Kasım 2, 2021
Kasım 2, 2021

Sokakta Çocuk Ve Spor

Sosyal bir olgu olarak spor kendini keşfetmede, yenilenmede ve sağlıkta önemli bir rol oynamaktadır. Sporun özellikle sosyalleşme sürecindeki etkileri, bireyler ve toplumlar arasında dostluk ve kardeşliğe olanak sağlayarak dünya barışına olumlu katkı sağlamaktadır. Dolayısıyla spor sosyolojisi alanında bilimsel çalışmaları teşvik eden toplumlar, olgunun toplumsal yaşamdaki işlevlerini daha verimli bir şekilde analiz edebilmekte ve toplumsallaşma sürecini daha etkin yaşayabilmektedir.

Dünyanın bu yüzyılda hızla küreselleşmesiyle birlikte toplumu oluşturan bireylerin toplumda yer edinme çabaları hızla artmıştır. Toplumları oluşturan fertlerin yaşam mücadeleleri olumlu ya da olumsuz birçok değişimi beraberinde getirmiştir. İnsanlar için yaşanan değişimler ve olumsuz sorunlar yaşadıkları çevreleri de etkilemeye başlamıştır. Günlük yaşamınızdaki gelişme veya değişimin toplum üzerinde büyük etkisi vardır. Toplumsal değişimin bir sonucu olarak ortaya çıkan sokaktaki çocukların iş ve yaşam sorunu, tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de özellikle metropollerimizde de ciddi bir sorundur. Kasabalardan kentlere taşınan ve bu yerleşik düzene yerleşen bireylerle birlikte kentlerdeki hızlı ve çarpık yerleşmelerin de etkisiyle aile ve toplumsal yapıda değişimler meydana gelmektedir. Bu değişimlerin okuryazarlık oranındaki değişimini gösterirsek sokak çocukları konusu merkezi yönetim ve yerel yönetimlerle birlikte idarenin de menfaati doğrultusunda ele alınması gereken konulardan biridir.

Sokakta yaşayan çocuklar; ailelerin çocuklarına desteklerin azalması, aile içi şiddetin giderek artması ve birçok ekonomik sorun nedeni ile ailenin ekonomik sorumluluğunu paylaşan ve sokakta çalışarak aileye katkıda bulunmaya çalışan çocuklardır. Literatürdeki tanım ve sınıflandırmalara bakıldığında sokak çocukları kavramının “şemsiye kelime” işlevini üstlendiği söylenebilir. Bu çatı altında farklı çocuk grupları bulunmaktadır (örn. sokak çocukları, suçlular, dilenciler ve yürüyüşçüler).

Bu çocuklar için sokak para kazandıkları ve hatta oyun oynadıkları yaşam alanları olarak gördükleri ve yaşamlarını idame ettikleri yerdir. Sokakta çalışan çocukların birçoğu geceleri eve gidemiyor ve ailevi rahatsızlıklar da bu durumda etkili olabiliyor. Bireyin sosyal bir varlık olarak toplumdaki yerini alabilmesi, doğumdan itibaren psikososyal ihtiyaçlarının karşılanması, toplumsal hayata dahil edilmesi gereken olguların öğretilmesine ve yükseltilmesine bağlıdır. Bireyin kendisine yönelik olumlu tutumunu aynı zamanda benlik saygısını ve kendini kabul etmesini içeren benlik saygısı, bireyin hayatında karşılaşacağı olaylarla baş etmede önemli bir kişilik özelliğidir. Bireyin çevresindeki kişilerin tutumları ve ona değer verme biçimleri benlik saygısının gelişimini olumlu ya da olumsuz yönde etkileyebilir.

Ebeveynler ve öğretmenler, çocukların erken yaşlardan itibaren iyi bir benlik imajı geliştirmeleri için işbirliği içinde çalışmaya özen göstermelidir. Eğitim sistemimizde, fiziksel aktivite egzersizi ile benlik kavramı arasındaki yakın bağlantı, sadece ilk ve orta eğitimciler ile öğretmenler tarafından çok az bilinen bir konudur. Bu nedenle çocukların fiziksel ve zihinsel gelişimleri büyük bir izolasyon içinde gerçekleşir. Benlik kavramı yaş, cinsiyet, performans, sosyoekonomik durum, beden imajı, etnik grup, çevre ile etkileşim gibi birçok faktörden etkilenir. Spor pratiğinin benlik kavramına etkisinden bahsetmek mümkündür. İnsan yaşamının her alanında gerekli benlik kavramı, bireyin fiziksel aktivitelerinden, kısa hareketlerden etkilenir. Fiziksel aktivitenin beden imajından memnuniyet ve benlik saygısı üzerindeki etkilerini ortaya çıkarmak amacıyla yapılan araştırmalarda araştırmacılar; Benlik saygısı, beden imajından memnuniyet ve egzersiz arasında dolaylı bir bağlantı olabileceğini belirtmişlerdir.

Bir eğitim aracı olarak kullanılan sporun, çocuğun her yönden gelişimi için büyük önem taşıdığı bilinmektedir. Takım üyesi olarak spor oyunlarına katılım; aynı zamanda çocuğun yardım etme, birlikte çalışma, diğer ekip üyelerine saygılı olma ve oyun düzeni duygularını da geliştirir. Yüzyıllar boyunca, spor için ilişkilerin ve sosyal bağların güçlendiği bir yön hep olmuştur. Sporun özellikle Türkler arasında insanların hayatında çok önemli bir yeri olduğu bilinmektedir. Tüm toplumlar, beden eğitimi ve spora verilen önemle gelecek nesillerin güçlü, sağlıklı, güvenli ve ahlaklı bir şekilde yetişeceğinin bilincindedir ve çocuklarını sporla tanıştırmada önemli rol oynarlar. Ancak okullar, çocukları sporla tanıştırmakta da aktif bir rol oynamaktadır. Günümüzde aileler spor faaliyetlerine eskisinden daha olumlu bakmakta ve çocuklarını spora teşvik etmektedirler. Spor etkinliklerinin çocukların okullaşmasını olumsuz etkilediğine inanan aileler bulunurken, bu tabu büyük ölçüde kırılmış ve aileler belirli ücretler ödeyerek çocuklarını spor faaliyetlerine yönlendirmektedir. Spor genel bir konuysa ve aile içinde konuşuluyorsa çocuklar spora daha fazla ilgi duyabilir ve katılabilirler. Aile bireyleri arasında da spor yapan birinin olması bireyi spora teşvik eden bir diğer unsurdur. Ancak ailede spor yapan birey olmasa bile birey spor faaliyetlerine katılma eğilimi gösterir. Bu da gençlerin sporun olumlu psikolojik ve fiziksel etkiler yarattığının farkında olduklarını göstermektedir. Ülkemizin geleceği sağlıklı ve ahlaklı nesillerin yetişmesine bağlı olduğundan beden eğitimi ve spor diğer tüm toplumlarda olduğu gibi Türk toplumunda da önemli bir yer tutabilir.

Yapılan bir çalışmada; Sokakta yaşayan ve çalışan çocuklar olgusu, dünya gündeminde önemli bir yer tutan ve öncelikli olarak çözülmesi gereken ekonomik ve sosyal bir sorundur. Bugün dünya çapında yaklaşık 200 milyon çocuk sokaklarda yeterli eğitim, sağlık ve temel haklardan yoksundur. Sokakta yaşayan ve çalışan çocukların sorunu, sadece kırsala göç, işsizlik vb. nedenlerini açıklamak yeterli değildir. Çünkü ülkenin sorunlarının günümüz dünyasının sorunlarından soyutlanarak açıklanması, çalışmaları çözüm aramaya zorlamaktadır. “Sosyal veya bireysel bir sorunun netliği ile ilgili tüm sorulara verilen yanıt oranı, bu sorunun çözümüne yönelik ipuçlarının keşfedilmesiyle paralel olarak gerçekleşir.” Bu bağlamda sokakta yaşayan ve çalışan çocukların multidisipliner sorunu ülke ve dünya sorunlarından ayrı düşünülemez.

