Eylül 19, 2021
Eylül 19, 2021

Çekici Olmanın Püf Noktaları

Aslında çekici olmanın en  büyük sırrı çekici olduğuna inanmaktır.  Ve hem erkeği hem kadını en çekici kılan şey başta özgüvendir. Bunun yanısıra her zaman bakımlı ve temiz olmak, güzel, dikkat çekici şekilde giyinmek, dik bir duruşa sahip olmak, erkeklerde ‘omuz-kalça oranı’ kadınlarda ise  ‘bel-kalça’ oranı çekici olmayı artıran şeylerdir. Evet bir kadını çekici kılan şey zayıf olmaktan ziyade ince belli olmak; bir erkeği ise geniş omuzlara sahip olmak baklavası olan bir karından çok daha çekici kılabilmektedir. Hatta söz konusu güvenirlik ise durum tam tersi olabiliyor. Örneğin hafif göbekli bir erkek kadında güvenirlik algısını artırmakla birlikte çekiciliğini de artırabiliyor.

Kendinizi çekici bulmak, fiziksel olarak sahip olduğunuz tüm güzelliklerden daha çekicidir. Çünkü güzellik, çekiciliğe göre daha fazla görecelilik içerir.

En kolay yöntemlerden biri  de gülümsemektir. Her zaman içimizden gelir mi? Hayır, ama beyni kandırabilir miyiz? Evet. Nöronlar siz yalandan gülümsediğinizde devreye girerler ve beyne sinyal gönderirler, böylelikle beyin gülümsemenin gerçekliğine dair sinyal verir ve içtenlikle gülümsemeye başlarsınız bu da sizi daha da çekici kılar.

Göz teması kurmaktan kaçınmayın, abartmadan flörtöz davranışlar sergileyin. Kadınlar ilgiyi çok seven varlıklardır ve kendilerine ilgi duyan varlıkları bir süre sonra çekici bulmaya başlarlar; erkekler ise takdir edilmeyi çok severler ve başkası tarafından takdir edildiğinde artık karşısındakini daha çekici bulmaya başlarlar.

Abartmadan gizil olmak, nasıl çekiciliği artırıyor ise gizil olmayan ve  bir o kadar kendini gösteren saygı da çekiciliği artırır. Açık bir şekilde kendinize ve partnerinize duyduğunuz saygıyı gösterin. Buna rahatça hayır diyebilmekte dahil. Çünkü hayır demek kendi alanınıza olan saygıyı temsil edebilmektedir.

Veee ne istediğinizi bilin, belirsizlikler ne kadar itici ise kendinizden emin olmak da bir o kadar çekicidir. Hatalarınızda bu eminliklerinize dahil olsun. Çünkü ne istediğini bilen kişi her zaman ilgi çekicidir.

Ve diğer birçok ipucu için tekrar görüşmek üzere, çekici kalın.

Yazar

Rümeysa ŞAHİN

Psikolog

Eylül 16, 2021
Eylül 16, 2021

Psikolog Desteği Ne Zaman Gerekir?

Sizlerde çok duymuşsunuzdur ; X takım Y takımına karşı hep kaybediyor veya kazanıyor . Birçok sporcu bireysel anlamda bazı sporculara karşı kaybeder veya kazanır.Ben bu rakibimi hiç yenemiyorum? O beni hep yeniyor cümleleri …
Bizim bu takıma karşı şansımız tutmuyor inançları…
Biz buna kendini gerçekleştiren kehanet self-fulfilling prophecy diyoruz.
Birkaç şey tekrarladığı ve olumsuzlukla karşılaştığımız zaman aynı şeyin tekrar başımıza geleceğini düşündüğümüzde o şey tekrarlıyor.
Liglere baktığımızda bazı futbolcular x takımlara daha çok gol atar, takımların takımları yenememesi , bireysel sporcunun her zaman o sporcuya yenilmesi gibi örnekler görmekteyiz. Peki sporcular bunları nasıl yenebilir ?
Kafamızda yaşadığımız negatif düşünceleri veya tecrübeleri derinleştirerek zihnimizde büyütüyoruz ve o müsabaka anında kaybedeceğimize dair birçok olayla karşılaşıyoruz. Oyuna kötü başladığımızda; birkaç talihsizlik yaşadığımızda hemen evet benim bu takıma veya bu sporcuya karşı şansım zaten hiç olmadı bu yüzden kaybediyorum demeye başlanılıyor. Rakip yerine; kişi kendi kendinin sonunu hazırlamaya başlanılıyor. Kendini gerçekleştiren kehanet burada başlıyor.
Mental destek ile uzman eşliğinde bunu değiştirebilirsiniz.
1960 yıllarında kimse 1 mil koşusunun 4 dakikanın altına inilemeyeceğini konuşuyordu. Hiçbir atlet bir mili 4 dakikanın altında koşamaz deniliyordu. Bütün atletler her zaman o rakama yakın dakikalarda sürelerde kaldığı gözlemlenildi.
İngiliz atlet Bannister; 1 mili yapacağım dedi ve 3dk 59 saniyede koştu.
Sonrasında ; Aynı yıl içinde ve birkaç yıl içinde 10larca atlet 4 dakikanın altında koşmaya başladı. Peki ne değişti?

Sezonun başındaki maç öncesi hedef süreci olan dönem, psikolojik becerilerin kazanılması ve geliştirilmesi düşünüldüğünde harika bir süreçtir.
Peki neler yapılır bu süreçte?
Geçmiş sezon maç süreçleri değerlendirilmesi yapılır.
Yeni sezon için kısa-uzun vadeli hedefler planlanır.
Oluşturulan hedefler doğrultusunda geliştirilmesi gereken beceriler üzerinde çalışılır.
Bu süreçte psikolog ile hazırlanan sporcular ; sezon içinde stresle baş etme, zihinsel dayanıklılık ,hedef belirleme, motivasyon gibi konularda destek alarak bilinçli ilerleyebilmektedir. Yarışma süreci başladığında, psikolojik hazırlık tamamlanmış , sporcu neye ihtiyacı olduğunun bilincinde maksimum performansını ortaya koymaya hazır bir şekilde yoluna devam eder. Mental düşüncenizi değiştirirseniz başarı yolunda hedeflerinize ulaşmak hiçbir zaman zor olmayacaktır. Başarı için yalnızca fiziksel çalışma değil zihinsel çalışmanın da gerektiğini unutmamak gerekir.

Keyifli okumalar.

