Kasım 27, 2023
Kasım 27, 2023

OBSESİF-KOMPULSİF BOZUKLUK (OKB)

OKB, takıntılı düşüncelerle ve bu düşüncelerin neden olduğu zorlantılı davranışlarla  tanımlanan ruhsal bir hastalıktır. Günlük yaşam işlevselliğini kısıtlayabilen okb, iş ve sosyal yaşamda önemli problemlere yol açabilir ve yaşam kalitesini düşürür.

Obsesyonlar, bireyin zihninden uzaklaştıramadığı düşünce, fikir ve dürtülerdir. Kişinin isteği dışında gelişir, sıkıntıya, huzursuzluğa, kaygıya neden olur ve kişi tarafından mantık dışı olarak değerlendirilir.

Kompulsiyonlar, takıntılı düşüncelerin neden olduğu yoğun sıkıntıyı ve huzursuzluğu azaltmak ya da ortadan kaldırmak için gerçekleştirilen yineleyici davranışsal ve zihinsel eylemlerdir.

 

Bu şekilde gerçekleştirilen düşünce ve davranışların okb olarak tanılanması için günlük işlevleri etkileyecek ve kısıtlayacak kadar yoğun olması gerekmektedir.

OKB’nin belirtileri arasında; sürekli elleri yıkamak, kapı kilidini tekrar tekrar kontrol etmek, işleri belirli sayıda yapmak, rahatsız edici kelimelere veya düşüncelere takılı kalmak, belirli kelimeleri, cümleleri veya duaları tekrarlamak gibi birçok takıntılı düşünce ve davranış obsesif kompulsif bozukluk belirtilerindendir.

 

En sık görülen obsesyonlar ve kompulsiyonlar nelerdir?

 

Obsesyonlar ve kompulsiyonlar kişiden kişiye değişmekle birlikte, tüm dünyada en çok görülen şu şekilde:

Bulaşma obsesyonu ve temizlik kompulsiyonu

Kuşku obsesyonu ve kontrol kompulsiyonu

Cinsel içerikli obsesyonlar

Dini içerikli obsesyonlar

Simetri/düzen obsesyonları ve kompulsiyonları

Dokunma kompulsiyonları

Sayma kompulsiyonları

Biriktirme ve saklama kompulsiyonları

 

Okb tedavi edilebilinen bir hastalıktır. Obsesif kompulsif bozukluğun tedavisinde ilaç kullanımı ve bilişsel davranışçı psikoterapinin en etkili yöntemler olduğu kanıtlanmıştır. Hastaya kaygı veren ve kaygı oluşturduğu için kaçma, kaçınma davranışlarına neden olan düşüncelerle.  Yani obsesyonlarla karşı karşıya getirmek. Bu karşılaştırmanın oluşturduğu kaygıyı azaltmak için ortaya çıkan tekrarlayıcı davranışları, yani kompulsiyonları engellenebilinir. Bilişsel süreçte ise tehdit, tehlikenin ne oranda gerçekçi olduğu. Hangi düşünce hataları sonucunda abartılı tehdit, tehlike algılarının ortaya çıkar. Bu düşünce hatalarının yerine daha gerçekçi ve işlevsel düşüncelere bırakmasını sağlamaktadır.

Kasım 27, 2023

DEPRESYON

Yaygın psikolojik hastalıkların başında gelen depresyon; bireylerin duygularını, düşüncelerini ve davranışlarını olumsuz etkileyen yaygın ve ciddi bir hastalık olarak tanımlanır. Bunun yanında depresyonun yaygın olduğu kadar tedavi edilebilirliği de oldukça yüksektir. Depresyon, üzüntü duyulan olaylara veya zevk alınan etkinliklere karşı hissiyatsız kalma durumu olarak da tanımlanır. Çeşitli duygusal ve fiziksel sorunlara yol açma olasılığı yüksektir, ayrıca bireylerin işte veya evde çalışma yeteneklerini azaltabilir.

 

Çeşitli belirtiler günün büyük bir kısmında görülür. Bu belirtiler süreç boyunca her gün tekrarlayabilir ve depresyon tanısının konulabilmesi için bu belirtilerin aralıksız olarak en az iki hafta devam etmesi gerekir.

Üzüntü, sebepsiz ağlama, umutsuzluk duyguları,

Değersizlik, suçluluk duygusu, geçmiş başarısızlıklarda kendini suçlama,

Düşünme, konsantre olma, karar verme ve bir şeyleri hatırlamada sorunlar,

En küçük konularda bile öfke patlamaları, sinirlilik hissi veya hayal kırıklığı,

Hobiler, spor veya cinsellik gibi normal aktivitelerin çoğuna veya tümüne karşı ilgi veya zevk kaybı,

İştahta azalma ve kilo kaybı ya da artan yeme isteği ve kontrolsüz kilo alımı,

Kaygı, ajitasyon veya huzursuzluk,

Sebebi belirsiz fiziksel problemler,

Sık veya tekrarlayan ölüm ve intihar düşünceleri veya intihar girişimleri,

Uykusuzluk veya çok fazla uyumak da dahil olmak üzere uyku bozuklukları,

Yorgunluk ve enerji eksikliği, en ufak işlerin bile çaba gerektirmesi.

