Ne oldu? Artık aldatılma korkusu zihinde çokça yer edinmeye ve davranışlara da yansımaya başladı. Ve partneriniz de tüm bunlardan etkilenmeye başlamakla kalmayıp belki de dayatmalara dayanamayıp sizi aldatma yoluna gitti. Ya da farkında olmadan onu bu duruma siz ittiniz. Yani artık bu korkuyla yalnızca siz boğuşmuyorsunuz, partneriniz de boğuşuyor.

‘Aldatma,  kesinlikle yanlış bir davranıştır ama hiçbir zaman tamamen tek tarafın suçu değildir.’

Bakıldığında ise aldatma, birçok sebep içerebilmektedir: görücü usulü evlilikler, cinsel sorunlar, aşırı kıskançlık, ilgisizlik, baskı, sosyoekonomik sorunlar, eşlerden birinin fazla alkol kullanımı, anneci tutum( aile içi çatışmalarda anneyi çok fazla tutan erkek evliliğin sorumluluğunu tam benimsememiş olabiliyor), partnerin uzun vadede seyahatlere çıkması (her iki taraf içinde risk olabiliyor), partneri dışında hiç partneri olmayan kişi…

            Peki aldatma sonrası ilişkiye devam edilebilir mi? Bunu siz kendinize sormalısınız. Cinsiyet fark etmeksizin aldatılma her bireyde öfke yaratır. Ve aldatılan kişi sürekli karşıya öfkeli davranışlarda bulunarak ondaki suçluluk duygusunu da azaltabilir. Yani haklıyken haksız duruma düşmüş olur. Aslında aldatma sonrası hemen ilişkiye devam etmek çok sağlıklı olmayabilir. Öncesinde aklınızdaki soru işaretlerine cevap bulmanızda fayda var veya araya bir süre keskin mesafe koymakta. Böylelikle kişi aldatma sonucu hangi bedeller ödeyebileceğini bilmiş olur.

            Aldatma yalnızca cinsellikle mi olur? Hayır, farklı türler içerir. Daha çok kadınlarda gördüğümüz; duygusal aldatma, erkelerde fazlaca rastladığımız; cinsel aldatma, herhangi bir eyleme geçilmeyen; pasif aldatma ve partneri dışındaki kişiye duymuş olduğu fiziksel, mekânsal, duygusal anlamda ilgi içeren; aktif aldatma.

            Özetle eğer aldatma sonrası sağlıklı bir şekilde ilişkiye devam etmek isteniyorsa her iki tarafta bu anlamda istekli olmalı ve bunu da davranışları ile belli etmelilerdir. Aldatan kişi gerçekten pişman olmalı, özür dilemeli, inkar etmek yerine sorumluluğu alabilmeli ve iyileştirici davranışlarda bulunmalıdır.

İyi okumalar ve sağlıklı ilişkiler diliyorum.

Yazar

Rümeysa ŞAHİN

Psikolog

Ekim 19, 2021

Disleksinin avantajları/dezavantajları var mıdır?

Disleksiyle ilgili araştırmalar yapıldığında disleksinin insanlara büyük bir hediye olduğu konusu sıklıkla karşımıza çıkmaktadır . Disleksinin ne olup ne olmadığı konusunu geçen ayki yazımızda sizlerle paylaşmıştık. Dislektik bireylerin normal veya normal üzeri zekaya sahip olduklarına özellikle dikkat çekmiştik. İnsanlar disleksi sözcüğünü işittiğinde, yalnızca bireyin okul hayatında yaşadığı okuma, yazma, heceleme ve matematik sorunlarını akıllarına getirirler. Bazı insanlar ise disleksili bireyi yalnızca kelimeleri, harfleri yada sayıları tersten okuma, bazıları ise yavaş öğrenenler olarak düşünebilirler. Kısacası herkes disleksinin öğrenme güçlüğü olduğunu düşünmektedir. Fakat öğrenme güçlüğü disleksinin sadece görünen bir kısmıdır. Dislektik bireylere doğru zamanda doğru yöntem ve tekniklerle eğitimler verildiğinde disleksi bireye zihinsel bir armağan olarak geri dönmektedir.
Peki nasıl bir armağandır bu ? Disleksinin avantajları nelerdir? diye soracak olursanız. Dünyanın dahiler listesine birlikte bir göz atalım derim. Bu listede kimler yok ki. Einstein’’ den Muhammet Ali’ye Pablo Picasso’ya kadar pek çok deha dislektiktir. ABD’ ye bağlı olarak çalışan ve uzay programı çalışmalarından sorumlu olan kurum NASA çalışanları.. NASA’da çalışan her iki kişiden biri dislektiktir. Uluslararası önemli yayın kuruluşlarından biri olan BBC’ nin de yaptığı araştırmalara göre sıfırdan milyoner olan insanların %40’ ı dislektiktir. Güzel sanatlarda da disleksi oranı 3 kat fazla olduğu tespit edilmiştir. Bu insanlar dislektik oldukları için dahiler diyemeyiz elbette. Dislektik olmalarına rağmen kendi potansiyellerini kullanabilmiş ve başarıya ulaşmış dahilerdir.
Disleksi insanları dahi yapmaz. Ancak disleksi olan insanların zihinlerinin dâhiler ile aynı şekilde çalışıyor olması, disleksi olan bireylerin kendilerine olan güvenlerini arttırabilmektedir.
Disleksinin avantajlarını kısaca sıralayalım;
-Çok boyutlu düşünebilme
-Farklı bakış açısı geliştirebilme
-Ortalama düzeye göre merak algısının çokluğu
-Yoğun sezgisel yetenek
-Kelimeler yerine resim vb. sanat teknikleriyle düşüncelerini açığa çıkarabilme yeteneği vb. diyebiliriz.
Disleksinin avantajlarının yanı sıra dezavantajları konusu da merak edilen başka bir konudur. Her çocuk kendi kapasitesi dahilinde öğrenebilir ve gelişebilir . Dislektik bireylerde uygun eğitim aldıklarında içlerindeki potansiyeli dışarı çıkarıp başarıya ulaşabilirler. Uygun eğitim alamayıp potansiyelini ve kapasitesini ortaya çıkaramayan bireyler ise özgüven kaybıyla disleksinin dezavantajıyla karşı karşıya kalmış olurlar. Bireyin akademik konularda başarısızlık yaşaması özgüven eksikliğini ortaya çıkarmakta ve bireyin içine kapanıp kendini keşfetmesini engellemektedir.
Bu ayki yazımızın da sonuna geldik değerli okurlar. Kasım ayı yazımızda disleksinin eğitim yöntem ve teknikleri konusuyla görüşmek dileğiyle. Sevgi ile kalın..