Yazar

Gözde ACARAY

Uzman Psikolog

Eylül 12, 2021
Eylül 12, 2021

Öz Şefkat

Arkadaşımıza ve sevdiklerimize empati, sabır, sevgi ve anlayış gösteririz. Peki bu davranışı kendimize ne kadar gösterebiliyoruz? 

En yakın arkadaşınızın güç bir dönemde olduğu bir zamanı düşünün. O dönemde size ihtiyacı vardı ve siz belki de varlığınızla veya söylediğiniz cümlelerle onu desteklediniz. Arkadaşınızın iyi hissetmesini ve rahatlamasını sağlayabilmek için ona ne söylerdiniz? Şimdi bunu tam tersine çevirelim. Sizin o zor dönemden geçtiğinizi düşünelim. Kendinize de benzer cümleleri söyler miydiniz ya da kendinize aynı şefkatle yaklaşır mıydınız? 

Bazen etrafımızdaki olaylara ve insanlara o kadar çok odaklanıyoruz ki kendimizi dinlemeyi göz ardı edebiliyoruz. Başkalarına değer vermek, onları önemsemek tabii ki de bizi incitecek bir şey değil ama bunu yaparken bazen kendimizi görmezden gelebiliyoruz. 

Genellikle kendimize en kötü eleştirileri yönelten yine kendimiz oluruz. Üstelik bunu hayatımızda sıklıkla farkında olmadan yaparız. İçimizdeki bir ses, kendi kendimizin en büyük düşmanıymış gibi davranır. Hata yaptığımızda, bir şeyi mükemmel yapamadığımızda, zorlandığımızda bizi suçlar, eleştirir ve sorgular. Kendimizi diğerleriyle kıyaslamamızı sağlar. Hatalarımız için bizi cezalandırır, hedeflerimize ulaşmaktan alıkoyar. Özellikle işlerimizin yolunda gitmediği kötü bir günde kendimize karşı kullandığımız dil genellikle daha sert ve daha acımasız olur. Önem verdiğimiz birisine asla söylemeyeceğimiz kelimeleri kendimize söyleriz. Hatta muhtemelen pek hoşlanmadığımız birisine bile söylemeyeceğimiz şeyleri kendimize söyleriz.Bu acımasız eleştirilerle kendimize neler yaptığımızın farkına varmazsak ihtiyacımız olan şefkati kendimize de veremeyiz. 

“Başkalarını sevmeye başlamadan önce kendimizi sevmeyi öğrenmemiz ve hata yaptığımızda kendimize karşı sert davranmak yerine, hatalarımızı kucaklamaya ve kendimizi anlamaya çalışmamız gerekiyor.” Kendimize karşı şefkat göstermek çok da kolay olmayabilir ama bir yerlerden başlamamız işlevsel olacaktır. 

Öz şefkat tutumlarımızı geliştirebilmemiz için kendimize acı verici anlarımızda “Şu an bir acı yaşıyorum. Acı yaşamın bir parçasıdır. Ben de yaşamın bir parçası olduğuma göre acı benim de bir parçamdır. Bu acıyı kabul ediyorum. Aynı zamanda yaşadığım bu acı için kendime yardım edebilirim.” Gibi bir söylemde bulunabiliriz. 

Yazar

 

Eren AY

Uz. Klinik Psikolog

Eylül 12, 2021
Eylül 12, 2021

Çocuklarda Ayrılık Kaygısı

Ayrılık Kaygısı çocuğun  aile üyelerinden veya diğer bağ kurduğu yakınlarından ayrı olma konusunda endişe duymasıdır. Aslında oldukça yaygın ve normal bir durumdur.  Hatta şöyle bir olumlu yanı da vardır. Çocuk bağımsızlaşmaya başladığında emekleyerek veya yürüyerek ortadan kaybolabilir. Ancak ebeveynini görmezse endişe duyar ve uzaklaşmamaya çalışır, bu da olası güvenlik problemlerini önler. Çocuklarda 8.ayda başlayıp 3-4 ay sonrasında zirveye çıkabilecek bir durumdur. Fakat çocuğun 4 yaşından sonra bu kaygıyı yaşaması normal olmayan durum olarak kabul edilir. Çocukta kaybolma korkusu, ailesinin başına bir şey gelmesi korkusu vardır.  Bu bazen “ailem olmadan öz bakım becerilerimi nasıl yerine getireceğim?” olarakta karşımıza çıkabilir. Okul öncesi dönemlerde bu aralar duyduğum şey “annem olmazsa nasıl yemek yerim, kendim bölemem, üstüm kirlenirse kim değiştirecek”. 

Peki gelelim ayrılık kaygısı yaşayan çocuğa nasıl yardımcı olacağımız konusuna;

  • Çocuğunuzu bırakacağınız, ayrılacağınız yeni ortamda birlikte, bu bir kreşse kreşte, okulsa okulda veya bir bakıcı ise bakıcıyla ve çocuğunuzla aynı anda vakit geçirin. Çocuğunuz, tanıdık ve güvendiği bir ortamda bulunursa daha az kaygı yaşayacaktır. 
  • Çocuğunuzun sevdiği bir nesneyi yeni ortama götürmesine izin verin. Bir oyuncak olabilir, yastık, battaniye gibi. Bu nesneler çocuğunuzun kendini güvende hissetmesini sağlayacaktır. Uyum sağladıkça kademeli olarak ortadan kaldırabilirsiniz. 
  • Çocuğunuzla vedalaşarak, nazikçe ayrılın. Olumlu ifadeler kullanarak, gün sonunda tekrar buluşacağınızı dile getirerek ayrılın. Çocukla vedalaşmaktan kaçınmak sorunu daha da kötüleştirebilir. 
  • Çocuğunuzdan ayrıldığınızda nereye gittiğinizi, ne zaman döneceğinizi mutlaka söyleyin. Bu bebeklerde bile çok etkili bir yöntemdir. Hoşça kal demeden gizlice çıkmak çocuğun kafasında karışıklığa neden olurken aynı zamanda çocuğu üzer. Bir sonraki ayrılışınız daha zor olur. 
  • Ayrılmadan önce çocuğunuzun eğlenceli bir aktivite içinde olmasına özen gösterin ve ayrılırken yüzünüzde üzgün , kaygılı bir ifade yerine mutlu bir ifade olsun. Aksi durumda çocuk bırakıldığı yerin güvenli olmadığını düşünür. Vedalaşmayı kısa tutun. 
  • Çocuğunuza ayrılık ile ilgili hikayeler okuyabilirsiniz, kendiniz uydurabilirsiniz. Böylece çocuk yalnız olmadığını hisseder. 
  • Son olarak çocuğunuzu bıraktığınız kişinin siz olmadan onun yanında destek olup zor durumlarından yardımcı olacağını mutlaka belirtin. Çocuğun sizden bunu duyması bakıcısına, öğretmenine daha kolay bağlanmasına yardımcı olacaktır. 