 

Depresyon tedavisinde ilaçlar ve psikoterapi birlikte uygulanır ve tedavilerin başarılı olma ihtimali yüksektir. Özellikle bilişsel davranışçı terapi, depresyon tedavisi için oldukça etkili bir psikoterapi yöntemidir. Psikoterapist, depresyona sebep olan etkenleri inceler ve bu etkenlerin üzerinde durarak hastanın düşünce yapısını değiştirmeye ve daha pozitif düşünceler yerleştirmeye odaklanarak iyileşme sağmaya çalışır.

Depresyon tedavisinde; sağlıklı beslenme, uyku düzeni ve yaşam tarzı da oldukça önemlidir. Vücuttaki fiziksel aktiviteler düzenlenmeden depresyon rahatsızlığının tedavi edilebilmesi çok da mümkün değildir.

 

Depresyon Türleri Nelerdir?

Atipik depresyon: Bu depresyon türünde ruh hali genellikle olumlu yaşam olayları karşısında geçici düzelmeler gösterir. Bu duruma iştahta ve uykuda artış eşlik eder. Halsizlik bilhassa belirgindir.

Ajite depresyon: Kişinin ileri düzeyde huzursuz, aşırı hareketli ve kaygılı olduğu bu durumda hasta ile iletişim kurulması zor olur. Daha çok, ileri yaştaki kişilerde ortaya çıkar.

Melankolik depresyon: Ağır bir depresyon hali olup, kişinin keder hali olumlu olaylar karşısında değişmez. Uykusuzluk, iştahsızlık, kilo kaybı, hareket ve düşüncelerde yavaşlama söz konusudur.

Psikotik depresyon: Ağır depresyon durumlarında hasta işlevselliğini tamamen kaybetmiştir. Beslenme ve öz bakım ileri düzeyde bozulmuştur. Buna hezeyan (yanlış ve değiştirilemeyen inanış) ve halüsinasyonların (algı bozukluğu) eşlik ettiği durum psikotik depresyon adını alır. Kişi, örneğin önemli ve çaresi olmayan bir hastalığı olduğuna, iflas ettiğine, çok önemli bir suç işlediğine inanmaktadır.

Doğum sonrası depresyon: Lohusalık döneminde sıklıkla tetikleyici psişik bir neden olmaksızın başlayan ciddi bir depresyon türüdür. Kişi yaşadığı çaresizlik duygusu nedeni ile bebeğin bakımını üstlenemediği gibi, daha ağır türünde hem kendisine hem de bebeğine zarar verir.

Mevsimsel depresyon: Genellikle gençlerde görülen bir durum olup, tekrarlayan depresyon dönemleri genellikle hep aynı mevsimde özellikle de kış aylarında ortaya çıkar.

 

https://www.demo.beyondpsikoloji.com.tr/psikolog/psikolojik-danisman-caner-tanriverdi-psikolog/

Ekim 31, 2023

Psikolojik şiddete maruz kalıyor olabilir misiniz?

Genellikle güvenilen kişi tarafından ortaya konulan ve sonucunda doğrudan görülen
fiziksel bir yaraya sebep olmaması nedeniyle fark edilmesi oldukça güç olan şiddet türü
psikolojik (duygusal) şiddettir.
Duygusal şiddete maruz kalan bir bireyin şiddete maruz kaldığı bireyle iletişiminde
yoğunlukla suçluluk, aşağılanma, değersizlik, yetersizlik duygularını hissettiği ve
kendine olan güvenini zamanla kaybettiği yorumu yapılabilir.
Psikolojik (duygusal) şiddete maruz kalma sürecinde kişinin yaşamına dair karar alma,
uygulama ve sürdürme yetisi zayıflar.

Psikolojik şiddete maruz kaldığınızı nasıl anlayabilirsiniz?

İletişimde olduğunuz kişi (partner, ebeveyn, arkadaş…);
• sizi sürekli kontrol etmeye çalışıyor ve size sürekli çocukmuşsunuz gibi
davranıyorsa,
• davranışlarınız nedeniyle size aşağılanmış hissettiriyorsa,
• herhangi bir davranışından rahatsız olduğunuzu dile getirdiğinizde sizi “aşırı
hassas” olmakla suçluyorsa,
• herhangi bir şey yapmak ya da bir yere gitmek için ondan izin almanız gerektiğini
ifade ediyorsa,
• sizin sınırlarınızı ihlal ediyorsa,
• isteklerinizi görmezden geliyorsa,
• empati ve şefkatten uzaksa,
• yanlışlarınız ve başarısızlıklarınızı ön plana çıkarıyorsa,
• kendi yaşamındaki sorunların sorumluluğunu size yüklüyorsa,
• topluluk içerisinde utanmanıza neden olacak sözler sarf ediyor ve eylemlerde
bulunuyorsa
psikolojik (duygusal) şiddete maruz kalıyor olabilirsiniz.
Psikolojik şiddet nelere mal olabilir?
Psikolojik şiddetin sonucu olarak bireyin yaşam kalitesi düşer. İş ve özel yaşamında
kendini verimsiz hissederek kendinde açık arar hale gelir. Yaşamdan aldığı doyum
azalmakla birlikte, sosyal hayatının yok denecek kadar zayıfladığı yorumu yapılabilir.