Spor, sağlıklı nesiller yetiştirmek ve böylece çağdaş toplumlar yaratmak için eğitimin ayrılmaz bir parçasıdır. Spor daha çok genç nesillerin sosyal olarak gelişmiş, bedenen ve ruhen sağlıklı kişilikler kazanmalarına yardımcı olurken, diğer yandan gençler yapıcı, yaratıcı, üretken, sağduyulu, hoşgörülü, ahlaklı, terbiyeli, kendine güvenen ve iyi insan davranışlarına sahip bireylerdir.  Spor, sosyalleşme sürecine olumlu katkı sağlar. Bu nedenle spor eğitimi alan kişilerin sosyalleşme sürecini daha etkin yaşamaları kaçınılmazdır.

Yazar

Figen YAMAN LESİNGER

Yrd. Doç. Dr.

Ekim 21, 2021
Ekim 21, 2021

Neden Aldatılırız?

‘Kendini gerçekleştiren kehaneti’ hiç duydunuz mu? Bir şeylerden çok korkarız ve başımıza gelir, sizce neden? Kişi korktuğu şeyi çokça düşünmeye başlar ve işte aslında tam da bu noktada onu önlemek yerine ona daha da fırsat tanımış olur.

Örneğin aldatılmaktan çok korkan kişi sıkça düşünmeye başlar ve kendince önlem aldığını düşünerek partnerini çokça kısıtlamaya, stalklamaya, kıskanmaya başlar. Ne oldu? Artık aldatılma korkusu zihinde çokça yer edinmeye ve davranışlara da yansımaya başladı. Ve partneriniz de tüm bunlardan etkilenmeye başlamakla kalmayıp belki de dayatmalara dayanamayıp sizi aldatma yoluna gitti. Ya da farkında olmadan onu bu duruma siz ittiniz. Yani artık bu korkuyla yalnızca siz boğuşmuyorsunuz, partneriniz de boğuşuyor.

‘Aldatma,  kesinlikle yanlış bir davranıştır ama hiçbir zaman tamamen tek tarafın suçu değildir.’

Bakıldığında ise aldatma, birçok sebep içerebilmektedir: görücü usulü evlilikler, cinsel sorunlar, aşırı kıskançlık, ilgisizlik, baskı, sosyoekonomik sorunlar, eşlerden birinin fazla alkol kullanımı, anneci tutum( aile içi çatışmalarda anneyi çok fazla tutan erkek evliliğin sorumluluğunu tam benimsememiş olabiliyor), partnerin uzun vadede seyahatlere çıkması (her iki taraf içinde risk olabiliyor), partneri dışında hiç partneri olmayan kişi…

            Peki aldatma sonrası ilişkiye devam edilebilir mi? Bunu siz kendinize sormalısınız. Cinsiyet fark etmeksizin aldatılma her bireyde öfke yaratır. Ve aldatılan kişi sürekli karşıya öfkeli davranışlarda bulunarak ondaki suçluluk duygusunu da azaltabilir. Yani haklıyken haksız duruma düşmüş olur. Aslında aldatma sonrası hemen ilişkiye devam etmek çok sağlıklı olmayabilir. Öncesinde aklınızdaki soru işaretlerine cevap bulmanızda fayda var veya araya bir süre keskin mesafe koymakta. Böylelikle kişi aldatma sonucu hangi bedeller ödeyebileceğini bilmiş olur.

            Aldatma yalnızca cinsellikle mi olur? Hayır, farklı türler içerir. Daha çok kadınlarda gördüğümüz; duygusal aldatma, erkelerde fazlaca rastladığımız; cinsel aldatma, herhangi bir eyleme geçilmeyen; pasif aldatma ve partneri dışındaki kişiye duymuş olduğu fiziksel, mekânsal, duygusal anlamda ilgi içeren; aktif aldatma.

            Özetle eğer aldatma sonrası sağlıklı bir şekilde ilişkiye devam etmek isteniyorsa her iki tarafta bu anlamda istekli olmalı ve bunu da davranışları ile belli etmelilerdir. Aldatan kişi gerçekten pişman olmalı, özür dilemeli, inkar etmek yerine sorumluluğu alabilmeli ve iyileştirici davranışlarda bulunmalıdır.

İyi okumalar ve sağlıklı ilişkiler diliyorum.

Yazar

Rümeysa ŞAHİN

Psikolog

Ekim 19, 2021

Disleksinin avantajları/dezavantajları var mıdır?

Disleksiyle ilgili araştırmalar yapıldığında disleksinin insanlara büyük bir hediye olduğu konusu sıklıkla karşımıza çıkmaktadır . Disleksinin ne olup ne olmadığı konusunu geçen ayki yazımızda sizlerle paylaşmıştık. Dislektik bireylerin normal veya normal üzeri zekaya sahip olduklarına özellikle dikkat çekmiştik. İnsanlar disleksi sözcüğünü işittiğinde, yalnızca bireyin okul hayatında yaşadığı okuma, yazma, heceleme ve matematik sorunlarını akıllarına getirirler. Bazı insanlar ise disleksili bireyi yalnızca kelimeleri, harfleri yada sayıları tersten okuma, bazıları ise yavaş öğrenenler olarak düşünebilirler. Kısacası herkes disleksinin öğrenme güçlüğü olduğunu düşünmektedir. Fakat öğrenme güçlüğü disleksinin sadece görünen bir kısmıdır. Dislektik bireylere doğru zamanda doğru yöntem ve tekniklerle eğitimler verildiğinde disleksi bireye zihinsel bir armağan olarak geri dönmektedir.
Peki nasıl bir armağandır bu ? Disleksinin avantajları nelerdir? diye soracak olursanız. Dünyanın dahiler listesine birlikte bir göz atalım derim. Bu listede kimler yok ki. Einstein’’ den Muhammet Ali’ye Pablo Picasso’ya kadar pek çok deha dislektiktir. ABD’ ye bağlı olarak çalışan ve uzay programı çalışmalarından sorumlu olan kurum NASA çalışanları.. NASA’da çalışan her iki kişiden biri dislektiktir. Uluslararası önemli yayın kuruluşlarından biri olan BBC’ nin de yaptığı araştırmalara göre sıfırdan milyoner olan insanların %40’ ı dislektiktir. Güzel sanatlarda da disleksi oranı 3 kat fazla olduğu tespit edilmiştir. Bu insanlar dislektik oldukları için dahiler diyemeyiz elbette. Dislektik olmalarına rağmen kendi potansiyellerini kullanabilmiş ve başarıya ulaşmış dahilerdir.
Disleksi insanları dahi yapmaz. Ancak disleksi olan insanların zihinlerinin dâhiler ile aynı şekilde çalışıyor olması, disleksi olan bireylerin kendilerine olan güvenlerini arttırabilmektedir.
Disleksinin avantajlarını kısaca sıralayalım;
-Çok boyutlu düşünebilme
-Farklı bakış açısı geliştirebilme
-Ortalama düzeye göre merak algısının çokluğu
-Yoğun sezgisel yetenek
-Kelimeler yerine resim vb. sanat teknikleriyle düşüncelerini açığa çıkarabilme yeteneği vb. diyebiliriz.
Disleksinin avantajlarının yanı sıra dezavantajları konusu da merak edilen başka bir konudur. Her çocuk kendi kapasitesi dahilinde öğrenebilir ve gelişebilir . Dislektik bireylerde uygun eğitim aldıklarında içlerindeki potansiyeli dışarı çıkarıp başarıya ulaşabilirler. Uygun eğitim alamayıp potansiyelini ve kapasitesini ortaya çıkaramayan bireyler ise özgüven kaybıyla disleksinin dezavantajıyla karşı karşıya kalmış olurlar. Bireyin akademik konularda başarısızlık yaşaması özgüven eksikliğini ortaya çıkarmakta ve bireyin içine kapanıp kendini keşfetmesini engellemektedir.
Bu ayki yazımızın da sonuna geldik değerli okurlar. Kasım ayı yazımızda disleksinin eğitim yöntem ve teknikleri konusuyla görüşmek dileğiyle. Sevgi ile kalın..