Bu yaklaşımlara rağmen hâlâ kaygıyla ilgili çözüme ulaşamıyorsanız mutlaka profesyonel bir yardım alın. Okulunuzun öğretmeni, psikolojik danışmanı veya bir çocuk -genç psikiyatristinden destek alabilirsiniz. 

 Sevgiler…

Yazar

Seda Nur ŞAHİN

Okul Öncesi Öğretmeni

Eylül 11, 2021
Eylül 11, 2021

 

ERKEN YAŞTA DİL EĞİTİMİ VE ÖNEMİ

Bilgi ve iletişim çağı olan 21. yüzyılda, farklı ülkelerle etkin iletişim kurma ihtiyacı giderek artmaktadır. Bu nedenle, birçok ebeveyn dil eğitimine artan bir önem vermektedir. Küreselleşen dünyada iletişim, ileri düzeyde bir yabancı dil bilgisini gerektirmektedir. İçinde bulunduğumuz çağda, bilim dili olarak kabul edilen ve ortak dünya dili olarak hemen hemen tüm ülkelerde geçerliliği bulunan İngilizce, adeta bir iletişim pasaportu haline gelmiştir. Bu nedenle, İngilizce bilmek bu çağda en önemli gereksinimlerden biridir. Bu noktada önemli sorulardan biri dil eğitiminin ne zaman başlaması gerektiğidir. Bu konudaki çalışmalar incelendiğinde yabancı dil eğitiminin birinci dil eğitimi kadar önemli olduğu ve bu eğitimin erken çocukluk eğitimi döneminde başlaması gerektiği görülmektedir.

0-6 yaş aralığında çocukların zihinsel gelişimlerinin %70’inin tamamlandığı ve erken çocukluk eğitiminin dil gelişimi başta olmak üzere her türlü gelişimin en hızlı ve verimli olduğu dönem olduğu bilinmektedir. Dolayısıyla bu dönemde verilen eğitim, çocukların gelecekteki bilgi ve becerileri üzerinde önemli etkiler yaratacaktır. Bu dönemin canlılığı göz önüne alındığında, yabancı dil eğitiminin dil öğrenimi için kritik sayılabilecek erken çocukluk döneminde başlaması elzemdir. Erken çocukluk döneminde çocuklar yeni bir dil öğrenmek için açık algılara ve yeterli bilişsel yeteneğe sahiptirler. Bu nedenle erken çocukluk eğitimi alan çocukların etkili bir dil eğitimi almaları gerekmektedir. Bu anlamda dil eğitimi artık birçok ülkede ilköğretimden önceki erken çocukluk döneminde verilmektedir. Bu durum erken yaşlarda dil eğitiminin önemine işaret etmektedir. Erken dönemlerde dil eğitiminin artan önemi göz önüne alındığında, dikkatler bu büyüyen alana yönelmiştir.

Erken çocukluk dönemi, 3-6 yaş arası çocukların fiziksel, duygusal, bilişsel ve dilsel gelişimlerine katkı sağlayan örgün eğitim sürecidir. İyi gelişmiş bir erken çocukluk döneminin uzun vadede çocukların gelişimine olumlu katkı sağlayabileceği bilinmektedir. Yapılan araştırmalarda, bilişsel gelişimin %50’sinin 4 yaşında, %30’unun 4-8 yaşlarında ve %20’sinin 8-17 yaşlarında tamamlandığını göstermiştir. Genetik yapılarının yanı sıra çevresel faktörler ve bireysel uyaranlar birey üzerinde önemli izler bırakmaktadır. Uyarıcıların yoğun olduğu ortamlarda büyüyen çocukların beyin gelişiminin daha hızlı olduğu bilinmektedir. Bu nedenle erken çocukluk eğitiminde verilen uyaranların niteliği önemlidir. Bu nedenle hem araştırmacılar hem de eğitimciler erken çocukluk dönemini kritik dönem olarak adlandırmaktadır.

Birçok gelişim alanına büyük katkıları olan erken çocukluk dönemi, dil eğitimi için de kritik bir dönemdir. Yapılan birçok araştırmada çocukların erken çocukluk döneminde yeterli bilişsel gelişim düzeylerine ulaştıkça sosyalleşerek dil becerilerini geliştirdiğini ileri sürülmektedir. Bu süre içerisinde çocukların beyinleri yeni bir dil öğrenmek için bir sistem oluşturur ve böylece birden fazla dil öğrenmeye olanak sağlar. Bu nedenle erken çocukluk döneminde beyin plastisitesini kaybetmeden önce yeni bir dil öğrenme fırsatları yaratmak önemlidir.

Çocuklar konuşmaya başlamadan önce dinleyerek anlamalarını geliştirirler. Çocuklar iletişimsel etkinlikler yoluyla anlamlı bağlamlarda bir dili ne kadar çok öğrenirse, öğrenme o kadar etkili olur. Ayrıca, önceki öğrenme deneyimleri gelecekteki deneyimleri etkilediğinden ve dil öğrenme becerileri yaşla birlikte azaldığından, erken yaşlarda dil öğrenimi çok önemlidir. Avrupa Birliği’nin 2004 eylem planına göre, Avrupa’daki birçok ülke, ilköğretim öncesi 3-6 yaş dönemi olan kritik dönemde dil eğitimine başlamıştır. Bu çerçevede bazı araştırmaları incelediğimiz zaman, eğitimcilerin ve ebeveynlerin erken çocukluk döneminden önce İngilizce eğitimini temel olarak algı ve biliş gibi yaşa bağlı faktörler nedeniyle gerekli ve faydalı gördükleri ifade edilmiştir. Yaşa bağlı faktörler doğal olarak dil öğrenimi için bir temel oluşturur ve dil gelişimini destekler.

Bu nedenle küçük yaşta dil eğitimine başlayan çocukların, ilerki yaşlarda dil eğitimine başlayanlara nazaran her zaman daha başarılı oldukları ve çok daha geniş bir kelime hazinesine sahip oldukları gözlemlenmiştir.