Psikolojik şiddetin sonuçlarına baktığımızda aşağıda görüldüğü şekilde kategorileştirip örneklendirebiliriz:

• Fiziksel: Sindirim bozuklukları, kas ağrısı, uyku bozuklukları, baş ağrısı…
• Psikolojik: Düşük benlik saygısı, stres, kaygı bozuklukları…
• Sosyal: Sosyal çevreden izolasyon/ yalnızlaşma, akademik performansın
düşmesi…
• Davranışsal: Sigara/ Alkol/ Madde kullanımı, iştah artması/ azalması, öz
bakımın zayıflaması…
“Psikolojik şiddete maruz bırakan kişiden uzaklaşmakta zorluk
çekiyorum!”
Özellikle uzun süredir psikolojik şiddete maruz kalan birey kendisinde bir şeylerin
yanlış olduğu düşüncesiyle psikolojik şiddeti fark etmeden yaşamının normal bir parçası
haline getirmiştir.
Psikolojik şiddete maruz bıraktığını karşıdaki kişiye iletmek hiçbir fayda etmemekle
kalmayıp bireye daha da çaresiz hissettirecektir. Bu açıdan bireyin kendi benliğini
tekrardan koruma altına almak, sınırlarını çizmek ve oluşturduğu yeni sınırları korumak
adına bir uzmandan destek almasısüreci sağlıklı yönetmesi açısından yardımcı olacaktır.

Psk. Dan. Gözdenur Tetik

Ekim 31, 2023

ÇOCUKLARA SAVAŞI ANLATMALI MIYIZ?

Maalesef ki şahit olduğumuz savaş haberleri giderek artıyor. Savaş ciddi yıkıcı sonuçlarının uzun yıllar boyunca gözlemlendiği bir kitlesel travmadır aslında. Dünyada herhangi bir ülkede gerçekleşen savaş öncelikle o ülkeyi de içeren bir alandan başlayıp komşulara yayılarak ve hiçbir coğrafi bağlantısı olmayan ülkeleri de kapsayan genişlikte olumsuz etkilere neden olur. Ayrıca savaş ve savaş görüntülerine maruz kalmak en tipik Travma Sonrası Stres Bozukluğu (TSSB) etkenidir. Psikolojik açıdan savaştan büyük-küçük herkes olumsuz yönde etkilenirken; çocuklar hem büyüme/gelişme çağında oldukları, hem de sürekli ilgi ihtiyacı ve kendilerini savunamayacak yaşta oldukları için yetişkinlere göre daha fazla ve farklı şekilde zarar görürler. Ayrıca anne babasının sürekli endişelendiğini gören çocuklarda aynı kaygıyı yaşarlar.

 

Savaş bizden uzakta olsa bile çocuklar bu olan bitenin farkındalar ve bize hissettirmeseler de korkuyor olabilirler. Bu nedenle çocuklar için bilinmezlik ve cevapsız bırakılan sorular çok ürkütücüdür. Onlarla savaş hakkında konuşmak gerekiyor. Çünkü çocukluk döneminde en çok ihtiyaç duyulan şey, duygularını bir yetişkine rahatça ifade etmek ve birinin onlarla ilgileneceğini bilmektir. Konuyu onların farkındalığından uzak tutarak korumak, ebeveynlere kendilerini daha iyi hissettirse de gerçekleri çocuklardan gizlemek doğru değildir. Çünkü siz gizleseniz bile çocukların haberleri sizden almamaları, başka yerden bilgi almadıkları anlamına gelmiyor. Ayrıca sosyal medya ya da televizyonlar aracılığıyla savaş görüntülerine maruz kalmak çocuklarda ciddi kaygılara neden olurken, kendisi ve ailesi içinde korku geliştirebilirler.  Çocuk eğer savaş görüntülerine çok sık maruz kalmışsa ve kaygı geliştirmeye başlamışsa sözleriyle, davranışlarıyla bunu ortaya koyar. Uyku ve yeme düzeninde bozulmalar yaşanabilir. Yalnız kalmaktan korkma, ölümle ilgili sorular, sevdiklerini kaybetme korkusu, odaklanma sorunları ile bu konuda sıkıntı yaşadığına dair bize ipuçları verecektir.

 

Peki ne yapılmalıdır?