Yazar

Züleyha ÇİFTALAN

Uzm. Özel Eğitim Öğretmeni

Ekim 19, 2021
Ekim 19, 2021

Erken Boşalma Ne Değildir ?

 

  • Erken boşalma yalnızca erkeğin bir kusuru veya cinsel sorunu değildir.
  •  Başka erkeklerle kıyaslanıp sonuca varılacak bir performans kaygısı değildir.
  • Sebebi fizyolojik nedenlerden kaynaklanmıyorsa bir hastalık değildir.
  • Kişinin kendi başına karar verebileceği tanı koyabileceği bir durum değildir.
  • Kişiye, partnere, yere, zamana ve mekâna göre değişebilen bir durumdur.
  • Farklı partnerle , ilk görüşme, heyecan göz önüne alınarak düşünülmesi gereken bir durumdur üst sınırı olan ve herkesle kıyaslanan bir durum değildir.

 

ERKEN BOŞALMA NEDİR ?

  1.  Çiftin cinsel uyumsuzluğudur.
  2. Cinsel işlev bozukluğudur.
  3. Erken boşalma erkeğin partneri boşalmadan önce istemsiz ve denetimsiz olarak hızlı bir şekilde boşalmasını boşalma zamanlamasını kontrol edebilmek için gösterdiği performansın yetersiz olmasıdır.
  4. Kadın fizyolojisini, biyolojisini ve psikolojisini tanıyan erkek erken boşalma yaşamaz .(Bir problem olmasa dahi cinsel terapi ile kaliteli sex amaçlanır )
  5. Erken boşalma bazen penisin vajinaya girişi ve boşanma arasındaki normal süreyi tamamlayamama olarak tanımlanır.Birleşme olmadan ve sürekli gerçekleşen boşalma da bu kategoriye girebilir.
  6. Modern cinsel terapistler erken boşalmaya eşli cinsel etkinlikler sırasında sürekli ya da yineleyici olarak (6 ay )vajinaya girdikten sonra yaklaşık 1 dakika içinde kişinin isteğinden önce boşanma örüntüsü olarak tanımlar.
  7. Normal sürede vajinada kalma süresi minimum 7 dakika ve üzeri olmalıdır

Ancak çiftler bazen cinselliğe heyecan dolu ya da durumun gerektirdiği gibi yaşamak isterler, bazen de ikisi içinde zor olacak olan karşılıklı hızlı bir boşanma yaşamak isterler.
Kimi zamanda partnerlerden birinin hızlı bir şekilde boşanmak istemesi diğer partneri için sorun olmayabilir yani iyi bir partneri ilişkisine ve partneri ile cinsel uyuma sahip bir erkek her zaman boşalma denetimi sağlayabilir.

Erken boşalma nedir sorusunun cevabı kime ne zaman hangi koşullarda sorduğumuza bağlıdır.
Modern cinsel terapi kurucuları arasında yer alan Masters ve Johnson ‘a göre eğer bir erkek cinsel ilişkilerin yaklaşık olarak %50’si ve daha fazlasında kadın boşalmadan boşalıyorsa erken boşalma sorunu vardır der..

Bazı çalışmalar ise erken boşalmaya her biri farklı nedenlerle dayandırarak bir,iki,üç,beş ,altı ya da 10 dakikadan az olmak üzere belirli bir cinsel ilişki zamanı ile tanımlar.

Hatta bazıları erken boşalmaya 8 gidiş-geliş 15 gidiş geliş gibi penisin vajina içerisindeki gidiş geliş sayısına göre tamam tanımlamıştır .

Ayrıca yeni partner heyecanlı bir ilk birleşme erken olarak kabul edilmeyebilir.
6 ay aynı partnerle yapılan birleşmenin 2.Birleşmede 1.5 dakikanın altında kalması sürecin tanısı için yeterlidir.

Erken boşalan erkeklerin ya platoları yoktur ya da platolar çok kısadır bu nedenle erken boşalma sorunundan muzdarip olan bir erkek, normal sürede boşalan bir erkeğe göre cinsel uyaranlardan çok daha etkilenir.
Yani erken boşalma sorunu olan erkek bütün cinsel evreleri çok hızlı yaşar ve çok kısa süren bir tepki döngüsü vardır. Normal sürede vajinada kalma süresi minimum 7 dakika ve üzeri olmalıdır boşalma sağlayanların plato evresinde uzun süre kalmaları ve gerektiğinde sarı ışıkta durabilmeleri mümkündür.
Diğer bir ifadeyle boşanmasını kontrol edenler bilinçli bir boşalma yaşamak için boşanmak istediklerinde sarı ışıkta durabilirler ve geri dönüşü olmayan kırmızı ışık noktasına ulaşmama konusunda kendilerini kontrol edebilirler.
Geri dönüşü olmayan noktaya da kritik noktaya ulaşmamak için önemli miktarda ek cinsel yardıma ihtiyaç vardır. Maksimum cinsel heyecan seviyesine ulaştıktan sonra boşalma kaçınılmaz olur.

Erken boşalma bazı bedensel nedenler ya da prostat ve idrar yolları hastalıkları gibi fiziksel rahatsızlık nedeniyle de olabilir.
Aynı zamanda erken boşalma kronik depresyon anksiyete bozuklukları gibi ruhsal rahatsızlıklar da neden olabilir.
Travmatik çocukluk dönemi cinsel deneyimleri ve kişinin cinsel performansı üzerindeki kaygıları da bu sorunu tetikler. Ancak erkekler çoğu zaman yakalanma korkusuyla, ayıp yasak ve günah düşünceleri ile porno bağımlığı ve hızlı olma takıntısıyla ve mastürbasyonun körlük ve sağırlık yapacağı gibi yanlış inanışlarla yaptıkları hızlı mastürbasyon nedeniyle erken boşanmayı öğrenirler.

Erken boşalma erkeğin cinsel doğasını bir parçasıdır. Özellikle sağlıklı erkeklere göre genç yaş grubu ufak bir cinsel heyecandan bile etkilenerek istemsiz olarak boşalırlar. Bu olan ve doğal bir durumdur. Çünkü henüz boşanma sürecinden sorumlu olan aşk kaslarını kontrol etmeyi öğrenememişlerdir.

Erken boşalma evrensel bir sorundur. İlk cinsel deneyim ile birlikte başlayıp sonraki cinsel birleşmelerin hemen hemen tamamında erken boşanma olur. Bu durum genellikle çeşitli psikolojik etmenler vücudun erken boşanmaya programlanmış sonucudur.