Yazar

Züleyha ÇİFTALAN

Uzm. Özel Eğitim Öğretmeni

Ekim 19, 2021
Ekim 19, 2021

Erken Boşalma Ne Değildir ?

 

  • Erken boşalma yalnızca erkeğin bir kusuru veya cinsel sorunu değildir.
  •  Başka erkeklerle kıyaslanıp sonuca varılacak bir performans kaygısı değildir.
  • Sebebi fizyolojik nedenlerden kaynaklanmıyorsa bir hastalık değildir.
  • Kişinin kendi başına karar verebileceği tanı koyabileceği bir durum değildir.
  • Kişiye, partnere, yere, zamana ve mekâna göre değişebilen bir durumdur.
  • Farklı partnerle , ilk görüşme, heyecan göz önüne alınarak düşünülmesi gereken bir durumdur üst sınırı olan ve herkesle kıyaslanan bir durum değildir.

 

ERKEN BOŞALMA NEDİR ?

  1.  Çiftin cinsel uyumsuzluğudur.
  2. Cinsel işlev bozukluğudur.
  3. Erken boşalma erkeğin partneri boşalmadan önce istemsiz ve denetimsiz olarak hızlı bir şekilde boşalmasını boşalma zamanlamasını kontrol edebilmek için gösterdiği performansın yetersiz olmasıdır.
  4. Kadın fizyolojisini, biyolojisini ve psikolojisini tanıyan erkek erken boşalma yaşamaz .(Bir problem olmasa dahi cinsel terapi ile kaliteli sex amaçlanır )
  5. Erken boşalma bazen penisin vajinaya girişi ve boşanma arasındaki normal süreyi tamamlayamama olarak tanımlanır.Birleşme olmadan ve sürekli gerçekleşen boşalma da bu kategoriye girebilir.
  6. Modern cinsel terapistler erken boşalmaya eşli cinsel etkinlikler sırasında sürekli ya da yineleyici olarak (6 ay )vajinaya girdikten sonra yaklaşık 1 dakika içinde kişinin isteğinden önce boşanma örüntüsü olarak tanımlar.
  7. Normal sürede vajinada kalma süresi minimum 7 dakika ve üzeri olmalıdır

Ancak çiftler bazen cinselliğe heyecan dolu ya da durumun gerektirdiği gibi yaşamak isterler, bazen de ikisi içinde zor olacak olan karşılıklı hızlı bir boşanma yaşamak isterler.
Kimi zamanda partnerlerden birinin hızlı bir şekilde boşanmak istemesi diğer partneri için sorun olmayabilir yani iyi bir partneri ilişkisine ve partneri ile cinsel uyuma sahip bir erkek her zaman boşalma denetimi sağlayabilir.

Erken boşalma nedir sorusunun cevabı kime ne zaman hangi koşullarda sorduğumuza bağlıdır.
Modern cinsel terapi kurucuları arasında yer alan Masters ve Johnson ‘a göre eğer bir erkek cinsel ilişkilerin yaklaşık olarak %50’si ve daha fazlasında kadın boşalmadan boşalıyorsa erken boşalma sorunu vardır der..