 

Bu süreçle ilgili çocuklarla konuşurken kullanılan dil çok önemli. Savaş hakkında yapılacak konuşmanın basit ve anlaşılır olması gerekir. Anne-babanın çok fazla bilgi veya çok fazla ayrıntı vermekten kaçınması, bunun yerine çocuğun düşüncelerine veya duygularına odaklanması gerekir. Çocuğunuza nasıl hissettiğini, ne duyduğunu ve ne düşündüğünü sorun. Açıklamalarını dikkatle dinleyin. Çocuğunuzu endişeleri hakkında konuşmaya davet etmek iyi bir fikirdir. Gelişim seviyelerine bağlı olarak, kendi duygularınızı paylaşabilirsiniz. ‘Bir anne olarak bazen bende  korkabilirim’ gibi cümlelerle bu duygularının doğal olduğunu ve endişeli olsak bile iyi olduğunuzu modelleyebilirsiniz. Bazen ifade edemediği duygularla ilgili resim veya oyun oynamak gibi bilinçaltını ortaya çıkaran sanatsal yollarda deneyebilirsiniz. Çocuklarınızla yapacağınız konuşmalar yaşlarına uygun bir dille olmalı, savaşı normalleştirmekten kaçınırken, onlara güvende olduklarını hatırlatmayı unutmayın.  Ancak çocuğunuz savaş konusu olduğunda bununla ilgili soruları yoksa veya ilgilenmiyorlarsa yoksa bu da bir sorun değil.

 

 

 

PSİKOLOG HAZAL SANSÜR

 

Eylül 15, 2023

Nomofobi olduğumuzu nasıl anlarız? 

Merhabalar!

Bu ay, teknoloji çağının hastalığı olan ‘Nomofobi’ üzerine konuşacağız. Nomofobi, cep telefonu yoluyla iletişimden kopmaktan aşırı korkmaktır. Teknolojinin gelişmesiyle beraber cep telefonları hayatımızın vazgeçilmezi haline geldi. Öyle ki telefonunu kaybetme düşüncesi birçok kişi için oldukça korkutucudur. Cep telefonu kullanımı ile birlikte beyin de dopamin salınımı artar ve dopamin salınımı artması ile birlikte kişiler, telefona karşı bağımlılık geliştirebilirler. Nomofobi olan kişiler telefonları ile sürekli iletişim ağlarının engellenmesi üzerine korku, kaygı ve düşünceleri olduğundan dolayı günlük yaşantılarına odaklanmakta zorlanırlar. Dolayısıyla bu kişilerin akademik ve iş yaşantında birçok başarısızlıklar gözlemleyebiliriz. Telefonla iletişim için fazla zaman harcamak, telefonun şarjının bitmesinden endişelenmek ve bitmemesi için önlemler almak, cihaz kullanımının yasak olduğu ya da şebeke sorunu yaşanılan ortamlardan kaçınma, telefonla birlikte uyumak ve sürekli telefon ekranını açık tutmak nomofobinin belirtilerindendir. Günde ortalama 2617 kez telefonlarımıza bakıyoruz ve maalesef bu sayı, telefon bağımlısı olanlarda ise çok daha yüksek. Yapılan araştırmalar, telefon kullanıcılarının yaklaşık %53’ü ‘telefonunu kaybetme, kapsama alanı dışında kalma’ gibi durumlarda huzursuz olmaya eğilimli oldukları görülmüştür.

Peki ya siz, nomofobik olabilir misiniz?

Şimdi aşağıdaki soruları dikkatlice okuyun. Her soruya 1’den (kesinlikle katılmıyorum) 7’ye kadar (kesinlikle katılıyorum) rakamlarla cevap verin. Toplam puanınız sizin nomofobi tipinizi göstermektedir.

 

-Sosyal medyayı güncel olarak kontrol etmezsem, rahatsız olurum. (  )

-Telefonumdan herhangi bir bilgiye ulaşamazsam rahatsız hissederim. (  )

-Haberlere telefonumdan ulaşamamak beni rahatsız eder. (  )

-Telefonumun özelliklerini istediğim zaman kullanamamak beni rahatsız eder. (  )

-Telefonum çekmediğinde sürekli olarak sinyal olup olmadığını kontrol ederim. (  )

-Telefonumun şarjının bitmesinden korkarım. (  )

-Paketim bittiğinde veya kotayı aştığımda paniğe kapılırım. (  )

-Telefonumu kullanamadığım yerdeler de mahsur kalmaktan korkarım. (  )

-Telefonuma bir süre bakamadıysam, bakmak için güçlü istek hissederim. (  )

 

Eğer telefonum ile beraber değilsem;

 

-Ailemle veya arkadaşlarımla iletişim halinde olamadığım için endişelenirim. (  )

-Ailemle veya arkadaşlarım bana ulaşamayacakları için endişelenirim. (  )

-Ailemle veya arkadaşlarımla hemen iletişim kuramayacağım için kaygı duyarım. (  )

-Birinin bana ulaşmaya çalışıp çalışmadığını bilemediğim için gerilirim. (  )

-Ailemle veya arkadaşlarımla olan bağlantım kesileceği için kendimi huzursuz hissederim. (  )

-Çevrimiçi kimliğimden kopacağım için gergin olurum. (  )

-Sosyal medyada güncel kalamadığım için rahatsızlık duyarım. (  )

-Telefonum her an elimin altında olmazsa canım sıkılır. (  )

-Gelen aramaları ve mesajları alamayacağım için kendimi huzursuz hissederim. (  )

-Elektronik postaları kontrol edemediğim için kendimi huzursuz hissederim. (  )

-Telefonum yanımda olmadığında ne yapacağımı bilmemek bana garip gelir. (  )

 

Şimdi puanlarınızı toplayın!