ERKEN BOŞALMA TEDAVİSİNİN ŞİFRELERİ

-Sarı ışıkta durmak
-Cinsel kasları kontrol etmek
-Gevşek tutmak,
-Nefesi ritmik bir şekilde kontrol etmek,
-Penisi vajinaya sokma ve itme ritmini sabitlemek,
-Bedende neler olup bittiğinin farkında olmak,
-Performansa en az odaklanmak,
-Rahat ve gevşemiş bir haldeyken aşk egzersizleri yapmak

CİNSEL TERAPİ ALMAK NEDEN ÖNEMLİDİR?

-Sorun profosyenel olarak tanımlanır .
-Yanlış bilinen doğrular yerini gerçeklere bırakır.
-Erken boşalma tedavisinde bireye özel teknikler öğretir. (Dokuzda bir derin giriş tekniği, zirvede soluklanma, Kegel egzersizleri, Farklı pozisyonlarda ve ritim de sevişmenin hazzı ,kadın fizyolojisini ve psikolojisini)tanıma gibi.
-Fizyolojik bir sebebi yoksa bireysel çözüme ulaşılır –Seans sayısı kişiye göre değişir.
-Sadece erken boşalma konusu değil kaliteli cinsellik anlatılır ve hayata entegre edilir.
-Problem olsun ya da olmasın bireysel ve çift olarak cinsel terapi cinselli kalitesini arttırır.

Yazar

Bigem VAROL

Uzman Psikolojik Danışman

Ekim 19, 2021
Ekim 19, 2021

Sosyal Kaygı

Sosyal kaygı, bireyin tanımadığı insanlara karşı utanmaktan, çekinmekten ve toplumsal eylemlerde bulunurken belirgin ve sürekli korku ve kaçınma duyma hali olarak tanımlanmaktadır (APA, 2000). Birçok araştırma sosyal kaygının ergenlik döneminde başlangıç gösterdiği ve görülme sıklığının arttığı konusunda ortak bir sonuca varmaktadır (Sübaşi, 2007; Solmaz, Sayar, Özer, Öztürk, ve Acar, 2000; Yavuzer ve Sertelin Mercan, 2017). Literatürde sosyal kaygı cinsiyet ile birlikte değerlendirildiğinde kadınlarda daha yüksek olduğunu gösteren araştırmalardan (Gültekin ve Dereboy, 2011; Kermen, İlginç Tosun, ve Doğan, 2019; Öngider ve Kavak, 2014; Güz ve Dilbaz, 2003) farklı olarak erkeklerde daha yüksek olduğunu gösteren çalışmalar da mevcuttur (Sübaşi, 2007; Solmaz, Sayar, Özer, Öztürk, ve Acar, 2000; Turan ve ark., 2000). Fakat cinsiyetin sosyal kaygı düzeyini etkilemediğini gösteren çalışmalar da bulunmaktadır (Şahan ve Eraslan Çapan, 2017; Dinçyürek, Çağlar, ve Arslan, 2012; Bayramkaya, Toros, ve Özge, 2005). 

Sosyal kaygının şiddeti, stres ile paralel artmakta olup toplumda yaygın olarak görülmektedir. Sosyal kaygı; okul ve iş yaşamında başarısızlığa, depresyona, madde kullanımına, intihar düşüncesine ve kişilerarası sorunlara sebep olabilmektedir (Yavuzer ve Sertelin Mercan, 2017; Gültekin ve Dereboy, 2011). Hamarta (2019) ergenlerle yaptığı çalışmasında, mükemmeliyetçiliğin ve olumsuz değerlendirilme korkusunun sosyal kaygıyı yordayacağını ifade etmiştir. Bir diğer çalışmada sosyal kaygının en etkili yordayıcı değişkeni benlik saygısı olarak öne çıkmaktadır. Benlik saygısı ile sosyal kaygı arasında negatif ilişkinin olduğunu gösteren bu çalışmada, yalnızlık düzeyinin artması ile sosyal kaygı düzeyinin yükseldiği görülmüştür. Olumlu benlik saygısının geliştirilmesinde ailenin rolünün önemli olduğu unutulmamalıdır (Sübaşi, 2007). Türe (2013) Tıp Fakültesi öğrencileri ile yaptığı çalışmada, sosyal kaygı ve aile bağlanma stilinin önemini desteklemiştir. Çocuklar üzerinde yapılan başka bir çalışmada; çocuğun anneden red algısı, otomatik düşünceleri etkilediği ve sosyal kaygıyı yordayacağı sonucuna ulaşılmıştır (Tezcan, Erden, ve Yiğit, 2017). 

Sosyal kaygılı bireyler sağlıklı kişilerarası ilişkiler geliştiremediğinde, bu durumu telafi etmek için internet kullanımına yönelebilir. Alanyazında yapılan çalışmalarda; problemli internet kullanımının bilişsel çarpıtmaların önemli bir bölümünü de yordayacağı ortaya çıkmıştır. Ayrıca problemli internet kullanımı ve kişiler arası ilişkilerde bilişsel çarpıtmaların erkeklerde daha fazla olduğu gözlemlenmiştir (Şahan ve Eraslan Çapan, 2017; Tuzgöl Dost ve Zorbaz, 2014). Sosyal fobi ile olumsuz etkilenen bireysel ve sosyal gelişmeler yaşam kalitesinin düşmesine ve bireylerin hayatlarını sınırlandırmasına sebep olabilmektedir (Ateş & Gençdoğan, 2017).Yaşam kalitesi kavramına verilen önemin son yıllarda artması ile sosyal fobinin, yaşam kalitesi üzerindeki negatif sonuçları ile öne çıktığı çalışmalar yapılmıştır(Gültekin ve Dereboy, 2011). 

Literatürde; yaşam doyumu, yaşam kalitesi ve psikolojik iyi oluş gibi olumlu kavramlarla yapılan çalışma sayısı yeterli değildir (Kermen ve ark., 2019). 

Sosyal kaygı, panik bozukluğu tanısına sahip bireylerde daha sık görülmektedir (Öngider ve Kavak, 2014). Literatürde panik bozukluğun daha fazla yeti yitimine sebep olduğuna dair çalışmalar bulunmaktadır (Güz ve Dilbaz, 2003). Sosyal kaygı ile depresyon arasında yüksek bir komorbidite görülmektedir. Umutsuzluk, intihar düşünceleri, anksiyete ve aleksitimi sosyal fobisi olan bireylerde sıkça görülür (Solmaz ve ark., 2000). Literatür araştırmaları incelendiğinde, çekingen kişilik bozukluğunun sosyal fobiyle birliktelik gösterdiğine dair çalışmalar mevcuttur. Çekingen kişilik bozukluğunun varlığı, sosyal fobide kaygı ve kaçınmayı arttırmaktadır. Fakat yeti yitimi açısından çekingen kişilik bozukluğunun olması negatif bir etki yaratmamaktadır (Gültekin ve Dereboy, 2011; Sayar ve ark., 2000). 

Sosyal fobinin tedavisinde başa çıkma yeteneği kazandırılması için yapılacak çalışmaların ve psikolojik yardımın faydalı olacağına yönelik yapılmış araştırmalar mevcuttur (Ateş ve Gençdoğan, 2017). 

Alanyazın incelendiğinde araştırmanın bulgusunu destekleyen çalışmalardan Mercan ve Yavuzer (2017) tarafından gerçekleştirilen on iki oturumluk bilişsel davranışçı yaklaşımla bütünleştirilmiş sosyal beceri eğitimi programının sosyal kaygıyı azaltmada önemli bir yöntem olduğunu desteklemiştir. Üniversite öğrencilerinde çözüm odaklı grupla psikolojik danışmanın sosyal kaygı üzerinde etkili olduğunu gösteren çalışmalar da literatürü destekler niteliktedir (Ateş ve Gençdoğan, 2017). 