Burada değinilmesi gereken başka önemli bir konu da, erken çocukluk dönemi yabancı dil eğitimine teknoloji entegrasyonunun yapılmasıdır. Erken çocukluk döneminde dil eğitimi seslerin ve kelimelerin öğretimi ile başlar. Dil eğitiminde önemli bir unsur olmasının yanı sıra, kelime öğrenmek dil öğrenimi için bir ön koşuldur. Dil eğitimi dört temel beceriye dayanmaktadır; dinleme, konuşma, okuma ve yazma. Ancak erken çocukluk dönemindeki çocuklar okuryazarlık becerilerine sahip olmadığı için dil eğitimi dinleme ve konuşma ağırlıklıdır. Konuşma becerisi öncelikle dinleme ve anlama becerilerine dayanmaktadır. Ayrıca sesleri ayırt etmek, sözcükleri anlamak ve anlamlandırmak da konuşmanın ön koşuludur. Bununla birlikte, dili öğretme şekli önemli olduğundan, dilin derinliği, kapsamı ve öğretimi, çevresel ve öğrenci ile ilgili faktörler doğrultusunda değiştirilebilir. Kelime öğrenimini desteklemek için görsel unsurların yanı sıra ses, video veya animasyon gibi çoklu ortam unsurlarının sağlanması da önemlidir. Bu bağlamda eğitimciler ve dilbilimciler, dil öğretim ve öğrenme sürecinde dış etkenlerin getirdiği zorlukların üstesinden gelmek ve daha etkili sonuçlar elde etmek için ilginç ve etkili dijital materyallerin entegrasyonunu önermektedir. Ancak bu materyallerin öğrenenlerin zihinsel ve fiziksel gelişimleri doğrultusunda sunulması büyük önem taşımaktadır. Bu bağlamda eğitimcilerin öğrencilerin İngilizce öğrenmeye istekliliklerini artırmak için farklı materyalleri benimsedikleri, etkinlikler geliştirdikleri, teknolojiden faydalandıkları ve multimedya materyallerini entegre ettikleri gözlemlenmektedir.

Yazar

 

Gamze Peker Şahoğlu

Uzman Doktor

Eylül 11, 2021

ÇAĞIMIZIN GERÇEĞİ BİGOREKSİYA NERVOZA

Vücut dismorfik bozukluğu, bireyin kendi vücudunu beğenmemesi ve idealindeki vücuda ulaşma isteği ile başlayarak gittikçe patolojik bir durum haline gelen ciddi bir psikolojik bozukluktur.

Bigoreksiya, mevcut kaslarının yeterli olmadığı düşüncesi ile ilgili endişelenme ve kas kütlelerini arttırmak için sürekli uğraşma durumu olarak tanımlanmaktadır. Bu sendroma sahip olan bireyler, normalin üzerinde kas kütlesine sahip oldukları koşullarda bile hala kendilerini yetersiz ve çelimsiz görebilmektedirler.

Bigoreksiya’nın Tanımlanması

Pope ve arkadaşları, yaptıkları çalışmalar doğrultusunda bireylerdeki semptomları değerlendirebilmek için bigoreksiyanın tanı kriterlerini belirlemişlerdir;

  • Birey vücudunun yeterince kaslı ve güçlü olmadığına yönelik endişe içerisindedir. Uzun saatlerini spor salonunda harcama ve diyetine aşırı derecede dikkat etme gibi karakteristik davranışlar gösterir.
  • Aşağıdaki dört kriterden en az ikisini gösterir;

1. Birey spor programı ve diyetine devam etmeye yönelik takıntılarından dolayı sıklıkla sosyal, mesleki veya rekreasyonel aktivitelerini bırakır.

2. Birey vücudunun başkaları tarafından görüle bileceği yerlerden uzak durur veya böyle durumlarda endişelenir veya yoğun anksiyete gösterir.

3. Yeterince kas kütlesi veya vücut büyüklüğüne sahip olmadığına yönelik düşünce bireyin zihnini sürekli olarak meşgul eder, bireyin sosyal, mesleki veya hayatındaki diğer önemli alanlarda bozukluklara veya strese sebep olur.

4. Birey üzerinde oluşturacağı fiziksel veya psikolojik yan etkilerini bildiği halde antrenman, diyet veya ergojenik (performans arttırıcı vb.) yardım kullanmaya devam eder.

  • Bireyin davranışları ve endişelerindeki odak nota; anoreksiya nervozadaki şişmanlama korkusu ya da çok zayıf olma veya yeterince kas kütlesine sahip olamama gibi düşüncelerdir.

Bigoreksiyaya geçmiş zamanlarda bir mental hastalık olarak sınıflandırma yapılamaması nedeniyle tedavi yaklaşımının belirlenmesinde sorunlar yaşanmıştır. Amerikan Psikiyatri Birliği (APA) araştırmacıları arasında bigoreksiyanın vücut dismorfik bozukluğu, yeme bozukluğu veya obsesif kompulsif bozukluk sınıflamalarından hangisine dahil edeceği konusunda fikir birliğine ulaşılamadığı için Mental Bozuklukların Tanısal ve Sayımsal El Kitabı’nda (DSM) uzun süre bigoreksiyaya yer verilememiştir. Vücut dismorfik bozukluğunun sistematik olarak tanımlanması ilk kez, “dismorfofobi” adıyla vücudunda herhangi bir şekil bozukluğuna sahip olmaktan aşırı derecede korkma olarak DSM-3-R’de ve Hastalıkların ve Sağlıkla İlgili Sorunların Uluslararası İstatistiksel Sınıflaması-10’da tanımlanmıştır. Sonraki yıllarda “dismorfofobi” terimi “dismorfi” olarak değiştirilmiş. Sonraki yıllarda bigoreksiya terimi karşımıza çıkmaktadır. DSM-5’te “Obsesif-Kompulsif ve Bunlara İlişkin Bozukluklar” ana başlığı altında “bigoreksiya” terimi, “vücut dismorfik bozukluğu” kapsamında yerini almıştır. Vücut dismorfik bozukluklarının yaygın olarak erkek halterciler ve erkek vücut geliştiricilerde görüldüğü rapor edilmiştir.