 

20 puan: Nomofobik değilsin.

21-60 Puan: Hafif nomofobiksin. Telefonundan uzak kalmak seni çok fazla tedirgin etmiyor.

61-100 Puan: Orta düzeyde nomofobiksin. Telefonunu sürekli kontrol ediyorsun. Telefonundan ayrılırsan tedirgin oluyorsun. Telefonla arana biraz mesafe koy!

101-120 Puan: Şiddetli nomofobiksin. Sürekli telefonunu kontrol ediyorsun. Bu davranışa dönüşmüş durumda. Sabah ilk aktiviten telefonuna bakmak oluyor. Uzman yardımı alman gerekiyor.

 

 

Peki ne yapılabilir?

Öncelikle kişinin bunu bir sorun olarak kabul etmesi ve bu durumla ilgili bir farkındalık geliştirmesi gerekir. Telefonlar önemlidir ama asla gerçek ilişkilerin yerini tutmaz. Kişinin hayatındaki hangi boşluğu kapatmak için telefon kullandığını ve ona bağımlı olduğunu anlaması, o konuda hayatını değiştirip dönüştürmesi ya da yenilemesi için bir fırsat olabilir. Ancak kişilerin yaşamlarının işlevselliği bozulduğunda destek almaları gerekir. Kişiler kendisini hazır hissettiklerinde psikoterapi sürecine başlamalılardır. Genellikle Bilişsel-Davranışcı Terapi yöntemi uygulanır. Terapinin amacı kişilerin telefonda kurdukları iletişimlerinin kesilmelerine yönelik korkularını ve kaygılarını oluşturan düşüncelerini değiştirilmesidir. Telefonların zararlı kullanımı ve internette aktif olamama durumuna duyulan endişe en çok 15-24 yaş aralığında görülmektedir. Bu nedenle, ailelerinde dikkat etmesi gerekir.

 

‘Teknoloji detoksu’ yapın!

Nomofobiden kurtulmak için uygulanabilecek basit yöntemlerde vardır. Telefonu evde bırakmak, bir süre kullanmamak günün ilk saatlerinde zor gelebilir. Ancak bunun bir konfor olduğunu da fark ederseniz. Ara sıra ‘teknoloji detoksu’ yapmak iyi bir çözüm olabilir. Böylece insanların duygularını anlayabilir ya da ne hissettiğinizi fark edebilirsiniz. Gökyüzünün nasıl oluğunu gözlemleyin. Bu basit yöntemlerle, bir çiçeğin ya da çimenin rengini fark edersiniz. Teknoloji size değil, siz ona hükmedin ve hiç olmazsa ara sıra hayatınızdan teknolojiyi çıkarın.

 

Psikolog Hazal Sansür

Eylül 15, 2023

ROMANTİK İLİŞKİLERDE EN ÇOK HANGİ TARAF ETKİLENİYOR?

Merhabalar!

Bu ay romantik ilişkiler bittiğinde en çok hangi cinsiyet etkileniyor ona bakacağız. Bizler sosyal varlıklarız. Bu nedenle  en temel ihtiyacımız sevilmek ve bir gruba ait olmaktır. Duygular insanı insan yapan şeylerin başında gelir. Bu duyguların en tutkulusu ise aşktır. Aşk üzerine sayısız kitap, film, müzik gibi eserler yapılmıştır. Sevdiğimiz insanı görünce kalbiniz çok fazla çarpmaya, eliniz ayağınız birbirine dolanmaya başlar. Ancak her süreç gibi aşkında evreleri vardır. Aşık olmak bireyde hormonsal değişiklilere sebep olur. Aşkın ilk evresinin ‘ben aşık oldum’ denilen evre, ikinci evrenin ‘tutkulu bir aşkın yaşandığı dönem’ ve üçüncü evrenin de ‘arkadaşça aşk dönemi’dir. Bu evrelerden bir önceki sayılarda bahsetmiştik. Bazı ilişkiler aşk evrelerini tamamlayamaz ve ayrılıkla sonuçlanır. Bu ayrılık her iki tarafı da farklı etkilemektedir.

Bu konuda Kanada’da yürütülen bir çalışmada, ayrılık durumunda deneyimlenen duyguların yoğunluğunda cinsiyetler arası farklılıklar gözlemlemiştir. Araştırmanın amacı, ayrılıklardan sonra iki cinsiyet üzerindeki etkilerin gözlemlenmesidir. 1000’den fazla kadın ve erkek katılımcıyla çalışılmıştır. Araştırma sonucunda, ilişkiden çıkan erkeklerin kadınlara göre kaygı, depresyon ve intihar geliştirme riskinin daha yüksek olduğunu gözlemlenmiştir. Erkekler kadınlardan daha fazla ayrılık acısı çekiyor ve ayrılık deneyiminin olumsuz etkilerini kadınlara göre çok daha uzun sürede atlatabiliyorlar. Araştırmacılara göre, erkeklerin ayrılık deneyiminden duygusal olarak daha fazla etkilenmelerinin nedeni ayrılık sonrasında kişiliklerinin ve öz-saygılarının zedelendiğini düşünmeleri olmuştur.