Uzman klinik Psikolog EREN AY 

KAYNAKÇA 

Amerikan Psikiyatri Birliği. (2000). DSM IV-TR Tanı ve Ölçütleri: Başvuru Elkitabı (2. Baskı). (Çev. Ertuğrul Köroğlu). Ankara: Hekimler Yayın Birliği. 

Ateş, B. Ve Gençdoğan, B. (2017). Üniversite Öğrencilerinin Sosyal Fobi ile Başa Çıkmalarında Çözüm Odaklı Grupla Psikolojik Danışmanın Etkisinin İncelenmesi. İnönü Üniversitesi Eğitim Fakültesi Dergisi, 18 (1), 188-203. 

Bayramkaya, E., Toros, F. Ve Özge, C. (2005). Ergenlerde Sosyal Fobi ile Depresyon, Öz kavram, Sigara Alışkanlığı Arasındaki İlişki. Klinik Psikofarmakoloji Bülteni , 15(4), 165-173. 

Dinçyürek, S., Çağlar, M. Ve Arslan, N. (2012). Üniversite Öğrencilerinin Sosyal Kaygılarının Analizi. Hacettepe Üniversitesi Eğitim Fakültesi Dergisi , 43, 106-116. 

Gültekin, B. K. Ve Dereboy, F. (2011). Üniversite Öğrencilerinde Sosyal Fobinin Yaygınlığı ve Sosyal Fobinin Yaşam Kalitesi, Akademik Başarı ve Kimlik Oluşumu Üzerine Etkileri. Türk Psikiyatri Dergisi , 22(3), 150-158. 

Güz, H. Ve Dilbaz, N. (2003). Sosyal Kaygı Bozukluğu İle Panik Bozukluğu Olgularının Demografik ve Bazı Klinik Özellikler Açısından Karşılaştırılması. Klinik Psikiyatri, 6, 32-38. 

Hamarta, E. (2009). Ergenlerin Sosyal Kaygılarının Kişilerarası Problem Çözme Ve Mükemmelliyetçilik Açısından İncelenmesi. İlköğretim Online, 8 (3), 729-740. 

Kermen, U., İlçin Tosun, N. Ve Doğan, U. (2016). Yaşam Doyumu ve Psikolojik İyi Oluşun Yordayıcısı Olarak Sosyal Kaygı. Eğitim Kuram ve Uygulama Araştırmaları Dergisi, 2(2), 20- 29. 

Öngider, N. Ve Kavak, V. (2014). Agorofobisi Olmayan Panik Bozukluk Hastalarında Eşlik Eden Sosyal Fobik Semptomların ve Sosyodemografik Değişkenlerin İncelenmesi. Klinik Psikiyatri Dergisi, 17, 63 – 72. 

Sayar, K., Solmaz, M., Öztürk, M., Özer, A. Ve Arıkan, M. (2000). Yaygın Sosyal Fobi hastalarında Çekingen Kişilik Bozukluğu ve Psikopatolojiye Etkileri. Klinik Psikiyatri, 3, 163- 169. 

Solmaz, M., Sayar, K., Özer, A., Öztürk, M., ve Acar, B. (2000). Sosyal Fobi Hastalarında Aleksitimi,Umutsuzluk ve Depresyon:Kontrollü Bir Çalışma. Klinik Psikiyatri Dergisi , 3, 235- 241. 

Sübaşi, G. (2007). Üniversite Öğrencilerinde Sosyal Kaygıyı Yordayıcı Bazı Değişkenler. Eğitim ve Bilim, 32 (144), 3-15 

Şahan, M. Ve Eraslan Çapan, B. (2017). Ergenlerin Problemli İnternet Kullanımında Kişilerarası İlişkilerle İlgili Bilişsel Çarpıtmaların ve Sosyal Kaygının Rolü. Ege Eğitim Dergisi, (18)2, 887-913. 

Tezcan, G., Erden, G. Ve Yiğit, İ. (2017). Çocukluk Döneminde Sosyal Kaygının Gelişiminde Ebeveyn Kabul-Red Algısı: Otomatik Düşüncelerin Aracı Rolü. Klinik Psikoloji Dergisi, 1 (1), 12-23. 

Turan, M., Çilli, A., Aşkın, R., Herken, H., Kaya, N., ve Kucur, R. (2000). Sosyal Fobinin Diğer Psikiyatrik Hastalıklarla Birlikteliği. Klinik Psikiyatri , 3, 170-175. 

Tuzgöl Dost, M. Ve Zorbaz, O. (2014). Lise Öğrencilerinin Problemli İnternet Kullanımının Cinsiyet, Sosyal Kaygı ve Akran İlişkileri Açısından İncelenmesi. Hacettepe Üniversitesi Eğitim Fakültesi Dergisi, 29 (1), 298-310. 

Türe, H. (2013). Tıp Fakültesi Öğrencilerinde Sosyal Anksiyete Düzeyini Etkileyen Etkenler, Anne-Babaya Bağlanma Ve Yetişkin Bağlanma Biçimleri. Anadolu Psikiyatri Dergisi , 14, 310-317. 

Yavuzer, H. Ve Sertelin Mercan, Ç. (2017). Bilişsel-Davranışçı Yaklaşımla Bütünleştirilmiş Sosyal Beceri Eğitiminin Ergenlerin Sosyal Kaygı Düzeyinde Etkisi. Elektronik Sosyal Bilimler Dergisi, 16 (63), 1187-1202. 

Yazar

Eren AY

Uzm. Klinik Psikolog

Ekim 19, 2021
Ekim 19, 2021

Pandemi Döneminde Beslenme

Zor günler geçirdiğimiz şu günlerde beslenmemize oldukça dikkat etmemiz gerekmektedir.Corona virüse karşı korunmada bağışıklık sistemini kuvvetlendirmek beslenmeyle mümkün olmaktadır. Virüsün yayılımını azaltmada koruyucu yöntem olarak karantina uygulaması çok önemlidir.Bu süreç; kişilerin duygu durumlarını olumsuz etkilemekte,duygu durumları ise beslenmesini etkilemektedir.Evimizde geçirdiğimiz bu süreçte pandemiyle ilgili aldığımız haberler stres seviyelerinde yükselmeye neden olmaktadır.Bu durumuna bağlı olarak tatlı ve şekerli gıdalara yönelim artmakta ,fiziksel aktivitenin azalmasıyla kilo artışı kaçınılmaz olmaktadır.

Kilo kontrolünü sağlamak ve bağışıklık sistemini kuvvetlendirmek için doğru beslenmek önemlidir. Bunun için ; paketli gıdalardan uzak durmak,Akdeniz diyetinin temelini oluşturan meyve sebze tüketimini artırmak,tam tahıllı besinler tüketmek,haftada iki kez balık tüketmek önemlidir.

Bağışıklık sistemi üzerinde olumlu etkileri olan antioksidanlar( A,C,E  vitamini ve D vitamini),omega 3 ve probiyotik tüketimine özen göstermek gereklidir.

Karbonhidratlı gıdalar,mutluluk hormonu olarak bildiğimiz seratonin artışına neden olur. Seratonin; uyku ve iştah kontrolünü sağlamada,ruh halinin iyi olmasında görevlidir.Mutluluk hormonu salgılamak için çikolata ve şekerli ürün tüketmeye gerek yoktur .Bu durum hem bağışıklığı düşürmekte hem de kilo artışına neden olmaktadır.

Seratonin ;hindi eti,balık eti,süt ürünleri,ceviz,yumurta,muz ,ananas,erik.fındık,kuru meyveler,ıspanak,nohut,istiridye ve kalamar gibi besinlerde bulunur.