Bigoreksiya Belirtileri

  • Çoğunlukla geç adolesan dönemi ile erken yetişkinlik dönemleri arasında oluşmakta ve kadınlara göre erkekleri daha ciddi derecede etkilemektedir.
  • Bigoreksiya görülen bireylerin takıntıları sebebiyle sık aralıklarla yüksek yoğunlukta egzersiz yapmaları ve yaptıkları egzersize uyacak şekilde beslenmeleri, çoğu yaşamsal faaliyetlerinden vazgeçmelerine veya ağır kısıtlamalar yapmalarına neden olmaktadır.
  • Bigoreksiya görülen bireyler kendilerini zorunlu hissettikleri için egzersiz programlarını sıklaştırmaktadırlar.
  • Bigoreksiyalı bireyler vücutlarının çelimsiz olduklarını düşündükleri için, başkalarının kendi bedenlerini görmelerini istememekte, genellikle daha hacimli görünmek için kat kat giyinmektedirler.
  • Bigoreksiya semptomlarının bireylerin profesyonel yaşamlarındaki başarılarını da etkilediği görülmüş, egzersiz programları nedeniyle işlerini aksattıkları saptanmıştır.
  • Bigoreksiyanın en önemli tanımlayıcı semptomlarından biri olan kas memnuniyetsizliği bireylerin yasal olmayan ilaçlar (androjenik steroidler) veya ergojenik besin desteklerini kullanmalarına yol açmakta, bu da ciddi sağlık problemlerine neden olmaktadır. Bireyler bu ilaç ve besin desteklerini daha kaslı olabilmek uğruna bir çare olarak değerlendirmekte ve bu yöntemlerin zararlarını önemsememektedirler.
  • Bigoreksiyanın mı steroid kullanımına neden olduğu yoksa androjenik steroid kullanımının mı bigoreksiya oluşmasını tetiklediği net olarak bilinmemektedir. Rohman ve arkadaşlarının yaptığı çalışmada, bigoreksiya görülen bireylerin %73’ünün bigoreksiya gelişimi öncesi steroid kullandıkları, kas kütleleri istedikleri düzeye ulaştığında steroid kullanımını kestikleri, ancak ondan sonra vücutları ile aşırı derecede takıntılı hale geldikleri saptanmıştır.
  • Bigoreksiyada en sık görülen davranışlardan biri sürekli olarak vücudunu kontrol etmedir. Aynaya veya ayna benzeri yansıtıcı bir maddeden (CD, mağaza vitrinleri vb.) sık sık bakarak kaslarının gelişim durumu ve mevcut kas kütlelerini kontrol etme, ayna karşısında özellikle kol ve bacak kaslarını kasarak nasıl göründüklerini irdeleme, kas kütlelerinin artışına yönelik gelişmeleri takip etme, bigoreksiya görülen bireylerin çoğunun tekrarladığı hareketlerdir.
  • Alfano ve arkadaşları, vücudunu kontrol etme davranışının toplumdaki tüm bireylerde görülebileceğini söylemiştir. Bireyin vücudunu kontrol etme sıklığının aşırı derecede artmasıyla bu davranışın psikopatolojik bir sorun haline geleceğini vurgulamışlardır.
  • Contesini ve arkadaşları, bigoreksiya semptomları görülen bireylerin beslenme durumlarını değerlendirmiş, bigoreksiyalı bireylerin beslenmede başlıca amaçlarının vücut kas kütlelerini arttırmak ve vücut yağ yüzdelerini azaltmak olduğu, bu nedenle de yüksek proteinli düşük yağlı beslenme programı uyguladıkları rapor edilmiştir.
  • Murray ve arkadaşları, bigoreksiyaya sahip bireylerin yeme psikopatolojilerinin katı kurallardan oluştuğunu; vücutta kilogram başına alınması gereken protein miktarı ile hesaplanan diyeti düzenli olarak tükettiklerini, her birkaç saatte bir acıkmış olunmasa da beslendiklerini ve günlük beslenme programlarına uyamadıklarında anksiyete, suçluluk veya stresli olma gibi tavır ve davranışları gösterdiklerini saptamışlardır. Bigoreksiya görülen bireylerin daha fazla kas kütlesine sahip olma ile ilgili takıntılarının psikopatolojik düzeyde ciddi yeme bozukluklarına yol açtığı bulunmuştur.
  • Çok kuvvetli olma isteği.
  • Düşük özsaygı.
  • Bireyin kendi vücudundan memnun olmaması/ hoşnutsuzluk.
  • Vücut yapısı, fiziksel uygunluk.
  • Sınırlı beslenme (diyet).
  • Psikofarmakolojiklerin kullanımı.
  • Besin takviyesi (protein, vitamin vs.).
  • Yabancılaşma.
  • Narsizm, Narsist bireyler mükemmel olmayı arzu etmektedirler ve kendilerini çok beğenmektedirler. Bunun yanında vücut geliştiriciler de narsistik eğilimler göstermekte ve vücutlarını geliştirmeyi saplantı haline getirmektedirler.
  • Medya
  • Akran baskısı
  • Akranlar arasında popüler olma isteği (kendini başkalarına beğendirme isteği)
  • Alay konusu olma
  • Bireyi başkaları ile karşılaştırma
  • Olumsuz duygulanım

Geliştirilen odaklanma teorilerinde, medyanın her iki cinsiyet için de vücut algı bozukluğu oluşumuna neden olabilecek bir risk faktörü olduğu üzerinde durulmaktadır. Son yıllarda medya ve kültürün, kadınların vücut görünümleri üzerine odaklandığı, bunun da kadınlarda vücutları ile ilgili takıntılarının gelişimine sebep olduğu saptanmıştır. Erkeklerin de özellikle erkek fitness dergilerinde ve medyada mevcut olan erkek fiziksel görünümü ile ilgili fikirlere odaklandıklarını ve bunları özümsediklerini, bunun ise paralelinde vücut memnuniyetsizliği, kendi bedenleri ile ilgili takıntılar, bigoreksiya ve yeme tutum değişikliklerine yol açtığı bulunmuştur.

Mükemmeliyetçilik ile ilişkili psikolojik problemler, muhtemelen bireylerin kendilerini aşırı derecede yüksek standartlar ile karşılaştırmaları ve kendilerini daha eleştirel değerlendirme eğilimleriyle yakından ilişkilidir.

Bigoreksiya ile çocukluk çağı ihmal ve istismarları arasında da ilişki olduğu kabul edilmektedir. Weingarden ve arkadaşlarının gönüllü erkek yetişkin bireyler üzerinde yaptığı çalışmada, bireylerde vücut dismorfik bozukluğu gelişmesinin en büyük nedenlerinin başında çocukluk çağı istismarlarının geldiği saptanmıştır. İstismara en çok ilkokul ve ortaokul çağlarında maruz kalındığı bulunmuştur.