Toplumdaki genel kanı kadınların ayrılık deneyimi karşısında duygusal olarak daha hassas ve kırılgan olduğu yönündeyken, yapılan çalışma aslında erkek bireylerin ayrılık deneyimi karşısında daha kırılgan ve hassas olduklarını gösteriyor bize. Evlilik sonrası boşanmalarda, ayrılığın erkeklerde intihar riski dört katına çıkardığı görülmüştür. Ayrıca deneyde bulunan erkeklerin ilişkilerinde bir çatışmayla karşılaştıklarında sorunları küçümseme eğilimindeydiler ve bu da ilişkinin daha da kırılmasına neden oluyordu. Evli erkeklerin, bekar erkeklere göre daha iyi zihinsel sağlığa sahip olduğu görülmüştür. Evli erkeklerin ruhsal açıdan daha iyi olmanın sebebi arasında; daha az yalnızlık, daha düşük alkol ve madde kullanımı, depresyon ve intihara karşı artan korumadır.

Özetle, birçok erkeğin yakın partner ilişkileri içinde ilgilenilmeyi beklediğini ve ayrılık yaşandığında ise erkeklik onurunun kaybolmasına yol açarak akıl hastalığında bozulma ve intihar riskinin artması kadınlara oranla daha fazladır.

Psikolog Hazal Sansür

Ağustos 18, 2023

ÇOCUK & ERGENLER İÇİN SAĞLIKLI DİJİTAL DÜNYA

Teknoloji, her yaştan insan için oldukça cezbedici bir alandır. Özellikle yeni çağın çocukları teknolojiyle kuşatılmış bir dünyaya doğduklarından ebeveynler tarafından teknoloji kullanımının sınırlarını çizebilmek güç olabilmektedir. İçerisinde pek çok risk barındıran bu dünyada çocukların güvende olmasını sağlayacak bilgi ve becerilerle donatılması önemlidir.

 

Teknoloji bağımlılığı nedir?

Teknoloji ve internetin bilinçli olmayan, kontrolsüz ve farkındalık düzeyi düşük bir şekilde kullanımına bağlı olarak ortaya çıkan davranışsal bağımlılıklar; oyun oynama bozukluğu, kumar oynama bozukluğu, sosyal medyanın ve akıllı telefonun aşırı kullanımı gibi bağımlılık yapıcı alt davranışlarla kendini gösteren bağımlılık türü olarak ifade edilebilir.

 

Dijital Dünyada Çocuklar İçin Temel 3 Risk!

  • İçerik Riskleri

Çocukların internette pornografik ve şiddet unsuru içeren videolarla/ resimlerle, sağlıksız ve tehlikeli davranışları savunan web siteleri ile karşılaşmasını içerir.

 

  • İletişim Riskleri

Çocukların yetişkinlerle fiziksel, duygusal, cinsel ve ekonomik istismarına yol açacak risk faktörlerini içerir.

 

  • Davranış Riskleri

Çocukların diğer çocuklar hakkında nefret uyandıran içerikler üretmesi, yayımlaması veya dağıtmasını içerir.

 

Çocuğunuz için ne yapmalı & ne yapmamalısınız?

  • Teknolojik aletleri çocukları teselli etmek, boş zamanlarını değerlendirmek ve susturmak için kullanmayın.
  • Yemek ve çay saatlerinde bilgisayar başındaki çocuğa servis yapmak yerine size katılması için onu teşvik edin.
  • Çocuğunuzu eleştirmek ve suçlamak yerine onun yaşadığı duyguları anlamlandırmak için çaba gösterin.
  • Çocuğunuza internet kullanımının olumsuz süreçleri hakkında çok fazla mesaj vermeye çalışmanız bu mesajları onun için önemsiz kılacağından az ve sizin için en önemli mesajı verin.
  • Çocuğunuzun bilgisayar kullanımını kontrol edin ve sanal ortamdaki arkadaşlarını tanıyın.
  • Haftalık çizelgeler oluşturarak çizelgeye uygun teknolojik alet kullanım planı oluşturun.
  • Çocuklarınızı arkadaşları ile doğal yollardan görüşmeleri için yönlendirin, akran grupları içerisinde sosyalleşmesini sağlayın.
  • Çocuklarınızı yetenek ve ilgi alanlarına uygun spor dallarına yönlendirin.
  • Onunla birlikte vakit geçirmenin sizin için değerli olduğunu çocuğunuza hissettirerek beraber keyif alabileceğiniz aktiviteler planlayın.

Uzun süreli teknolojik alet kullanımını yönetmekte zorluk yaşadığınızı düşündüğünüzde bir uzmandan destek almanın sizin ve çocuğunuz için süreci daha sağlıklı kılacağını unutmayın.

 

Gözdenur Tetik

Ağustos 18, 2023

Çocuğunuzun Cinsel Eğitiminde Nelere Dikkat Etmelisiniz?