Geç  yenilen akşam yemekleri ya da televizyon karşısında yenilen atıştırmalıklar uyku düzenini bozmaktadır.Bu nedenle akşam yemeklerinde melatonin ve seratonin içeren besinler tüketmek önemlidir.Melatonin içeren besinler;havuç,turp,kereviz,ıspanak,badem,muz,kiraz ve yulaftır.

Bağışıklık sistemini kuvvetlendirmek için antioksidan yönünden zengin besin tüketmek önemlidir.Bunlar vitamin A,C,E yönünden zengin besinlerdir.Beta karoten A vitaminin öncü maddesidir ve en çok havuç,tatlı patates,şeftali,bal kabağı,kavun ,kayısıda bulunur.C vitamini içeren besinler ise;potakal,limon,biber,çilek,brokoli,maydonoz ve yeşil yapraklı sebzelerdir.VitaminE; tahıllarda,et,balık,yumurta,ceviz,fındık,badem,lahana,ıspanak,kabak,zeytinyağı ve fındık yağında bulunmaktadır.

D vitamini seviyesi ülkemizde düşüktür . Bunun üzerine karantinanın eklenmesi ve kış mevsiminin yaşanmasıyla Güneş’ten fazla yararlanamamamız seviyeleri daha da düşürmektedir.Covid 19 a yakalanan kişilerde yapılan çalışmalar, D vitaminin düşük olduğuna yöneliktir. Bağışıklık sitemi üzerine etkisi olduğunu bildiğimiz D vitamini;viral enfeksiyonlara karşı koruyucudur,solunum yolları enfeksiyonları,pnömoni ve Covid 19 a karşı koruyucu olduğuna dair yapılan çalışmalar vardır.D vitaminin kaynağının güneş olduğu bilinmektedir.Karaciğer,yumurta sarısı,peynir,yoğurt,süt,kefir.mantar gibi besinler D vitamini yönünden zengin besinlerdir.

Çinko’nun bağışıklık sistemini desteklediği ve COVİD 19 a karşı koruyucu olduğu bilinmektedir. Çinko yönünden zengin besinler;tavuk eti,hindi eti,kırmızı et,fındık,kabak çekirdeği,susam,fasulye ve mercimektir.

Probiyotikler ise yeterli miktarda alındığında bağışıklık sistemini destekler.Bunun için;yoğurt,peynir,turşu,kefir ve boza tüketilmelidir.

Sonuç olarak bağışıklığımızı kuvvetlendirmek ve kilo alımını engellemek için;

-Günde 2-2,5 litre su tüketmek

-Paketli , şekerli,işlenmiş gıdalardan olabildiğince uzak durmak

-Günde 5 -6 porsiyon sebze meyve tüketmek

-Yemekleri ızgara ve fırında yapmak , kızartmalardan uzak durmak

-Yağ oranı yüksek hızlı tüketilen gıdalardan uzak durmak

-Fiziksel aktiviteyi artırmak, günlük yürüyüşler yapmak

-Uyku düzenine dikkat etmek,

-Güneş ışığından yararlanmaktır.

Herkese sağlıklı mutlu günler dilerim

Yazar

Mutlu OĞUZ

Diyetisyen

Ekim 11, 2021
Ekim 11, 2021

CİNSEL EĞİTİM 

Cinsel eğitim denince pek çok kişinin aklına ilk olarak üreme gelmektedir. Bunun, üreme organlarının işlevleri hakkında bilgi veren ve cinsel ilişkiyi vurgulayan bir eğitim olduğu düşünülmektedir. Gerçekte ise cinsel eğitim,

  • bireyin fiziksel,
  • duygusal ve cinsel gelişimini anlaması,
  • olumlu bir kişilik kavramı geliştirmesi,
  • insan cinselliğine,
  • başkalarının haklarına,
  • görüş ve davranışlarına saygılı bir bakış açısı edinmesi,
  • olumlu davranış biçimi,
  • değer yargıları geliştirmesi eğitimidir.

Ayrıca bu eğitim; cinselliğin kişiler arasındaki öneminin algılanmasına, bireylerin cinsel uyumu bozacak, korku, utanç ve suçluluk gibi psikolojik duygulardan uzaklaşmasına; sevmeye yetenekli kişilerin yetiştirilmesine yardımcı olur.

CİNSEL EĞİTİM NE ZAMAN BAŞLAMALI?

Çoğu anne baba bir bebekleri olacağını öğrendikleri zaman hemen cinsiyet tahminleri ve tercihleri yapmaya başlarlar. Aslında bebeğin cinsiyetini düşündükleri ilk andan itibaren bir cinsel eğitimin başladığını söylemek mümkündür. Öğrenildiği andan itibaren, bebeğin odası, giysileri, oyuncakları, hatta biberonlarının ve annenin hastanede giyeceği geceliğin rengi bile bebeğin cinsiyetine göre ayarlanmaya çalışılmaktadır. Bu da cinsel eğitimin gizli bir şekilde ve aynı zamanda aslında bilinçsiz olarak başladığı söylenebilir. Çünkü ebeveynler, henüz bebeği doğmadan onun cinsiyetine bağlı düşünce ve tutumlar geliştirmişlerdir. O halde ebeveynler açısından cinsel eğitimin hamilelik döneminde ya da en geç doğumla başladığını söylemek mümkündür. Bu plansız ve bilinçsiz eğitim bebekle oynanan oyunlarda, ona hitap şeklinde, giysilerinde, oyuncaklarında hep sürer gider.

            Çocuk biraz büyüyüp (yaklaşık üç yaşlarında) cinsellikle ile ilgili soru sorduğunda anne baba telaşa kapılır, şaşırır hatta bir kısmı korku duyar. Oysa cinsel eğitim gerçekte çoktan başlamıştı fakat anne baba ilk kez somut olarak karşılaşmaktadır. Bu anlamda da bilinçli cinsel eğitimin sorularla yaklaşık üç yaş civarında başladığı söylenebilir.

   NEDEN CİNSEL EĞİTİM VERİLMELİ?      

            Kişiliğin temelleri okul öncesi dönemde atılmaktadır. Bu dönemdeki çocuğa sağlanan uyarıcılar, çevre koşulları, anne baba tutumları ve sayılamayacak pek çok etken çocuğun kişiliğinin yapı taşlarını oluşturacaktır. Oysa özellikle gelişmekte olan ve gelişmemiş ülkelerde, ebeveynlerin çocuk yetiştirme konusundaki eksiklikleri, yanlış inanç, tutum ve uygulamalarıyla sık karşılaşılmaktadır. Anne babalar çocuklarında gözlemledikleri cinsel davranışlardan veya cinsel sorulardan tedirginlik duyarlar, bunları anormal ve toplumun dayattığı normlardan dolayı terbiyesizlik olarak değerlendirirler. Oysa bunlar tümüyle gelişimin doğal, sağlıklı bir parçası ve gereğidir. Bu nedenle cinsel eğitimde öncelikle anne ve babanın eğitimi hedeflenmelidir. Çocuğa ilk bilgileri vermek, çocuğu konuya yaklaştırmak, diğer bilgi kaynaklarından öğrendiklerini kontrol altında tutmak anne ve babanın sorumluluğudur. Bu nedenle ebeveynler çocuğun cinsel gelişimi hakkında bilgi sahibi olmalı; bunun yanında çocuğun gelişim ve gereksinimlerine uygun davranış ve tutumları benimsemelidirler.