Bireyin yaptığı sporun tipi, vücut yapısının spora uyumu için belirli bir fiziğe veya vücut ağırlığına sahip olmasını gerektirebilmekte, bu durum bireylerde baskı oluşturarak bigoreksiya gelişimini tetikleyebilmektedir. Yeme davranışı bozukluğunun, estetik görünümün önemli olduğu spor dallarında daha yaygın olarak görüldüğü bildirilmiştir. Bigoreksiyanın da belirli vücut hacmi veya kas kütlesi gerektiren güreş, vücut geliştirme gibi sporlarla ilgilenenlerde bigoreksiya gelişme riskinin daha yüksek olduğu saptanmıştır.

Bigoreksiya Bazı sonuçları:

  • Kardiyovasküler hastalık.
  • Karaciğer veya böbrek sorunları.
  • Prostat kanseri.
  • Erektil disfonksiyon.
  • Burkulma ve kas yırtıkları.
  • Yeme bozuklukları.
  • Değişen regl döngüsü.
  • Akne

Önleme ve tedavi için, psikolojik destek ve diyetisyen desteği önemlidir.

Sağlığımızı tehlikeye atmadığımız her spor sağlıklıdır. 🙂

                                                                               

Yazar

 

Feyza DİLMEÇ

Psikolojik Danışman

Ağustos 23, 2021
Ağustos 23, 2021

 

Ülkece zor dönemlerden geçmekteyiz. Pandemi ile mücadele ederken deprem,yangın,sel gibi afetlerle daha çok üzüldük. Duygu durumumuz beslenmemiz üzerinde rol oynarken bazı besinler de mutluluk için ihtiyacımız olan serotonin hormonunun salgılanmasına yardımcı olmaktadır.

Peki, bu besinler nelerdir? Gelin hep beraber bu besinleri inceleyelim.

1.YUMURTA

Anne sütünden sonra en kaliteli proteine sahip olan yumurta, yüksek oranda triptofan içerir. Günlük beslenmenizde tüketeceğiniz yumurta hem tok kalmanıza hem de kendinizi daha iyi hissetmenizi sağlayacaktır.

2.KAHVE

Kokusuyla bile mutlu etmeye yeten kahvenin, antioksidan içeriği ile ruhsal durumu iyileştirdiği düşünülmektedir. Sağlıklı bireyler günde 2-3 fincan kahve içebilir tabi kilo kontrolü için kahvenizi  şekersiz ve şurupsuz tercih etmenizde fayda var.

3. BADEM

Badem içerdiği triptofan ile serotonin salgılanmasını sağlayarak mutluluğumuzu arttırır. Bademde bulunan E vitamini ve magnezyum stres kontrolünü sağlar. Mutluluğunuz için günde 12-14 adet çiğ badem tercih edebilirsiniz.

4. MUZ

Potasyum kaynağı olan muz da yüksek oranda triptofan içererek serotonin salgılanmasında rol oynar. Gün içerisinde tüketeceğiniz bir küçük boy muz ile kendinizi daha mutlu hissedin.

5. BİTTER ÇİKOLATA

Serotonin ve endorfin seviyelerini arttırarak gün içerisinde daha mutlu hissedilmesine yardımcı olan bitter çikolatayı gün içerisinde kahvenizin yanına iki küçük kare alarak tüketebilirsiniz.

6.SOMON

Somon, elzem yağ asitleri olan EPA ve DHA bakımından zengin olmasıyla beraber iyi bir triptofan kaynağıdır. Depresyon riskini azaltan somonu haftada bir tüketmeye çalışıp mutluluğunuzu arttırın.

7. PROBİYOTİK BESİNLER (KEFİR,YOĞURT)

Probiyotikler, sindirim sistemi ve bağışıklık sistemimiz üzerinde oldukça olumlu etkiye sahiptir. Mutlu bağırsak mutlu insan diyerek probiyotik besinlerin tüketimine özen göstermeliyiz.

Yazımı bitirmeden önce sizlere küçük bir ara öğün tavsiyesi vermek istiyorum. 1 küçük boy muzu dilimleyip buzdolabı poşetine koyun üzerine 1 tatlı kaşığı kadar kakao ekleyip poşeti sallayın. Çikolatayı anımsatan sağlıklı muz dilimlerinin yanına mis gibi türk kahveniz eşlik etsin mutluluk sizinle olsun 🙂

Yazar

Roja Dilan Durgun

Diyetisyen

Ağustos 17, 2021
Ağustos 17, 2021

Psikolojik sağlamlık ve mutluluk

Bireyin bedensel ve psikolojik sağlığını korumada çok önemli olan mutluluk duygusu bireyin yaşamına dair olumlu düşünce ve duygularının miktarca üstünlüğüdür ve bir kişinin hayatta ki en genel amaçlarındandır. Peki bu mutluluk nasıl bir şey dediğinizi duyar gibiyim mutluluğun herhangi bir formülü yok kişiden kişiye değişen bir olgudur örnekle pekiştirecek olursak kimine göre mutluluk bir kap yemek kimine göre lüks bir otelde tatil yapmaktır. Sahip olduklarımızdansa; erişemediklerimiz, kazandıklarımızdansa; kaybettiklerimiz, imkanlarımızdansa; kısıtlı yanlarımız daha çok gündemimizde oluyor. Bu hissiyatlarımızda daha çok negatife odaklı beynimizin payı büyük. İyi oluş hâlimizi korumak için negatiflerle pozitifleri dengelemeye ihtiyacımız var. Bunlar için neler yapmalıyız birkaç etkinliğe göz atalım:

– Her günün sonuna geldiğimizde elimize bir defter alalım ve bu bizim mutlu günlüğümüz olsun. Gün içerisinde bize iyi gelen bizi mutlu eden olgulardan 3 tanesini yazalım. Bu 3 şeyi yazarken; olayın bizim için taşıdığı anlamı da düşünerek bu mutluluğun nedenini de yazalım. Örneğin; uzun zamandır konuşmadığım bir arkadaşımı aradım. Anılarımızı konuşmak keyifliydi.

– Bizleri geleceğe bağlayan en kıymetli şeylerden biri de hayallerimiz. Hayatta hiçbir şeyin sonsuz olmadığını ve tüm zorluklarında birgün olup biteceğine inanmak çok önemli. O gün bize ne kadar yakın ne kadar uzak bugünden kestirmek zor olabilir. Ancak bu içinde bulunduğunuz sizin kötü diye nitelendirdiğiniz günlerin artık bittiğini aydınlığa ve rahatlığa kavuştuğunuz günleri hayal ederek bir mektup yazabilirsiniz. Neler yazacağınız tamamen size kalmış kalem sizin hissiyat sizin 🙂

Unutmayın mutluluk hayatı ustaca yaşama sanatıdır, sevgiler.