 

Cinsellik eğitimi doğuştan itibaren kurulan iletişimle başlar. Bu açıdan doğru anatomik kelimelerin (vulva, penis, meme…) kullanımı ve özel bölgelerin (iç çamaşırının kapladığı yerler, memeler ve ağız) ifade edilmesi için herhangi bir yaş erken sayılmaz.

Gelişim dönemlerine göre çocuğunuzun merakı ve sorduğu sorular genişleyecektir. Sorularına doğru ve onu tatmin edici yanıtlar vermek, merak ettiği konu üzerine düşünmeniz ve araştırmanız gerektiğine inanıyorsanız bilmediğinizi ve öğrenince hemen onunla paylaşmak için sabırsızlandığınızı ifade etmek içten bir yaklaşım olacaktır.

 

Gelişim dönemlerine uygun olarak cinsel eğitim

0-2 Yaş: Bebek, bu gelişim döneminde dünyayı dokunarak algıladığından temas onun için çok anlamlıdır. Elleriyle, ayaklarıyla oynadığı kadar cinsel organıyla oynaması da doğaldır.

Ebeveynlerin/ Bakım verenin anatomik isimleri (vulva, penis, meme, testis…) söylemesi hem doğru kelimelerin kullanılması hem de bu kelimeleri kullanmada ebeveynin/ bakım verenin pratik yapması açısından sağlıklı olacaktır.

 

2- 5 Yaş: Bu gelişim döneminde çocuk, kendi bedenine olduğu kadar diğerlerinin de bedenine meraklıdır. Kız ve erkek vücudunun farklı olduğunu ayırt etmesiyle karşı cins ebeveyninin vücudunu merak edebilir.

Ebeveynlerin/ Bakım verenin özel bölgelerden (iç çamaşırının kapladığı yerler, memeler ve ağız) bahsetmesi, bu bölgelerin neden özel olduğunu çocuğa açıklaması yararlı olacaktır. Çocuğun kendisine başkaları önünde dokunması durumunda ona kızmadan, sakin ve olumlu bir yaklaşımla bunun özel bölgelerle (iç çamaşırının kapladığı yerler, memeler ve ağız) ilgili bir davranış olması dolayısıyla özel alanında yapabileceği açıklanabilir.

 

5- 7 Yaş: Okul döneminin başlamasıyla çocukların merakının arttığı bir dönemdir.

Bu yaş gurubundaki çocuklara özel bölgelere (iç çamaşırının kapladığı yerler, memeler ve ağız) dokunmanın kendi kendilerine yapabilecekleri bir davranış olduğu ve bu bölgelere dokunmak isteyen kişilere (sağlık ve hijyen dolayısıyla doktor, ebeveyn veya bakım veren kişi dışında) her zaman hayır demeleri gerektiği ifade edilmelidir.

 

7- 9 Yaş: Daha çok hemcinsleriyle oynadığı bu dönemde çocuklar, kız ve erkek olmanın sosyal kurallarını öğrenirler.

Özel alan sınırlarını çizme ve sosyal olarak desteklenme ihtiyacının arttığı bir dönem olduğundan ebeveynler/ bakım veren tarafından çocuğun desteklenmesi, çocuğun kendi ve aynı zamanda başkalarının bedenine/ özel bölgelerine (iç çamaşırının kapladığı yerler, memeler ve ağız) saygı konusunda uyarılması oldukça önemlidir.

 

Psikolojik Danışman Gözdenur Tetik

Temmuz 20, 2023

ROMANTİK İLİŞKİLERDE EN ÇOK HANGİ TARAF ETKİLENİYOR?

Merhabalar!

Bu ay romantik ilişkiler bittiğinde en çok hangi cinsiyet etkileniyor ona bakacağız. Bizler sosyal varlıklarız. Bu nedenle  en temel ihtiyacımız sevilmek ve bir gruba ait olmaktır. Duygular insanı insan yapan şeylerin başında gelir. Bu duyguların en tutkulusu ise aşktır. Aşk üzerine sayısız kitap, film, müzik gibi eserler yapılmıştır. Sevdiğimiz insanı görünce kalbiniz çok fazla çarpmaya, eliniz ayağınız birbirine dolanmaya başlar. Ancak her süreç gibi aşkında evreleri vardır. Aşık olmak bireyde hormonsal değişiklilere sebep olur. Aşkın ilk evresinin ‘ben aşık oldum’ denilen evre, ikinci evrenin ‘tutkulu bir aşkın yaşandığı dönem’ ve üçüncü evrenin de ‘arkadaşça aşk dönemi’dir. Bu evrelerden bir önceki sayılarda bahsetmiştik. Bazı ilişkiler aşk evrelerini tamamlayamaz ve ayrılıkla sonuçlanır. Bu ayrılık her iki tarafı da farklı etkilemektedir.