            Ailede başlayan cinsel eğitim, okulda da sistemli bir şekilde sürmelidir. Çocuğun okula başlaması ailenin artık cinsel eğitimden sorumlu olmayacağı anlamına gelmez! Önemli olan okul içi ve dışı eğitimin birbirini tamamlamasıdır.  Gerek aile içinde gerekse okulda cinsel konular paylaşılırken, dikkat edilmesi gereken bazı noktalar vardır:

  • Ortam: Rahat ve sakin bir mekan olmalıdır. Örneğin; cinsel konuları çocuğumuzla sokakta yürürken, öğrencilerimizle yemekhanede konuşmamalıyız.  Kalabalık ve gürültülü ortamlarda çocukların dikkati kolayca dağılabilir, sizi duymayabilir veya çevreden çekindikleri için bazı soruları soramayabilirler.
  • Ses tonu: Savunucu veya suçlayıcı bir dil yerine sakin ve sabit, doğal ses tonu kullanılmalıdır. Bu sayede çocuklar cinselliğin utanılacak, özür dilenecek konular olmadığını öğrenmiş olacaktır. Mümkün olduğu kadar ‘ Mm, aa..’ gibi duraksamalardan kaçınılmalıdır. Bilginiz dahilinde olmayan konu hakkında soru geldiyse ‘ Bu konuda yetersiz bilgim olduğunu düşünüyorum fakat senin için öğrenip geleceğim.’ diyerek bir sonraki konuşmaya zemin hazırlamış ve güven vermiş olursunuz.
  • Yüz ifadesi: Gelen sorular karşısında şaşırmış, şok olmuş, rahatsız olmuş ifade onların ‘Bu konu konuşulmaz.’ fikrine kapılmalarına yol açabilir. İfadesiz bir yüz büyük önem taşımaktadır.
  • Beden dili: Cinsel konuları konuşurken mutlaka çocukların göz seviyesine inerek ve göz kontağı kurularak iletişime geçilmelidir. Gereğinden fazla el kol hareketi yaparak veya tam tersi katı bir vücut dili de bu konu kötüdür mesajı verebilir ve çocuk tedirgin olabilir.
  • Başlangıç cümlesi: Konuşmaya çocuğu doğrulayıcı, yüreklendirici bir cümleyle başlamak onun tekrar yeni sorular sormasını destekleyecektir. ‘ Nereden bulursun böyle soruları bilmem ki! , Aklın fikrin bu işlerde. , Senin kafan başka şeye işlemez mi?’ gibi cümleler sık kullanılmaktadır. Ne yazık ki böyle cümlelerden sonra doğru bilgiler verilse de çocuğunuz için yanlış anlaşılmak kaçınılmazdır. Bu nedenle konuya ‘Ben de senin yaşındayken bunu merak etmiştim. , Sanırım pek çok arkadaşın da bunu bilmek ister. , Doğrusu iyi bir soru, bunu seninle konuşmak benim de hoşuma gider.’ gibi cümleler ile başlamak güven ve etkili iletişim ortamı hazırlayacaktır. Aynı zamanda bunu herkesin merak ettiğini, normal olduğunu bilmek suçluluk duygusunu engeller.
  • Sınırlılıklar: Çocuk çok merak ettiği için kendi bedeninin her ayrıntısını göstermek, vücuduna sınırsızca dokunmasına izin vermek de uygun değildir. Herkesin bedeni kendine çok özeldir ve kendisine aittir. Bu fikir çocuklara RED( rahatsız edici davranışlar) eğitimi ile kazandırılmalıdır.
  • Cinsel terminoloji: Cinsel eğitim konusunda çalışan pek çok kişi cinsel konular paylaşılırken doğru cinsel terminoloji kullanılması gerektiğini belirtirler. Yani ‘pipi’ gibi bebeksi terimler yerine gerçekte kullanılan ‘penis’ adını kullanılmasını önerirler. Bu nedenle ülke çapında cinsel eğitim programlarıyla tüm çocuklar ve yetişkinler doğru terminolojiyle tanıştırılmalıdır.

            Çocuklara cinsel eğitim verilmediğinde gerçekleri kendileri bulmaya çalışacaklardır. Bu durumda ebeveynlerin istemediği kişilerden bilgi edinebilirler, gözetleme, takip etme yollarına baş vurabilirler, yaşıtlarından bilgi alabilir veya kendi başlarına bir çok yol deneyebilirler. Tüm bu durumlar söz konusu olduğunda yanlış sonuçlara ulaşma olasılıkları çok yüksektir. Bu da ileride geliştirecekleri cinsel tutumlarda çekingenlik, suçluluk, korku, utanç, kızgınlık ve çeşitli cinsel rahatsızlıklara (örneğin; vajinismus) yol açacaktır.

            Cinsel eğitim şansa ve fırsatlara bırakılmamalı, önce aile içinde sonra okul öncesi eğitim kurumlarında ve daha sonra eğitimin diğer tüm basamaklarında mutlaka ele alınmalı, gereken önem verilmelidir.

Yazar

Feyza DİLMEÇ

Psikolojik Danışman

Ekim 11, 2021
Ekim 11, 2021

Özgüven Eksikliği

Özgüven, bireyin kendisi ve yetenekleri ile ilgili pozitif aynı zamanda gerçekçi bir 

anlayışa sahip olmasıdır. Özgüven eksikliğini ise, bireyin kendine, geleceğe dair inancının zayıf olması, kendine olan güvenini kaybederek sosyal hayat ile ilgili çekincelerinin olması şeklinde açıklayabiliriz. 

Bireyler belirledikleri hedeflere ulaşmak için çaba sarf eder ve bu çabanın sonucunda elde edilen başarı veya başarısızlık bireyin özgüven duygusunun gelişimini olumlu ya da olumsuz etkiler. Özgüven oluşumunda aile, ebeveyn tutumu gibi birçok faktör bulunmaktadır. Küçük yaşlardan itibaren aile içerisinde onay alamama, başarıları karşısında tebrik görememe, engellenme (yapma, yapamazsın, dokunma), yoğun eleştiri, yaşıtlarıyla karşılaştırılma gibi sorunlara maruz kalan çocuklar gelecekte özgüven eksikliği yaşayabilmektedir. 

Özgüven eksikliği yaşayan bireyler, kendilerindeki potansiyeli göremezler. Genellikle “Ben bu işi başaramam, diğerleri benden daha iyi, bir tek başarısız benim, yeni ortamlara ayak uyduramam.” şeklinde yaklaşımları vardır. İşte, okulda, evde veya sosyal ortamlarda yaşanan olumsuz deneyimlerden sonra kişide oluşan aşağılık duygusu, umutsuzluk gibi duyguların sonucunda bireylerde özgüven eksikliği, başarısızlık ya da hayal kırıklığı gibi olayların üzerinde fazla durma, olayları olduğundan daha kötü şekilde değerlendirme, kendini ya da yeteneklerini acımasız şekilde eleştirme veya başarısızlık korkusu şeklinde gelişmektedir. 

Özgüven eksikliğinin aksine, aşırı özgüven sahibi bireylerle de karşılaşabiliriz. Bu sorunu yaşayan bireylerin kendini geliştirme konusundan uzak durdukları, değişim ve gelişime açık olmadıkları gözlemlenmiştir. Aşırı özgüven sahibi bireylerin yaklaşımları ise genellikle şu şekildedir; “ Ben en iyisiyim, onlar başarısız, en güzelini her zaman ben yaparım.” 

Özgüven konusunda sorun yaşamamak için, çocukluktan itibaren bireyin saygı görmesi, atacakları adımların engellenmesi yerine uygun bir yaklaşımla yapabilme yollarının gösterilmesi ve sevgi dili önem taşımaktadır. Başarısızlık yaşamasının değerinden hiçbir şey kaybettirmeyeceği, daima sevilecek biri olduğunun hissettirilmesi ve başarısızlıklarının deneyim olduğunun aşılanması çocuğun özgüveni için sağlıklı bir düşünce yapısı geliştirmesine yardımcı olmaktadır. 