Yazar

  •  
  •  
  •  
  •  
Caner TANRIVERDİ

Psikolojik Danışman & Aile Danışmanı

Ağustos 17, 2021
Ağustos 17, 2021

Vajinismus Vajinanın Panik Atağıdır

Vajina iç dudaklar hizasından başlayıp rahim ağzında sonlanan işaret parmağı uzunluğunda bir organdır. Tüp biçimindedir ama kulak kanalı ya da burun deliklerinin durduğu gibi her zaman açık durmaz. Esneme yeteneğine sahip olduğu için ‘potansiyel boşluk’ olarak tanımlanır. Bu özelliğiyle tıpkı bir çoraba benzer.

Çorabın lastikli kısmına benzer dar bir kısmı vardır Buda arkasının vajinanın dışa yakın bölümünde yer alır ve burada ‘aşk kasları’ adını verdiğimiz pelvik taban kasları bulunur.

Aşk kaslarının beş önemli görevi vardır.

  1. İdrar yolu, vajina ve makatı desteklemek
  2. İdrar ve dışkı kaçırma engellemek için biraz büzgeç görevi görmek
  3. İdrar ve dışkı yapmayı sağlamak
  4. Hızlı kasılmalarla cinsel yanıtla rol oynamak
  5. Vajinismusdaki gibi giriş yasak tepkisine neden olan tehlikelerden kişiyi korumak.

Seks Yapma Korkusu

Vajinismus ilk cinsel dönemini yaşayan kadınlar da penisin vajina girmesini önlemek için istemsiz olarak aşk kaslarının kasılması sonucu meydana gelen bir tür vajina spazmı ya da kasılması olarak tanımlanır. Bu kasılmalar  gerçek bir cinsel ilişki girişiminde olduğu gibi bu girişimin yalnızca hayal edilmesi ile bile oluşabilir. 

Vajinismuslu  kadın tehlike hissettiği için cinsel ilişki sırasında aşk kaslarını istemsiz olarak kasar. Kadın vajinasına parmağını sokabiliyorsa, adet döneminde vajinal tampon kullanabiliyorsa, aplikatör ile vajina içine ilaç çıkabiliyorsa, rahat jinekolojik muayene olabiliyorsa ve penis vajina  birlikteliğini içeren bir cinsel  birleşme yaşayabiliyorsa tehlike hissetmiyor demektir.

Vajinismustaki kasılma idrar yolunun kalça kemiğine doğru geri itilmesine ve zedelenmesine neden olur. Vücut bu zedelenmeyi beyne haber verince beyin bu sinyali ağrı olarak algılar.

Cinsel ilişkiye girme sırasında idrar yolu açıklığını ya da ‘Perine’ adı verilen vajina deliği ve makat deliği arasındaki yapıya uygulanan bası da ağrıya neden olabilir. Aşk kasların kasılması vajina çapını daraltarak ağrıya neden olabilir.

Deneyim eksikliği ilk cinsel ilişki sırasında yanlış açı ile penisin vajina girme denemelerine yol açabilir. Bu nedenle vajina duvarına idrar yolunda rektal kanalına çarpmaya ve dolayısıyla ağrıya neden olur.

Eğer vajina kuruysa ilişkiye girmeye çalışmak sütüme arttırdığından ağrıya neden olabilir. Kuruluk cinsel uyarıda eksiklik, hormon bozuklukları, ilişkinin uzun sürmesi gibi durumlarda da meydana gelebilir. Daha önce travmatik deneyimler nedeniyle beyinden gelen uyarılar ilişkiye girmeden önce de ağrıya neden olabilir. Erkek kadını ilişkiye yeterince hazırlamışsa vajina penisi almaya hazırsa ve doğru açıyla giriş yaparsa her zaman acı yaşanacak ya da kanama olacak diye bir durum söz konusu değildir. Aksine kanama olması ya da bunun günlerce sürmesi sağlıklı bir durum değildir. Genellikle tahriş olan vajina yapısı gündelik ve özensiz ilişki ile kanamaya müsait bir hal alır, dinlenme ve iyileşme sağlanmazsa sürekli sürtünmeden kadın ağrı ve sızı yaşayabilir.

Vajinismus vajinanın panik atağıdır. 

Vajinismusun en temel tanısı o an geldiğinde kadının panik atak benzeri bir durum yaşamasıdır. Vajinismus da sadece vajina etrafındaki bölgede değil buna eşlik eden diğer kas gruplarında da kasılmalar olabilir.

Tüm vücutta bir kasılma, endişe, korku, tiksinme ve panik hali olur. Kadın bacaklarını sıkıca kapatır ve elleriyle partnerini iter. Bilinci açık olsa dahi tüm gücüyle parteri reddeder , nefesimin kesildiğini bile hissedebilir. Genellikle vajina bölgesine müdahale sona erdiğinde kasları gevşer ve normale döner.

Vajinismus‘ta görülen fiziksel ve duygusal belirtiler her kadında farklılık gösterebilir bu nedenle Vajinismusun tanısının konulabilmesi için sürekli ve yineleyici bir biçimde görülmesi gerekir

Ağrıdan korkmak

Arıdan korkmak vajinismus da sık görülen bir durumdur. Vajinismuslu kadınlar İçin  ilk cinsel birleşme her zaman ağrıyı çağrıştırır. 

Bu ağrı kişinin ilk dönemlerinde gerçekten yaşadığı bir ağrı olabileceği gibi daha önce hiç yaşamadığı hayali bir ağrı algısı da olabilir.

 Bu ağrı, sinir sistemine gönderdiği sinyallerle aşk kaslarının kasılmasına neden olur. Yapısal olarak bu kasılma vajinanın çapını daraltarak birleşmenin gerçekten ağrılı olmasına yol açar. Ayrıca vücudundan ve işlevlerinden korkma vajinismus kadınlarda sık karşılaşılan bir durumdur.

Kendi cinsel organını yapısı ve yeri hakkında bilgi sahibi olmayan pek çok kadın vardır. Bu bilgisizlik, cinsel organları ve cinselliğe karşı olumsuz bir tutum gelişmesine neden olarak vajinismusu ortaya çıkarabilir .