Bazı çalışmalar ise erken boşalmaya her biri farklı nedenlerle dayandırarak bir,iki,üç,beş ,altı ya da 10 dakikadan az olmak üzere belirli bir cinsel ilişki zamanı ile tanımlar.

Hatta bazıları erken boşalmaya 8 gidiş-geliş 15 gidiş geliş gibi penisin vajina içerisindeki gidiş geliş sayısına göre tamam tanımlamıştır .

Ayrıca yeni partner heyecanlı bir ilk birleşme erken olarak kabul edilmeyebilir.
6 ay aynı partnerle yapılan birleşmenin 2.Birleşmede 1.5 dakikanın altında kalması sürecin tanısı için yeterlidir.

Erken boşalan erkeklerin ya platoları yoktur ya da platolar çok kısadır bu nedenle erken boşalma sorunundan muzdarip olan bir erkek, normal sürede boşalan bir erkeğe göre cinsel uyaranlardan çok daha etkilenir.
Yani erken boşalma sorunu olan erkek bütün cinsel evreleri çok hızlı yaşar ve çok kısa süren bir tepki döngüsü vardır. Normal sürede vajinada kalma süresi minimum 7 dakika ve üzeri olmalıdır boşalma sağlayanların plato evresinde uzun süre kalmaları ve gerektiğinde sarı ışıkta durabilmeleri mümkündür.
Diğer bir ifadeyle boşanmasını kontrol edenler bilinçli bir boşalma yaşamak için boşanmak istediklerinde sarı ışıkta durabilirler ve geri dönüşü olmayan kırmızı ışık noktasına ulaşmama konusunda kendilerini kontrol edebilirler.
Geri dönüşü olmayan noktaya da kritik noktaya ulaşmamak için önemli miktarda ek cinsel yardıma ihtiyaç vardır. Maksimum cinsel heyecan seviyesine ulaştıktan sonra boşalma kaçınılmaz olur.

Erken boşalma bazı bedensel nedenler ya da prostat ve idrar yolları hastalıkları gibi fiziksel rahatsızlık nedeniyle de olabilir.
Aynı zamanda erken boşalma kronik depresyon anksiyete bozuklukları gibi ruhsal rahatsızlıklar da neden olabilir.
Travmatik çocukluk dönemi cinsel deneyimleri ve kişinin cinsel performansı üzerindeki kaygıları da bu sorunu tetikler. Ancak erkekler çoğu zaman yakalanma korkusuyla, ayıp yasak ve günah düşünceleri ile porno bağımlığı ve hızlı olma takıntısıyla ve mastürbasyonun körlük ve sağırlık yapacağı gibi yanlış inanışlarla yaptıkları hızlı mastürbasyon nedeniyle erken boşanmayı öğrenirler.

Erken boşalma erkeğin cinsel doğasını bir parçasıdır. Özellikle sağlıklı erkeklere göre genç yaş grubu ufak bir cinsel heyecandan bile etkilenerek istemsiz olarak boşalırlar. Bu olan ve doğal bir durumdur. Çünkü henüz boşanma sürecinden sorumlu olan aşk kaslarını kontrol etmeyi öğrenememişlerdir.

Erken boşalma evrensel bir sorundur. İlk cinsel deneyim ile birlikte başlayıp sonraki cinsel birleşmelerin hemen hemen tamamında erken boşanma olur. Bu durum genellikle çeşitli psikolojik etmenler vücudun erken boşanmaya programlanmış sonucudur.

ERKEN BOŞALMA TEDAVİSİNİN ŞİFRELERİ

-Sarı ışıkta durmak
-Cinsel kasları kontrol etmek
-Gevşek tutmak,
-Nefesi ritmik bir şekilde kontrol etmek,
-Penisi vajinaya sokma ve itme ritmini sabitlemek,
-Bedende neler olup bittiğinin farkında olmak,
-Performansa en az odaklanmak,
-Rahat ve gevşemiş bir haldeyken aşk egzersizleri yapmak

CİNSEL TERAPİ ALMAK NEDEN ÖNEMLİDİR?

-Sorun profosyenel olarak tanımlanır .
-Yanlış bilinen doğrular yerini gerçeklere bırakır.
-Erken boşalma tedavisinde bireye özel teknikler öğretir. (Dokuzda bir derin giriş tekniği, zirvede soluklanma, Kegel egzersizleri, Farklı pozisyonlarda ve ritim de sevişmenin hazzı ,kadın fizyolojisini ve psikolojisini)tanıma gibi.
-Fizyolojik bir sebebi yoksa bireysel çözüme ulaşılır –Seans sayısı kişiye göre değişir.
-Sadece erken boşalma konusu değil kaliteli cinsellik anlatılır ve hayata entegre edilir.
-Problem olsun ya da olmasın bireysel ve çift olarak cinsel terapi cinselli kalitesini arttırır.

Yazar

Bigem VAROL

Uzman Psikolojik Danışman