Bu konuda Kanada’da yürütülen bir çalışmada, ayrılık durumunda deneyimlenen duyguların yoğunluğunda cinsiyetler arası farklılıklar gözlemlemiştir. Araştırmanın amacı, ayrılıklardan sonra iki cinsiyet üzerindeki etkilerin gözlemlenmesidir. 1000’den fazla kadın ve erkek katılımcıyla çalışılmıştır. Araştırma sonucunda, ilişkiden çıkan erkeklerin kadınlara göre kaygı, depresyon ve intihar geliştirme riskinin daha yüksek olduğunu gözlemlenmiştir. Erkekler kadınlardan daha fazla ayrılık acısı çekiyor ve ayrılık deneyiminin olumsuz etkilerini kadınlara göre çok daha uzun sürede atlatabiliyorlar. Araştırmacılara göre, erkeklerin ayrılık deneyiminden duygusal olarak daha fazla etkilenmelerinin nedeni ayrılık sonrasında kişiliklerinin ve öz-saygılarının zedelendiğini düşünmeleri olmuştur.

Toplumdaki genel kanı kadınların ayrılık deneyimi karşısında duygusal olarak daha hassas ve kırılgan olduğu yönündeyken, yapılan çalışma aslında erkek bireylerin ayrılık deneyimi karşısında daha kırılgan ve hassas olduklarını gösteriyor bize. Evlilik sonrası boşanmalarda, ayrılığın erkeklerde intihar riski dört katına çıkardığı görülmüştür. Ayrıca deneyde bulunan erkeklerin ilişkilerinde bir çatışmayla karşılaştıklarında sorunları küçümseme eğilimindeydiler ve bu da ilişkinin daha da kırılmasına neden oluyordu. Evli erkeklerin, bekar erkeklere göre daha iyi zihinsel sağlığa sahip olduğu görülmüştür. Evli erkeklerin ruhsal açıdan daha iyi olmanın sebebi arasında; daha az yalnızlık, daha düşük alkol ve madde kullanımı, depresyon ve intihara karşı artan korumadır.

Özetle, birçok erkeğin yakın partner ilişkileri içinde ilgilenilmeyi beklediğini ve ayrılık yaşandığında ise erkeklik onurunun kaybolmasına yol açarak akıl hastalığında bozulma ve intihar riskinin artması kadınlara oranla daha fazladır.

 

Psikolog Hazal Sansür

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Temmuz 18, 2023
Temmuz 18, 2023

KÜBLER- ROSS & YASIN EVRELERİ

Ölüm hakkında daha rahat konuşulması gerektiğini düşünen İsviçreli- Amerikalı psikiyatrist
Elisabeth Kübler- Ross uluslararası alanda çok satan kitabı Ölüm ve Ölmek Üzerine’ de (On
Death and Dying), beş aşamalı bir model olan “Keder Teorisi”ni ilk kez tartışmış ve bu model
“Kübler- Ross Modeli” olarak kabul görmüştür.
Kübler- Ross farklı hastalıkları olan ve hastalıklarının son evresinde olan 200 hasta ile yaptığı
görüşmelerin sonucunda yaklaşan ölüme ortak tepkiler verdiklerini bulmuş ve bu
görüşmelerin sonucunda ölümün kabulüne ilişkin beş evre belirlemiştir. Bu evreler kısaca
şöyle açıklanabilir:

1) İnkâr

Ölümün yaklaşmakta olduğuna direnerek tanıyı reddetme aşamasıdır. Birey doktorun tanı
koyarken hata yaptığını düşünerek başka bir doktor arayışına girer.

2) Öfke

Birey bu evrede durumun gerçekliğini kabul eder ancak çevresindeki sağlıklı insanlara
kızgındır. Aynı zamanda doktorların iyileşme sürecinde etkisiz kaldıklarını düşünür.

3) Pazarlık

Bireyin umutsuzca zaman kazanmaya çalıştığı evredir. Eğer ölmeyip sağlıklı bir şekilde
hayatta kalırsa denemeler yapacağı konusunda doktorla, aile üyeleriyle, din adamlarıyla
pazarlık yapar. (Örneğin, Tanrı onu kurtarır ve iyileşirlerse hayatını dine adamaya karar
vermek.)

4) Depresyon

Pazarlığın işe yaramayacağını ve zamanının azaldığını hissetmeye başlayan birey, yaşamının
gerçekten sona erdiğini fark etmesiyle depresyon aşamasına geçer. Bu aşamada kendini ölüme
hazırlamaya çalışır.

5) Kabul

Bireyin yaklaşan ölümünü kabul ettiği aşamadır. Kabul aşamasındaki birey genellikle
duygusuz gözüküp iletişimsiz kalmayı tercih eder. Kendisiyle barıştığı imajını çizmeye
çalışır.
Ölümcül hastalıklarının son evresindeki insanlar gözlemlendiğinde hepsinde Kübler- Ross’un
belirlemiş olduğu evrelerin gelişmeyebileceği ve diğer koşullar altında ölümle karşılaşan
insanların bu aşamaları sırasıyla ve tam olarak deneyimleyemeyebileceği unutulmamalıdır.
Hastalıklarının son evresindeki hastalar bile aşamalar arasında ileri geri hareket edebilir.
Belki de bazıları ölümü dört gözle bekleyebilir. Tüm bunlara ek olarak kültürel farklılıkların
ölümü değerlendirme ve kabullenmede son derece önemli olduğu da unutulmamalıdır.

 

Psikolojik Danışman Gözdenur Tetik