Vajinismusun Cinsel Terapi İle Tedavisi

Vajinismus kader olmadığı gibi, vajina ile ilgili anatomik bir problem de değildir. Cinsel uyarılmalar ile ıslanıp, genişleyen ve uzayan vajina aslında penisi içine almak için hazır bekler. Vajinismus kadının cinselliğe bakış açısına ve seks konusunda doğru olmayan düşüncelerin ve inançların neden olduğu korkular tarafından yönetilen önemli bir cinsel işlev bozukluğudur. Vajinismus çözülemeyecek bir sorun açılamayacak bir engel değildir. Vajinismus altında yatan psikolojik nedenlerin belirlenmesi ve etkilerini ortadan kaldırılması cinsel terapi ile mümkündür. Alanında uzman tecrübeli ve cinsel terapist tarafından gerçekleştirilecek cinsel terapi ile kadının cinselliğe karşı korkusunu yenerek aş kaslarını kontrol etmeyi öğrenmesi bu sayede de zevk aldığı ve zevk verdi mutlu bir cinsel hayata kavuşma sağlanabilir

Disparoni nedir?

Vajinismus dışında cinsel ilişki zorlaştıran diğer bir rahatsızlık da disparonidir. Disparoni kadının cinsel ilişki sırasında ya da sonrasında ağrı ya da acı hissetmesidir Disparoninin iki türü vardır

1)Cinsel birleşme de ağrı vajina girişindeyse Yüzeysel Disparoni

2)Ağrı vajinanın derinliklerinde yani karın bölgesi yakınında ise Derin Disparoni  adını alır.

Disparoni basit bir enfeksiyondan kaynaklanabileceği gibi önemsenmesi gereken çok ciddi hastalıkların habercisi olabilir. Bu nedenle cinsel birleşme sırasında ya da öncesinde nedeni bilinmeyen bir an yaşanması durumunda öncesine jinekolağa sonra da bir cinsel terapiste başvurulmalıdır. Jinekolojik muayene sonucu konulan disparoni tanısının devamında yapılması gereken cinsel terapi tedavisinde amaç disparoninin altında yatan psikolojik ya da fiziksel nedenlerini su yüzüne çıkarılarak bu sıkıntının ortadan kaldırılmasıdır. Disparoni tanısının konulabilmesi için kadının mutlaka bir jinekolojik muayeneden geçmesi gerekir. Disparoni tedavi edilmediği takdirde kadının cinsel birleşme sırasında keyif almasını engeller zamanla vajinismusa sebep olur. 

Cinsel organlardan ve pelvis de ağrı ve içeri girme bozukluğu

Son yıllarda bilimsel literatürde vajinismus ve disparoni kavramları cinsel organlar da ve pelvik de ağrı ve içeri girme bozukluğu adı altında tek bir tanım da birleştirilmiştir. Bu tanım da ifade edilen tanı konulabilmesi şu koşullara bağlıdır 

1)Cinsel birleşme sırasında penis imajına girememesi

2)Vajinaya girme eyleme ya da girme girişimleri sırasında vajinaya da pelvis de belirgin ağrı hissedilmesi

3)Vajinaya girme eyleminin gerçekleşmesi beklenirken ya da vajinaya girme sırasında ya da sonrasında vajinada ya da pelvikte ağrı hissedilecek konusunda belirgin bir korku ya da kaygı duyulması

4)Vajina girme girişimi sırasında pelvik taban kaslarını çok gelerek ya da sıkarak penisin vajina girmesinde sürekli ya da yineleyici güçlük çekilmesi

Tanının konulabilmesi için bu dört belirtinin en az altı aydır devam ediyor olması ve hem kadını hem de partnerin de hem de aralarındaki ilişki da klinik açıdan belirgin bir sıkıntıya neden olması gerekmektedir.

Ayrıca cinsel işlev bozukluğuna sınıflandırılmasında yer alan bir tanı konulabilmesi için söz konusu belirtilerin cinsel köken olmayan bir ruhsal bozuklukla daha iyi açıklanmaması, eşin kaba güç kullanmaması gibi partnerler arasında ciddi bir sorundan ya da ilişkideki gerginlik yaratıcı başka bir faktörden de kaynaklanmaması gereklidir. 

Bir sonraki yazımız ‘Erken Boşalma’ ile görüşmek üzere…

Keyifli Okumalar 🙂

Yazar

Bigem VAROL

Uzman Psikolojik Danışman

Ağustos 17, 2021

Bağlı Ve Mutlu İlişki İçin İpuçları

İlişkilerde bağlılık ve mutluluk arayışı… En baştan başlayacak olursak; ilk buluşmada insanlar sohbet ederek, ortak alanlardan bahsederek birbirlerini tanımaya çalışırlar. Ailenizden, hobilerinizden, geçmişinizden, geçmiş ilişki deneyimlerinizden söz edebilirsiniz fakat her şeyi anlatmamakta fayda var. Özellikle de olumsuz ilişki deneyimlerinizi. Onun yerine geçmişten kısaca bahsetmek daha iyi olabilir. Böylelikle hem daha gizemli kalırsınız ki gizem her zaman ilgi çekicidir hem de ileride bunun kullanılmasını veya problem olma olasılığını ortadan kaldırırsınız.

Özeliniz her zaman olmalı; kendi alanınız… İlişkinin tanışma süreci içeren daha ilk başları bağlılık için çok önemlidir. Fakat ‘bağlılık’, ‘bağımlılık’ değil.  Kendi alanınızı korumak sizi karşının gözünde her zaman daha değerli kılar. Bazen alanınıza girmeye çalışıldığında ve siz de buna tolerans gösterdiğinizde, bir kereden bir şey olmaz diyebilirsiniz fakat karşıya şöyle bir izlenim vermiş olursunuz; ‘Bu benim için alanını bırakabilir.’ Böylece sizden bir şekilde fazlasını isteyecektir.

Sınırınızın azaldığı o ilk ana dikkat etmekte fayda var. Daha ilişkinin başlarındaki bu tip durumlar ilişkinin nasıl yol alacağına, nasıl şekilleneceğine dair sinyaller verir.

Bu sebeple karşınızdakini hiç kırmadan kendi alanınızın varlığını ona hissettirin böylelikle ilişkinizin daha sağlıklı dinamikler içermesini sağlamış ve güvenli bağlanmanın, mutluluğun temelini atmış olursunuz.

Bir sonraki ipuçlarında görüşmek üzere.  Şimdilik sağlıcakla kalın.

Yazar

Rümeysa ŞAHİN

Psikolog