Özgüveni iyileştirmek için bireylerin, olumlu yaşam olaylarına ağırlık verip, olumsuz olanları deneyim olarak kabul edip deneyimlerinden ders çıkarması, cesaretli olması, gerçekçi hedefler belirlemesi, öğrenmeye ve değişime açık olması önem taşımaktadır. 

“Yeniden başlamaktan korkma. Bu sefer sıfırdan değil, tecrübelerden başlıyorsun.” 

Yazar

Harika YANIK

Uz. Klinik Psikolog

Ekim 11, 2021
Ekim 11, 2021

“Doğru” Ebeveyn Nasıl Olunur?

Çocuklarımızı yetiştirirken tüm anne ve babalar onlar için en iyisini isteriz. Onlar için en iyisini isterken de genellikle kendi çocukluğumuzda özlem duyduğumuz şeylere onu aç bırakmamak gibi bir çabamız vardır. Ebeveynlerimizden öğrendiklerimiz, çevremizden gözlemlediklerimiz, kitaplardan, İnternetten araştırarak uyguladıklarımızla en iyi çocuğu yetiştirme çabamız takdire şayandır.

Çocuğun hayatındaki en önemli değişken, ebeveynleridir. Ebeveynin etkileri çocuğun zekası ve eğitim başarısı kadar sağlığı, davranışları ve sosyal refahı üzerinde de izlenebilir. Uzun vadeli grup çalışmaları, ebeveyn etkisinin hayat boyu sürdüğünü, çocuğun çalışma hayatında izleyeceği yol kadar gelecekteki sağlığını ve sosyal refahını da etkilediğini gösteriyor. En önemlisi, ebeveynin “başarısı” sonraki nesilleri de etkiliyor, çünkü nasıl bir ebeveynle yetiştiğiniz nasıl bir ebeveyn olacağınızı belirliyor aslında. 

Nasıl davranmalıyız?  

Anne babanın çocukla ilişkisi çocuğun davranışlarına doğrudan yansır. Buna davranış bozuklukları da dahildir. İyi iletişiminiz kuramazsanız, çocuğunuz sizi dinlemez. İki yetişkinin ilişkisi üzerinden örneklersek: İyi iletişim kurduğumuz insanlara daha çok güveniriz, onların fikirlerine önem veririz, onları dinleriz. Ama hoşlanmadığımız, saygı duymadığınız insanların fikirlerini, ne olursa olsun göz ardı eder, hatta yok sayarız. Çocukla yetişkin ebeveyn arasındaki ilişki de aynen böyledir.

Mutlaka çocuğunuzun yaşamının içinde olun. Bu, önceliklerinizi tekrar belirlemeniz ve buna göre yaşantınızı yeniden organize etmeniz, bazı şeylerden fedakarlık etmeniz anlamına gelebilir. Hem fiziksel hem zihinsel olarak çocuğun yanında bulunmak çok önemlidir. Elbette, yanında bulunmak ödevlerini yapmak ya da kontrol etmek değildir.

Çocuğunuzun gelişimini takip edin, yaşına göre ihtiyaçlarını gözden geçirin, değişiklikleri gözlemleyin, nasıl davranmanız gerektiğini öğrenin. Ebeveynler her zaman çocuklarının davranışlarındaki değişikliği takip etmeli ve gerekiyorsa hiç çekinmeden bir uzmandan yardım almalılar.
Çocuğa hiçbir zaman dayak atılmamalıdır. Her yaptığınızın ve söylediğinizin bir önemi vardır, çünkü çocuk her zaman sizi izler, bir video kameraya kaydeder gibi zihnine kaydeder. Yapılan çalışmalarda, dayak yiyen çocukların saldırgan oldukları, diğer çocukları dövme ya da kavgaya karışma eğiliminde bulundukları ve sorunlarını çözmek için saldırganlık yoluna başvurdukları gösterilmiştir.

Ödüllendirme yöntemi

Çocuğunuzu iyi davranışa teşvik etmek için ödüllendirme yöntemini kullanabilirsiniz. Yapılan çalışmalar, ödül yönteminin özellikle okulöncesi çocuklar üzerinde çok daha etkili olduğunu gösteriyor. Çünkü beş yaşındaki bir çocuk için ceza ödülden daha karmaşık bir kavram. Dolayısıyla, sizin beklentilerinizi gerçekleştirdiği anda ödüllendirmeyi tercih edin.

Son olarak, çocuğunuza saygı duyun, onu dinleyin. Dinlerken gözünün içine bakın, ne dediğini duyun. Onunla azarlamadan ve bağırmadan, nazik bir dille konuşun. Unutmayın, siz onunla nasıl konuşursanız, onu ne kadar iyi dinlerseniz, o da başkalarını o kadar dinleyecek ve saygı duyacaktır. 

Sağlıkla ve sevgiyle kalın…

Yazar

Hatice ÖZTÜRK

Uzm. Klinik Psikolog

Ekim 1, 2021

Küçük Sporcularda Yarışma Yerine Spor Etkinliğinin Önemi

Sporda sağlıklı bir deneyim ve başarı, pek çok etkenin yanında ailelerin de katkısını gerektirir. Bu katkının sağlanabilmesi için temel kural ise, ailenin sporcunun yaşantısında bir izleyici değil, BİLİNÇLİ ve AKTİF bir destekçi olmasıdır.
Küçük yaş çocuklarında yarışma cümlesinden özellikle kaçınılması gerek. Spor etkinliği içerisinde kendini geliştireceğinin vurgusu onlar için daha uygun aktarım olacaktır. Amaç biriyle yarışmak olduğu zaman, dışsal motivasyon dediğimiz, kısa süreli bir motivasyon ön planda olacaktır.
Kendimizi geliştirmeye odaklandığımızda, ilerlediğimiz yolda içsel motivasyon devreye girecektir. Spora yeni başlayan sporcularımız için antrenörü ve ebeveyni olarak hedefe ulaşmaları için doğru kavramları kullanmaya özen göstermemiz gerekir.

Yarışma öncesine dönecek olursak …
Sporcuyu çok fazla uyarırsak, mantık devre dışı kalır. Aşırı uyarılan sporcu zihnen ve bedenen aşırı gerilmiş durumda olduğu için mantıklı karar veremez hale gelir ve yanlış kararlar vermeye başlar. Uyarılmışlık peki nedir? Sporcunun çevreden gelen uyarıcıları alma derecesidir. Herhangi bir öğrenmenin gerçekleşebilmesi için sporcunun belli bir uyarılmışlık düzeyine gelmiş olması, yani çevreden gelen uyarıcılara belirli bir ölçüde açık olması gerekir. En sakin durumu ile en heyecanlı durumu arasındaki derecelenmeyi gösterir . Antrenörün ve takımın yapısına bağlı olarak değişim göstermektedir. Bir duygu şemsiyesi düşünün. Yapılan konuşmaların da sporcu için uygun uyarılmışlık seviyesine uygun olması gerekir, bu nedenle bütün ekibin sporcuların uyarılmışlık seviyesi hakkında bilgili olması gereklidir. Alt yapı sporcular için ise daha yumuşak cümleler seçmek en etkilisidir. Harika bir hafta geçirdik ve eğlendik, şimdi çıkıp tekrar eğleneceğiz ve elimizden gelenin en iyisini yapacağız gibi cümlelerde daha az hırs ve duygu içerikli kısa ve net bir konuşma çok daha sağlıklı olacaktır.

Keyifli Okumalar

Yazar

Gözde ACARAY

Uzman Psikolog